Unnamed: 0
int64 0
4.47k
| department
stringclasses 73
values | topic
stringlengths 9
110
| text
stringlengths 436
88.9k
| num_tokens
int64 123
26.6k
|
---|---|---|---|---|
4,400 | Kadın Hastalıkları ve Doğum | Menopoz Nedir? Menopoz Belirtileri Nelerdir? | Menopoz tıpkı bebeklik, ergenlik, cinsel olgunluk gibi hayatın bir dönemidir. Menopoz döneminde yumurtalıklardaki (overler) folikül miktarı azalır ve buna bağlı olarak östrojen üretimi azalır. Zamanla östrojen üretimi kesilir ve yumurtalıklar küçülür.
Buna bağlı olarak adet döngüsü kesilir ve üreme yeteneği kaybolur. Menopoz sözcüğü Yunanca mens (ay) ve pause (durmak) sözcüklerinden türemiştir. Dünya Sağlık Örgütü, menopozu yumurtalıkların aktivitelerini kaybetmeleri sonucu adet döngüsünün kalıcı olarak kesilmesi olarak tanımlamaktadır. Menapoz yaşı dünya genelinde 45-55 yaştır. Yapılan çalışmalar Türkiye'de ortalama menopoz yaşının 46-48 olduğunu göstermektedir.
Menopoz Dönemi Dünya Sağlık Örgütü'nün Sınıflandırmasına Göre Üç Döneme Ayrılır:
Premenopoz: İlk belirtilerin görüldüğü dönemden menopoza kadar geçen süreyi kapsar. Yumurtalıklarda folikül aktivitesi yavaşlar. Adetler düzensizleşir. Bu süreç birkaç ay ya da yıl sürebilir.
Menopoz: En son adet kanamasının görülmesidir.
Postmenopoz: Menopozdan yaşlılık dönemine kadar süren 6-8 yıllık süreyi kapsar. Bir kadının postmenopoz olabilmesi için 12 aydır adet görmüyor olması gereklidir.
Menopoz Oluşum Biçimine Göre de Sınıflandırılır:
Doğal menopoz
Erken menopoz: 45 yaşından önce oluşan menopoza erken menopoz denir. Sebebi belli olmayan durumlar, otoimmün hastalıklar, radyoterapi, kemoterapi, enfeksiyonlar, çevresel nedenler, kürtaj ve düşükler, sık gebelik, aşırı şişmanlık, hipotiroidizm gibi sebeplerle oluşabilir.
Cerrahi menopoz: Bazı operasyonlar zamanından önce menopoza girmeye neden olabilir. Adet gören bir kadının yumurtalıkları cerrahi olarak çıkarılırsa adet kesilir ve menopoz gelişir. Radyasyon tedavileri menopoza yol açabilir. Kanser kemoterapileri esnasında görülen yumurtalık fonksiyon kayıpları geri dönüşümlüdür.
İçindekilerMenopoza Girmeyi Etkileyen Faktörler Nelerdir?Premenopozal Dönem Rahatsızlıkları Nelerdir?Menopoz Sonrası Görülen Belirtiler Nelerdir?Menopoz Nasıl Teşhis Edilir?Menopozda Cinsel YaşamMenopozda Beslenme Nasıl Olmalıdır?Menopozda Yapılması GerekenlerHormon Replasman Tedavisi Nedir?Hormon Tedavisi Kimlere Uygulanmaz?
Menopoza Girmeyi Etkileyen Faktörler Nelerdir?
Genetik faktörler: Bir ailedeki kadınların genellikle benzer yaşlarda menopoza girdikleri gözlenmektedir.
Genital faktörler: Düzensiz adet gören kadınların düzenli adet görenlere göre daha erken menopoza girdikleri gözlenmiştir. Bunun dışında doğurganlık durumu, ilk adet yaşı, doğum kontrol hapı kullanma, iki yıldan uzun emzirme gibi durumlar menopoz yaşını etkileyebilmektedir.
Psikolojik faktörler: Psikolojik travmalar menopozun gelişimini hızlandırır. Savaş, göç, deprem ve uzun süren hapishane hayatındın erken menapozu tetiklediği gözlemlenmiştir.
Fiziki ve çevresel faktörler: Soğuk iklimlerde ve aşırı ağır şartlarda yaşayan kadınlarda menopoz yaşı daha erkendir.
Sigara kullanımı: Yoğun sigara içen kadınlar içmeyenlere göre 1-2 yıl daha erken menopoza girmektedirler.
Genel sağlık durumu: Ağır metabolik hastalıklar, genetik bozukluklar, enfeksiyon hastalıkları, kemoterapi ve radyoterapi menopoz yaşını etkileyebilir.
Sosyal faktörler: Kırsal ve geleneksel toplumlarda menopoz yaşı erken olabilmektedir.
Premenopozal Dönem Rahatsızlıkları Nelerdir?
Adet düzensizlikleri
Yumurtlamada azalma
Ateş basmaları
Aşırı terleme
Depresif ruh hali
Uyuyamama
Gerginlik, sinirlilik
İştah artışı
Konsantrasyon güçlüğü
Yüzde kızarma
Nabızda artış
Baş ağrısı, baş dönmesi
Sıcak basması
Öz güven azlığı
Unutkanlık
Dikkatsizlik
Yorgunluk
Cinsel istekte azalma
Menopoz Sonrası Görülen Belirtiler Nelerdir?
Premenapozda görülen belirtiler devam eder.
Uzun süreli östrojen azlığı sonrası genital organlarda atrofi yani küçülme görülür. Rahim, vajina ve vulva ve üretrada küçülme olur. Buna bağlı olarak sık idrara çıkma, kabızlık, vulvada kaşıntı, ağrılı cinsel birliktelik, rahim sarkması, idrar kaçırma, idrar kesesinde sarkma, makatta sarkma olabilir.
Deride, saç köklerinde ve ter bezlerinde östrojen reseptörleri vardır. Menopoz sonrası buna bağlı değişiklikler ortaya çıkar. Deri incelir, kolajen miktarı azalır. Saç ve kıl miktarı azalır. Cilt kurur, esnekliğini kaybeder ve yara iyileşmesi gecikir. Çene, dudak ve göğüste kalın tüyler çıkabilir. Koltuk altı ve genital bölgede kıl miktarı azalır.
Menopoz döneminde ağız kuruluğu, ağızda kötü tat ve diş eti hastalıkları olabilir. Kabızlık ve basur sık görülür. Reflü ve safra taşına da sık rastlanır.
Kadınlarda kalp hastalıklarına yakalanma riski menopozla birlikte artar. Östrojen koroner kalp hastalıkları riskini azaltan bir hormonken menopozla birlikte östrojen azalmasıyla koroner kalp hastalıkları riski artar. Menopozla birlikte kolesterol artar. Yüksek tansiyon ortaya çıkabilir. Damar sertliği görülür.
Menopozla görülen diğer bir önemli problem osteoporozdur. Osteoporoz kemik mineral yoğunluğunun azalması sonucu kırıklara davetiye çıkarır. Menopozlu kadınlar her yıl kemik kitlelerinin % 3-4'ünü kaybederler.
Şişmanlama: Menopoz sonrası kadınlarda metabolik hız yavaşlar, kilo artışı görülür.
Cinsel isteksizlik baş gösterir.
Menopoz Nasıl Teşhis Edilir?
Menopozun tanısının erken konulması önemlidir. Çünkü menopozdaki kayıpların önemli bir kısmı ilk bir yılda gerçekleşir. Erken tanı erken tedaviyi sağlar. Seyrek adet gören, sıcak basmaları ve psikolojik rahatsızlıkları olan bir kadından adetin üçüncü günü alınan kanda FSH ve LH hormonları artmışsa menopoz tanısı konabilir.
Düzensiz adet gören bir kadında FSH düzeyi 40 pg/ml üzerinde ise menopoz tanısı kesinlikle konur. FSH düzeyi 25-40 pg/ml arasında ise premenopoz olduğu, bu dönemdeki kadınların seyrek de olsa hamile kalabileceği düşünülür. Ancak düzensiz kanamaları olan her kadında gebelik ve düzensiz kanamaya sebep olan diğer hastalıklar araştırılmalı, ultrason yapılmalıdır.
Menopozda Cinsel Yaşam
Menopozla birlikte cinsel yaşam sona ermez. Östrojen azlığı nedeni ile cinsel organlarda küçülme olur. Buna bağlı olarak cinsel ilişki esnasında ağrı hissedilebilir. Ağrıyı azaltmak için yağlar kullanılır.
Menopozda Beslenme Nasıl Olmalıdır?
Östrojen yetmezliğine bağlı olarak metabolizma hızı yavaşlar ve hızlı kilo alımı başlar.
Osteoporozdan korunmak için günlük 1500 mg kalsiyum alınmalıdır.
E vitamini sıcak basmalarını ve halsizliği önleyebilir.
D vitamini normal düzeyde tutulmalıdır.
Tuz alımı kısıtlanmalıdır.
Menopoz döneminde düzenli egzersiz yapılması önemlidir.
Menopozda Yapılması Gerekenler
Menopoz döneminde sık görülen sıcak basmalarına karşı hafif ve kat kat giymek gerekir. Böylece sıcak basması durumunda kıyafet azaltılabilir. Baharat ve kafeini azaltmak, sigara ve alkolden uzak durmak faydalıdır. Östrojen azlığına bağlı meydana gelen ağrılı cinsel birleşmeye karşı rahatlatıcı yağlar kullanılır.
Düzenli cinsel ilişki sağlanması atrofiden korunmak için gereklidir. Osteoporozdan korunmak için günlük kalsiyum alımına dikkat etmek ve düzenli egzersiz yapmak önemlidir. Hekiminiz uygun görürse hormon replasman tedavisi uygulayabilir.
Hormon Replasman Tedavisi Nedir?
Hormon replasman tedavisi (HRT) östrojen takviye tedavisidir. Hastaya düzenli olarak östrojen ve progesteron içeren ilaçlar verilir. Hormon tedavisinin amacı menopozla birlikte artan osteoporoz ve kalp-damar hastalıkları sıklığını azaltmaktır. Hormon tedavisinin bazı kadınlarda sık görülen sıcak basması, terleme, çarpıntı ve halsizlik gibi belirtilere de faydası vardır.
Hormon replasman tedavisi menopoza bağlı kemik kaybını önler ve kemik kitlesini artırır. Buna bağlı kırık riskinde azalma olur. Kalp damar hastalıkları riskini azaltır. Tedavi cinsel yaşam üzerinde de olumlu etki gösterir. Ağız kuruluğu, ağızda kötü tat ve diş çürüklerinde azalma olur.
Hormon Tedavisi Kimlere Uygulanmaz?
Bilinen ve şüpheli rahim ve meme kanseri
Teşhis edilmemiş anormal kanamaları olan hastalar
Karaciğer hastalığı olanlar
Pıhtı atma riski olan hastalar
Şişmanlık, varis, hipertansiyon, aşırı sigara içme
Kalp krizi geçirmiş olanlar
Beyin damar tıkanıklığı veya inme geçirenlerde hormon replasman tedavisi uygulanmaz.
Hipertansiyon, diyabet, safra kesesi taşı, hiperlipidemi, migren ve rahimde miyom varlığında dikkatli kullanılmalıdır.
HRT hem enjeksiyon şeklinde hem de ağızdan kullanılabilir. Vajinal krem şeklinde olanları da vardır. Bu tedaviyi alan hastalarda düzenli olarak meme ve rahim muayenesi ile kemik ölçümü yapılmalıdır.Menopoz tıpkı bebeklik, ergenlik, cinsel olgunluk gibi hayatın bir dönemidir. Menopoz döneminde yumurtalıklardaki (overler) folikül miktarı azalır ve buna bağlı olarak östrojen üretimi azalır. Zamanla östrojen üretimi kesilir ve yumurtalıklar küçülür.Buna bağlı olarak adet döngüsü kesilir ve üreme yeteneği kaybolur. Menopoz sözcüğü Yunanca mens (ay) ve pause (durmak) sözcüklerinden türemiştir. Dünya Sağlık Örgütü, menopozu yumurtalıkların aktivitelerini kaybetmeleri sonucu adet döngüsünün kalıcı olarak kesilmesi olarak tanımlamaktadır. Menapoz yaşı dünya genelinde 45-55 yaştır. Yapılan çalışmalar Türkiye'de ortalama menopoz yaşının 46-48 olduğunu göstermektedir.Menopoz Dönemi Dünya Sağlık Örgütü'nün Sınıflandırmasına Göre Üç Döneme Ayrılır:Menopoz Oluşum Biçimine Göre de Sınıflandırılır:Menopoza Girmeyi Etkileyen Faktörler Nelerdir?Premenopozal Dönem Rahatsızlıkları Nelerdir?Menopoz Sonrası Görülen Belirtiler Nelerdir?Menopoz Nasıl Teşhis Edilir?Menopozun tanısının erken konulması önemlidir. Çünkü menopozdaki kayıpların önemli bir kısmı ilk bir yılda gerçekleşir. Erken tanı erken tedaviyi sağlar. Seyrek adet gören, sıcak basmaları ve psikolojik rahatsızlıkları olan bir kadından adetin üçüncü günü alınan kanda FSH ve LH hormonları artmışsa menopoz tanısı konabilir.Düzensiz adet gören bir kadında FSH düzeyi 40 pg/ml üzerinde ise menopoz tanısı kesinlikle konur. FSH düzeyi 25-40 pg/ml arasında ise premenopoz olduğu, bu dönemdeki kadınların seyrek de olsa hamile kalabileceği düşünülür. Ancak düzensiz kanamaları olan her kadında gebelik ve düzensiz kanamaya sebep olan diğer hastalıklar araştırılmalı, ultrason yapılmalıdır.Menopozda Cinsel YaşamMenopozla birlikte cinsel yaşam sona ermez. Östrojen azlığı nedeni ile cinsel organlarda küçülme olur. Buna bağlı olarak cinsel ilişki esnasında ağrı hissedilebilir. Ağrıyı azaltmak için yağlar kullanılır.Menopozda Beslenme Nasıl Olmalıdır?Menopozda Yapılması GerekenlerMenopoz döneminde sık görülen sıcak basmalarına karşı hafif ve kat kat giymek gerekir. Böylece sıcak basması durumunda kıyafet azaltılabilir. Baharat ve kafeini azaltmak, sigara ve alkolden uzak durmak faydalıdır. Östrojen azlığına bağlı meydana gelen ağrılı cinsel birleşmeye karşı rahatlatıcı yağlar kullanılır.Düzenli cinsel ilişki sağlanması atrofiden korunmak için gereklidir. Osteoporozdan korunmak için günlük kalsiyum alımına dikkat etmek ve düzenli egzersiz yapmak önemlidir. Hekiminiz uygun görürse hormon replasman tedavisi uygulayabilir.Hormon Replasman Tedavisi Nedir?Hormon replasman tedavisi (HRT) östrojen takviye tedavisidir. Hastaya düzenli olarak östrojen ve progesteron içeren ilaçlar verilir. Hormon tedavisinin amacı menopozla birlikte artan osteoporoz ve kalp-damar hastalıkları sıklığını azaltmaktır. Hormon tedavisinin bazı kadınlarda sık görülen sıcak basması, terleme, çarpıntı ve halsizlik gibi belirtilere de faydası vardır.Hormon replasman tedavisi menopoza bağlı kemik kaybını önler ve kemik kitlesini artırır. Buna bağlı kırık riskinde azalma olur. Kalp damar hastalıkları riskini azaltır. Tedavi cinsel yaşam üzerinde de olumlu etki gösterir. Ağız kuruluğu, ağızda kötü tat ve diş çürüklerinde azalma olur.Hormon Tedavisi Kimlere Uygulanmaz?HRT hem enjeksiyon şeklinde hem de ağızdan kullanılabilir. Vajinal krem şeklinde olanları da vardır. Bu tedaviyi alan hastalarda düzenli olarak meme ve rahim muayenesi ile kemik ölçümü yapılmalıdır. | 3,565 |
4,401 | Kulak Burun Boğaz | Kulağa su kaçması | Kulağa su kaçmasının en önemli nedeni yüzme olsa da kulak kanalının suya maruz kaldığı her durum rahatsızlığa neden olabilir. Normalde kulakta üretilen ve kulak kiri olarak bilinen serumen isimli madde suyun kulağa kaçmasını engeller. Fakat bazı durumlarda su kulağın derinliklerine kaçarak burada birikir.
Kulağa su kaçması durumunda kulak kanalında çene kemiği ve boğaza kadar uzanan bir gıdıklama hissi görülebilir. Ayrıca duyma yetisi de etkilenir ve sesle yalnızca boğuk bir şekilde işitilir. Genellikle su kendi kendine akarak boşalır. Fakat boşalma olmazsa dış kulak yolunda biriken su, kulak iltihabına neden olabilir. Dış kulak kanalında görülen bu tip kulak enfeksiyonuna yüzücü kulağı ya da otitis eksterna denir.İçindekilerKulağa su kaçması belirtileri nelerdir?Kulağa su kaçmasının riskleri nelerdir?Kulağa su kaçması nasıl geçer? Kulağa kaçan su nasıl çıkarılır? Kulağa su kaçması nasıl önlenir? Kulağa su kaçması durumunda yapılmaması gerekenler? Ne zaman doktora başvurmalı?
Kulağa su kaçması belirtileri nelerdir?
Bazen yüzdükten, dalış veya banyo yaptıktan sonra kulaklarda su kalarak bazı belirti ve şikâyetlere neden olabilir. Kulağa su kaçması, bir veya iki kulağı etkileyebilir ve işitme duyusunda azalmaya neden olur. Görülebilen belirtilerden bazılarının şu şekilde sıralanabilir:
Kulakta dolgunluk ve rahatsızlık hissi
Çene kemiğine kadar uzanan gıdıklanma hissi
Kulak çınlaması
Eğer kulakta sıvı nedeniyle yüzücü kulağı adı verilen dış kulak yolu enfeksiyonu gelişirse;
Kulakta kaşıntı
Ağrı
Kızarıklık
Şişlik
Kulaktan şeffaf, sarı renkli, kanlı ve ya da kötü kokulu akıntı gelmesi
Dış kulak çevresindeki ciltte kuruluk ve pullanma
Ateş
Kulak çevresindeki yumuşak dokularda ağrı gibi belirtiler görülebilir.
Kulağa su kaçmasının riskleri nelerdir?
Eğer su kulakta uzun süre kalırsa, dış kulak iltihabı riskinde artış ortaya çıkar. Enfeksiyon genellikle kirli sularda bulunan bakterilerden kaynaklanır. Göl gibi yüksek seviyede bakteri içeren sularda yüzenlerde enfeksiyon riski daha fazladır. Bakteri ve pH seviyeleri genellikle düzenli olarak kontrol edildiğinden yüzme havuzları daha güvenlidir. Otitis eksterna riski, sedef hastalığı veya egzama gibi kulağında kronik bir cilt rahatsızlığı olan kişilerde normal popülasyona göre daha fazladır. Kulak, enfeksiyonlara karşı çeşitli savunma mekanizmalarına sahiptir. Bu savunma mekanizmalarını etkileyen durumlar iltihap riskini artırır. Aşağıdakiler kulağa su kaçması durumunda enfeksiyon riskini artırır:
Kulak kanalında çizik veya yaralanmalar
Kullanılan saç bakım ürünlerine veya takılara karşı alerjik reaksiyon
Kulağa su kaçması nasıl geçer?
Kulaktaki su çoğu zaman kendi başına boşalır ve nadiren müdahale gerektirir. Bununla birlikte, eğer su uzun süre kulakta kalırsa ve tedavi edilmeden bırakılırsa, bazı hoş olmayan sonuçlara neden olabilir. Kulağın yapısı, mantarların veya bakterilerin gelişebileceği karanlık ve nemli bir ortam sağlar ve bu da enfeksiyon gelişimini tetikler. Dış kulak enfeksiyonu olarak da bilinen dış kulak yolu iltihabı kulak kanalında şişme, tahriş ve rahatsızlığa neden olabilir. Kulağa kaçan suyun çıkarılması için çeşitli yöntemler kullanılabilir. En sık kullanılan yöntemler;
Kulak memesini hafifçe çekmek ya da sallamak. Bu yöntem suyun kulağınızdan hızlı bir şekilde boşalmasını sağlayabilir. Baş omuzdan yana doğru eğili pozisyondayken kulak memesini yavaşça çekmek ya da sallamak etkili olabilir.
Başı sağa sola sallamak da suyun tahliyesi için yararlı olabilir.
Yan yatmak. Bu teknikle, suyun kulaktan akmasına yardımcı olması için yer çekiminden yararlanılır. Suyun kaçtığı kulağın üzerine birkaç dakika yatmak suyun akmasına yardımcı olabilir. Akan suyu emmesi için yatılan yere bir havlu yerleştirmek gerekir.
Kulağa birkaç damla su damlatmak. Bu teknik mantıksız gelebilir, fakat aslında kulaktaki suyu boşaltmada etkilidir. Uygulama için yan yatılır, etkilenen kulağa temiz bir damlalık kullanarak birkaç damla su damlatılır. Beş saniye bekledikten sonra suyu boşaltmak için kulak aşağı bakacak şekilde ters çevrilir ve kulaktaki suyun tamamının akması için beklenir.
Kulağa kaçan su nasıl çıkarılır?
Kulağa kaçan suyu çıkarmak için kişinin kendi kendine yapabileceği diğer bazı uygulamalar şunları içerir;
Kulakta vakum oluşturmak: Bu yöntemde öncelikle baş yana doğru eğilir ve sıkı bir sızdırmazlık oluşturacak şekilde avuç içi kulağa sıkıca bastırılır. Daha sonra el kulağa doğru ileri geri hafif itme gücü uygulayarak hareket ettirilir. Bu yöntem, suyu dışarı çekebilecek bir vakum kuvveti oluşturur. Suyun tahliye olmasını sağlamak için işlemden sonra başın aşağıya doğru eğilmesi faydalı olur.
Sıcak kompres uygulamak: Su bazen orta kulağı burun kanallarının hemen arkasındaki bölgeye bağlayan östaki borusuna sıkışıp kalabilir. Sıcak kompres östaki borusundaki suyun boşaltılmasına yardımcı olabilir. Bu amaçla sıcak; fakat kaynar olmayan su kullanılmalıdır. Sıcak suyla ıslatılan bez iyice sıkılıp kulağa uygulanır. Sıcak uygulama sırasında baş etkilenen kulak tarafına doğru eğilir. Bez kulağın dış kısmına uygulanır ve yaklaşık 30 saniye beklettikten sonra bir dakika kadar ara verilir. İşlem dört veya beş kez tekrarlanır. Daha sonra tıkalı olmayan kulak tarafına yatmak suyun boşaltılmasına yardımcı olabilir.
Saç kurutma makinesi kullanmak: Saç kurutma makinesinin üflediği sıcak hava kulak kanalı içindeki suyun buharlaşmasına yardımcı olabilir. Uygulama fön makinesi en düşük ayara getirerek yapılmalıdır. Makine kulağa yaklaşık 30 cm mesafede tutularak ileri geri hareketlerle kurutma işlemi uygulanır. Kulak memesinin aşağı çekilmesi, ılık havanın dış kulak kanalına ulaşmasına yardımcı olur.
Esnemek ya da sakız çiğnemek;: Östaki borusunda su birikmesi durumunda ağzı hareket ettirmek bazen suyu boşaltmaya yardımcı olabilir. Östaki borusundaki gerginliği gidermek için sakız çiğnemek ve esnemek etkili olabilir. Daha sonra başın yana eğilmesiyle su boşalabilir.
Valsalva manevrası yapmak: Bu yöntemde ağız ve burun delikleri kapatıldıktan sonra kulaklarda hava çıkması sağlanır. Manevra sırasında çok sert üflememeye dikkat edilmelidir. Çünkü bu, kulak zarına zarar verebilir. Bu yöntem aynı zamanda kapalı östaki tüplerinin açılmasına da yardımcı olabilir. Manevrayı yaptıktan sonra suyun kulaktan akmasını sağlamak için baş yana eğilmelidir.
Sıcak buhar: Orta kulaktaki östaki tüplerinden suyun tahliye edilmesine yardımcı olabilir. Sıcak bir duş almak veya bir kase sıcak su içeren mini sauna uygulaması fayda sağlayabilir. Mini sauna için büyük bir kase sıcak suyla doldurulur. Buharı içeride tutmak için baş bir havluyla örtülür ve yüz kabın üzerinde tutulur. Buhar 5 ila 10 dakika solunur ve ardından kulağı boşaltmak için baş yana doğru eğilir.
Kulağa su kaçması nasıl önlenir?
Kulağa su kaçmasını engellemenin iyi bir yolu, banyo yaparken veya yüzerken kep veya kulak tıkacı kullanmaktır. Sudan çıktıktan sonra kuru bir havluyla kulakları iyice kurulamak da etkili olabilir. Doktorlar su sporları yapan veya sık sık suda vakit geçiren kişilerin kulak tıkacı takmalarını tavsiye eder. Sudan çıktıktan sonra başı bir yandan diğer tarafa sallamak kulaklara kaçan suyun tahliye edilmesine yardımcı olur.
Kulağa su kaçması durumunda yapılmaması gerekenler?
Kulaktaki suyu çıkarmak için kullandığınız yöntemler işe yaramazsa, kulağın içine kulak çubuğu, parmak veya başka herhangi bir cisim sokmak faydadan çok zarar getirir. Bunu yapmak aşağıdakilere neden olarak durumu daha kötü hale getirebilir;
Bölgeye bakteri eklenmesi
Suyun kulağın daha derinlerine itilmesi
Kulak kanalını yaralama
Kulak zarının delinmesi
Ne zaman doktora başvurmalı?
Kulağa kaçan su genellikle kendi kendine boşalır. Kulaktaki su kişiyi rahatsız ediyorsa, söz edilen ev tedavileri denenebilir. Ancak su iki ila üç gün sonra hala çıkmamışsa veya enfeksiyon belirtileri varsa bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.Kulağa su kaçmasının en önemli nedeni yüzme olsa da kulak kanalının suya maruz kaldığı her durum rahatsızlığa neden olabilir. Normalde kulakta üretilen ve kulak kiri olarak bilinen serumen isimli madde suyun kulağa kaçmasını engeller. Fakat bazı durumlarda su kulağın derinliklerine kaçarak burada birikir.Kulağa su kaçması durumunda kulak kanalında çene kemiği ve boğaza kadar uzanan bir gıdıklama hissi görülebilir. Ayrıca duyma yetisi de etkilenir ve sesle yalnızca boğuk bir şekilde işitilir. Genellikle su kendi kendine akarak boşalır. Fakat boşalma olmazsa dış kulak yolunda biriken su, kulak iltihabına neden olabilir. Dış kulak kanalında görülen bu tip kulak enfeksiyonuna yüzücü kulağı ya da otitis eksterna denir.Kulağa su kaçması belirtileri nelerdir?Bazen yüzdükten, dalış veya banyo yaptıktan sonra kulaklarda su kalarak bazı belirti ve şikâyetlere neden olabilir. Kulağa su kaçması, bir veya iki kulağı etkileyebilir ve işitme duyusunda azalmaya neden olur. Görülebilen belirtilerden bazılarının şu şekilde sıralanabilir:Eğer kulakta sıvı nedeniyle yüzücü kulağı adı verilen dış kulak yolu enfeksiyonu gelişirse;Kulağa su kaçmasının riskleri nelerdir?Eğer su kulakta uzun süre kalırsa, dış kulak iltihabı riskinde artış ortaya çıkar. Enfeksiyon genellikle kirli sularda bulunan bakterilerden kaynaklanır. Göl gibi yüksek seviyede bakteri içeren sularda yüzenlerde enfeksiyon riski daha fazladır. Bakteri ve pH seviyeleri genellikle düzenli olarak kontrol edildiğinden yüzme havuzları daha güvenlidir. Otitis eksterna riski, sedef hastalığı veya egzama gibi kulağında kronik bir cilt rahatsızlığı olan kişilerde normal popülasyona göre daha fazladır. Kulak, enfeksiyonlara karşı çeşitli savunma mekanizmalarına sahiptir. Bu savunma mekanizmalarını etkileyen durumlar iltihap riskini artırır. Aşağıdakiler kulağa su kaçması durumunda enfeksiyon riskini artırır:Kulağa su kaçması nasıl geçer?Kulaktaki su çoğu zaman kendi başına boşalır ve nadiren müdahale gerektirir. Bununla birlikte, eğer su uzun süre kulakta kalırsa ve tedavi edilmeden bırakılırsa, bazı hoş olmayan sonuçlara neden olabilir. Kulağın yapısı, mantarların veya bakterilerin gelişebileceği karanlık ve nemli bir ortam sağlar ve bu da enfeksiyon gelişimini tetikler. Dış kulak enfeksiyonu olarak da bilinen dış kulak yolu iltihabı kulak kanalında şişme, tahriş ve rahatsızlığa neden olabilir. Kulağa kaçan suyun çıkarılması için çeşitli yöntemler kullanılabilir. En sık kullanılan yöntemler;Kulağa kaçan su nasıl çıkarılır?Kulağa kaçan suyu çıkarmak için kişinin kendi kendine yapabileceği diğer bazı uygulamalar şunları içerir;Kulağa su kaçması nasıl önlenir?Kulağa su kaçmasını engellemenin iyi bir yolu, banyo yaparken veya yüzerken kep veya kulak tıkacı kullanmaktır. Sudan çıktıktan sonra kuru bir havluyla kulakları iyice kurulamak da etkili olabilir. Doktorlar su sporları yapan veya sık sık suda vakit geçiren kişilerin kulak tıkacı takmalarını tavsiye eder. Sudan çıktıktan sonra başı bir yandan diğer tarafa sallamak kulaklara kaçan suyun tahliye edilmesine yardımcı olur.Kulağa su kaçması durumunda yapılmaması gerekenler?Kulaktaki suyu çıkarmak için kullandığınız yöntemler işe yaramazsa, kulağın içine kulak çubuğu, parmak veya başka herhangi bir cisim sokmak faydadan çok zarar getirir. Bunu yapmak aşağıdakilere neden olarak durumu daha kötü hale getirebilir;Ne zaman doktora başvurmalı?Kulağa kaçan su genellikle kendi kendine boşalır. Kulaktaki su kişiyi rahatsız ediyorsa, söz edilen ev tedavileri denenebilir. Ancak su iki ila üç gün sonra hala çıkmamışsa veya enfeksiyon belirtileri varsa bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. | 3,270 |
4,402 | Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji | 👨⚕️ Kuduz Nedir? Kuduz Belirtileri Nelerdir? | Kuduz, insanlık tarihinde yüzyıllardır korkulan ve ölümcül olan bir hastalıktır.
Bu virüs, sinir sistemini etkileyerek ciddi beyin hasarına ve sonunda ölüme neden olur. Kuduz, genellikle vahşi hayvanlardan insanlara ısırık veya tükürük yoluyla bulaşır ve dünya genelinde hala ciddi bir sağlık sorunu olarak kabul edilir.
Günümüzde kuduzun kontrolü ve önlenmesi için etkili yöntemler geliştirilmiştir. Bunların başında kuduz aşısı gelir. Kuduz aşısı, kuduz virüsü ile temas sonrası enfeksiyon riskini azaltır ve hayat kurtarıcı bir tedavi olarak bilinir.İçindekilerKuduz Nedir?İnsanda Kuduz Belirtileri Nelerdir?Kuduz Nasıl Bulaşır?Kedilerde Kuduz Belirtileri Nelerdir?Kuduz Olan Hayvanların Özellikleriİnsanda Kuduz Nasıl Gelişir?Kuduz Şüpheli Isırıklarda Neler Yapılmalıdır?Kuduz için Neler Yapılmalı Neler Yapılmamalı?Kuduz Aşısı Kaç Doz Yapılır?Kuduz Aşısı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Kuduz Nedir?
Kuduz, insanlar ve diğer memeliler arasında ölümcül bir viral enfeksiyondur. Bu hastalık, genellikle kuduz virüsü tarafından ortaya çıkar. Kuduz virüsü, Lyssavirus cinsine ait bir RNA virüsüdür ve vahşi hayvanlardan insanlara ısırık veya tükürük yoluyla bulaşır.
Kuduz, insan vücuduna girdikten sonra merkezi sinir sistemini (beyin ve omurilik) etkiler, beyin hasarına ve sonunda ölüme yol açacak kadar ciddi bir durumdur.
Kuduz virüsü, enfekte bir hayvan tarafından ısırıldığında veya tükürük teması yoluyla bir kesi veya çizikle temas ettiğinde insanlara bulaşır.
Kuduz virüsü, enfekte hayvanın tükürüğünde bulunur. Bu nedenle ısırık yoluyla alınan virüs, kan damarlarına geçer ve sinir sistemine doğru ilerler. Burada, sinir hücrelerini enfekte eder ve merkezi sinir sistemine ulaşarak beyin hasarına neden olur.
Kuduz belirtileri başlangıçta hafif grip belirtileri şeklinde ortaya çıkar. Sonrasında nörolojik belirtiler de gelişir.
Bu belirtiler arasında; yutma güçlüğü, yüksek ateş, huzursuzluk, ajitasyon, halsizlik, baş ağrısı ve kafa karışıklığı bulunur. Hastalık ilerledikçe, kuduz belirtileri şiddetlenir ve felç, kramplar, deliryum ve bilinç kaybı gibi ciddi nörolojik sorunlar ortaya çıkabilir.
Kuduz, dünya genelinde hala ciddi bir sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Fakat kuduzun önlenmesi ve kontrolü için etkili yöntemler mevcuttur. Bunların başında kuduz aşısı gelir.
Kuduz aşısı, kuduz riski taşıyan kişilere veya kuduz virüsü ile temas sonrası korumaya ihtiyaç duyan kişilere yapılır.
Kuduzun yayılmasını önlemek için hayvanların aşılanması ve temas riskinin azaltılması gibi çeşitli önlemler alınmalıdır.
İnsanda Kuduz Belirtileri Nelerdir?
Kuduz belirtileri oldukça fazladır. Bu belirtiler herkeste aynı şekilde ortaya çıkmaz. Kişiden kişiye değişiklik gösteren yaygın kuduz belirtileri şunlardır:
Hafif ateş
Halsizlik
Baş ağrısı
Huzursuzluk
Yutma güçlüğü (disfaji)
Kas spazmları
Kas ağrıları
Titreme
Sinirlilik
Anksiyete
Ajitasyon
Huzursuzluk
Duygusal dalgalanmalar
Hiperaktivite
Öfke nöbetleri
Anormal davranışlar
Felç
Kas krampları
Deliryum
Bilinç bulanıklığı
Bilinç kaybı
Solunum güçlüğü
Solunum yetmezliği
Koma
Bu belirtiler genellikle hastalığın ilerleyen aşamalarında ortaya çıkar ve kuduz virüsü ile temas sonrası enfeksiyonun bir sonucudur.
Kuduzun belirtileri ciddi ve hayati riskler taşıdığından, kuduz riski taşıyan kişilerin veya kuduz virüsü ile temas etmiş kişilerin bir doktoa başvurması şarttır.
Kuduz Nasıl Bulaşır?
Kuduzun doğadaki temel kaynağı kurt, çakal, tilki, domuz, ayı, sırtlan gibi vahşi hayvanlardır.
Ayrıca sadece Güney Amerika'da görülen bir tür yarasa kuduz virüsünü taşımaktadır. Kuduz virüsü bir şekilde köpek, kedi, eşek gibi evcil hayvanlara geçerek bunlar arasında da varlığını sürdürebilir.
Yılan, kertenkele gibi soğukkanlı hayvanlar kuduz virüsü taşımazlar.
Kuşlar, tavuklar, fareler, hamsterler ve tavşanlar tarafından ısırılmalar kuduz riski taşımazlar.
Hemen hemen bütün hayvanlar kuduz virüsünü aldıktan sonra hastalanarak ölürler. Sadece yarasalar kendileri hastalanmadan kuduz virüsünü taşıyabilirler.
Kuduz virüsü hasta hayvanların ısırmaları sonucu oluşan yaralarla insanlara geçerek hastalık oluşturur.
Daha nadir olarak açık yaraları olan kişiler, yine bu hasta hayvanların salyaları ile kirlenmiş ayak ve pençeleri ile tırmalamaları sonucu kuduz virüsünü alabilirler.
Kuduz riski taşıyan yaralanmaların hemen hepsi nedensiz saldırılar ile oluşurlar.
Hayvanlar bir şeyler yerken, kendilerine verilmiş bir yiyecek tekrar alınmak istenirse, hayvanın canı yakılırsa, yavruları olan hayvanların yavrularına dokunulduğunda veya yaklaşıldığında veya sürüyü ya da bir bölgeyi korumak amacıyla yetiştirilmiş çoban ve bekçi köpeklerinin bölgelerine girildiğinde, yaklaşıldığında meydana gelen ısırma olayları genellikle kuduz açısından masum olaylardır.
Fakat av köpeklerinin yol açtığı yaralar her zaman kuşkuyla karşılanmalıdır.
Kedilerde Kuduz Belirtileri Nelerdir?
Kuduz olan kedilerde bu hastalık bazı belirtilerle ortaya çıkar. Kedilerde kuduz belirtileri şunlardır:
Normal davranışlardan sapma
Daha saldırgan veya daha durgun olma
İnsanlara veya diğer hayvanlara saldırganlık gösterme
Normalde sevilen aktivitelere ilgisizlik
Yutma güçlüğü
Ses değişiklikleri
Hidrofobi (Su Korkusu)
Hiperaktivite
Denge kaybı ve koordinasyon problemleri
Yutkunma güçlüğü
Ağızdan artan tükürük akışı
Bu belirtiler, kedilerde kuduz enfeksiyonunun belirtileri arasında yer alır. Kuduzlu bir kedi çoğu zaman normal davranışlarından sapar. Ayrıca mevcut belirtiler zamanla daha da ilerler.
Kuduz Olan Hayvanların Özellikleri
Kuduz olan hayvanlar hastalığın ilk döneminde davranış değişiklikleri gösterir.
Başlangıçta ürkek ve korkak olurlar.
Sık sık idrar yapar, aşırı su içme isteği olur.
Önceleri gözden uzak durmaya çalışırken giderek sahibinin emirlerini dinlemez hatta sahiplerine de saldırırlar.
Köpekler evlerini terk ederek bir daha geri dönmezler.
Hastalık ilerledikçe ağızlardan çok miktarda salya çıkarmaya başlarlar.
Giderek dengeleri kaybolur, oluşan felçlerle yürüyemez hale gelir, düşerler.
Kuduz olan bir hayvan en geç bir hafta içinde ölür.
İnsanda Kuduz Nasıl Gelişir?
Kuduz hayvanın yol açtığı yara yerindeki sinirler yoluyla virüs beyine gider ve burada üreyerek çoğalmaya başlar.
Bu süreç yavaş ilerlemektedir. Virüsün vücuda girişinden sonra hastalık belirtileri çıkana kadar geçen süreye kuluçka dönemi denir.
Bu dönem ortalama 20 – 60 gün arasında değişmekle beraber, ısırık yerinin beyine yakınlığı, yaranın büyüklüğü ve yara yerinin sinirlerden zenginliğine bağlı olarak kuluçka süresi kısalabilir veya uzayabilir.
4–5 güne kadar kısalabilir veya bir yıla kadar uzayabilir.
Kuduz Şüpheli Isırıklarda Neler Yapılmalıdır?
Bu konu kuduz hastalığının nasıl olduğu nasıl geliştiğinden çok daha önemlidir.
Çünkü kuduz hastalığı riski olduğunda tedavi değil alınacak önlemler hayat kurtarıcıdır.
Bunların en başında gelen en etkin işlem yara yerinin bol sabunlu su ile yıkanmasıdır. Uygulanması her yerde yapılabilecek olan bu çok kolay işlemin yaralanan kişinin kuduz olma riskini yüzde 90'ın üzerinde azalttığı saptanmıştır.
Yapılacak ikinci en önemli işlem mümkünse yaralanmaya yol açan hayvanı gözetim altına almaktır.
Daha önce değindiğimiz gibi kuduz olan hayvan en geç bir hafta içinde ölmektedir.
Gözlem altına alınan hayvanın 10 gün sağ kalması kuduz riskinin ortadan kalktığını gösterecektir. Bu, bizi gereksiz korku ve panikten koruyacaktır.
Diğer önemli nokta ise en kısa zamanda bir sağlık kuruluşuna başvurmaktır.
layın nasıl olduğu, ısıran hayvanın sahipli olup olmadığı, gözlem altına alınıp alınmadığı konularında doğru ve eksiksiz bilgi verilmelidir.
Hastayı değerlendiren hekim tüm verileri dikkate alarak verecektir.
Yaranın yeri, yaranın büyüklüğü, ısırılmanın bir nedeninin olması, yaranın sabunlu su ile yıkanmış olması, hayvanın gözlem altında olup olmadığı göz önüne alınarak aşılama yapılıp yapılmayacağına karar verecektir.
Bundan sonra hastanın yapması gereken hekimin öğütlerini eksiksiz yerine getirmektir.
Kuduz için Neler Yapılmalı Neler Yapılmamalı?
Isıran ya da yaralanmaya yol açan hayvanı kızgınlıkla öldürmek yanlıştır. Saldırı devam etmiyorsa devam eden bir tehlike yoksa ısıran veya tırmalayan hayvanlar kesinlikle öldürülmemelidir.
Oluşan yarayı değişik yöntemlerle tedavi etmeye çalışılmamalıdır. Ne olursa olsun bir sağlık kuruluşuna başvurmayı ihmal etmemek gerekir. Önemsiz görerek olay göz ardı edilmemelidir. Genel olarak ;
Yiyeceğini yemekte olan hayvanlardan uzak durulmalı
Tanınmayan hayvanlara yaklaşılmamalı
Hayvanların canı yakılmamalı
Evde veya işimiz gereği bakılan yetiştirilen hayvanların aşıları zamanında yaptırılmalı
Hasta veya yardıma ihtiyaç duyan hayvanlara dikkatle yaklaşılmalı
Yavruları olan hayvanlara dikkat edilmeli
Evcil hayvanlar kontrol altında tutulmalı
Önemli önemsiz her türlü yaralanmada mutlaka eller ve yaralar sabunlu su ile yıkanmalıdır.
Kuduz Aşısı Kaç Doz Yapılır?
Kuduz riskinin var olması durumunda alınacak en etkin önlem aşıdır.
Eski yıllarda yapılan aşıların oldukça fazla yan etkileri vardı. Buna karşın koruma gücü yüksek değildi.
Günümüzde insan hücrelerinde üretilen virüslerle yapılan aşılar kullanılmaktadır. Yan etkileri yok denecek kadar azdır, koruma güçleri de yüksektir.
Klasik program ısırılma olayını 0. gün sayarak 3., 7., 14., 28., ve 90. günde birer doz koldan yapılan aşılama biçimindedir.
Daha önce aşılanmış kişilerin aşılanması, meslek gereği (veterinerler v.b.)ısırılmaya maruz kalmadan yapılan aşılama, ısıran hayvanın gözlem altında bulunduğu süre içinde yapılan aşılama gibi değişik aşılama programları uygulanabilir.
Buna başvurulan kurumdaki hekim karar verecektir.
Riskin çok yüksek olduğu durumlarda ise kuduz antiserumları kullanılmaktadır.
Kuduz Aşısı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Kuduz Aşısı Kaç Yıl Korur?
Kuduz aşısı, tipik olarak bir kişiyi kuduz virüsüne karşı uzun vadeli korur ve bir kez tamamlandığında ömür boyu etkilidir. İlk aşılama serisi tamamlandıktan sonra kuduz aşısının düzenli olarak yenilenmesine gerek yoktur. Çünkü bağışıklık sistemi kuduz virüsüne karşı sürekli koruma sağlar.
Kuduz Aşısı Nereye Yapılır?
Tipik olarak, kuduz aşısı uyluk veya üst kol kaslarına enjekte edilir. Bu bölgeler, aşının etkin şekilde emilmesini sağlayan büyük ve güçlü kas gruplarıdır.
Kuduz Aşısı Yan Ekileri Nelerdir?
Kuduz aşısı etkili bir aşıdır. Bu nedenle aşı olan kişide bazı yan etkiler nadiren de olsa görülebilir. En yaygın yan etkiler arasında; enjeksiyon bölgesinde ağrı, kızarıklık veya şişlik bulunur. Nadir durumlarda, baş ağrısı, halsizlik, hafif ateş, bulantı veya kas ağrıları gibi hafif grip benzeri semptomlar da görülebilir.Kuduz, insanlık tarihinde yüzyıllardır korkulan ve ölümcül olan bir hastalıktır.Bu virüs, sinir sistemini etkileyerek ciddi beyin hasarına ve sonunda ölüme neden olur. Kuduz, genellikle vahşi hayvanlardan insanlara ısırık veya tükürük yoluyla bulaşır ve dünya genelinde hala ciddi bir sağlık sorunu olarak kabul edilir.Günümüzde kuduzun kontrolü ve önlenmesi için etkili yöntemler geliştirilmiştir. Bunların başında kuduz aşısı gelir. Kuduz aşısı, kuduz virüsü ile temas sonrası enfeksiyon riskini azaltır ve hayat kurtarıcı bir tedavi olarak bilinir.Kuduz Nedir?Kuduz, insanlar ve diğer memeliler arasında ölümcül bir viral enfeksiyondur. Bu hastalık, genellikle kuduz virüsü tarafından ortaya çıkar. Kuduz virüsü, Lyssavirus cinsine ait bir RNA virüsüdür ve vahşi hayvanlardan insanlara ısırık veya tükürük yoluyla bulaşır.Kuduz, insan vücuduna girdikten sonra merkezi sinir sistemini (beyin ve omurilik) etkiler, beyin hasarına ve sonunda ölüme yol açacak kadar ciddi bir durumdur.Kuduz virüsü, enfekte bir hayvan tarafından ısırıldığında veya tükürük teması yoluyla bir kesi veya çizikle temas ettiğinde insanlara bulaşır.Kuduz virüsü, enfekte hayvanın tükürüğünde bulunur. Bu nedenle ısırık yoluyla alınan virüs, kan damarlarına geçer ve sinir sistemine doğru ilerler. Burada, sinir hücrelerini enfekte eder ve merkezi sinir sistemine ulaşarak beyin hasarına neden olur.Kuduz belirtileri başlangıçta hafif grip belirtileri şeklinde ortaya çıkar. Sonrasında nörolojik belirtiler de gelişir.Bu belirtiler arasında; yutma güçlüğü, yüksek ateş, huzursuzluk, ajitasyon, halsizlik, baş ağrısı ve kafa karışıklığı bulunur. Hastalık ilerledikçe, kuduz belirtileri şiddetlenir ve felç, kramplar, deliryum ve bilinç kaybı gibi ciddi nörolojik sorunlar ortaya çıkabilir.Kuduz, dünya genelinde hala ciddi bir sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Fakat kuduzun önlenmesi ve kontrolü için etkili yöntemler mevcuttur. Bunların başında kuduz aşısı gelir.Kuduz aşısı, kuduz riski taşıyan kişilere veya kuduz virüsü ile temas sonrası korumaya ihtiyaç duyan kişilere yapılır.Kuduzun yayılmasını önlemek için hayvanların aşılanması ve temas riskinin azaltılması gibi çeşitli önlemler alınmalıdır.İnsanda Kuduz Belirtileri Nelerdir?Kuduz belirtileri oldukça fazladır. Bu belirtiler herkeste aynı şekilde ortaya çıkmaz. Kişiden kişiye değişiklik gösteren yaygın kuduz belirtileri şunlardır:Bu belirtiler genellikle hastalığın ilerleyen aşamalarında ortaya çıkar ve kuduz virüsü ile temas sonrası enfeksiyonun bir sonucudur.Kuduzun belirtileri ciddi ve hayati riskler taşıdığından, kuduz riski taşıyan kişilerin veya kuduz virüsü ile temas etmiş kişilerin bir doktoa başvurması şarttır.Kuduz Nasıl Bulaşır?Kuduzun doğadaki temel kaynağı kurt, çakal, tilki, domuz, ayı, sırtlan gibi vahşi hayvanlardır.Ayrıca sadece Güney Amerika'da görülen bir tür yarasa kuduz virüsünü taşımaktadır. Kuduz virüsü bir şekilde köpek, kedi, eşek gibi evcil hayvanlara geçerek bunlar arasında da varlığını sürdürebilir.Yılan, kertenkele gibi soğukkanlı hayvanlar kuduz virüsü taşımazlar.Kuşlar, tavuklar, fareler, hamsterler ve tavşanlar tarafından ısırılmalar kuduz riski taşımazlar.Hemen hemen bütün hayvanlar kuduz virüsünü aldıktan sonra hastalanarak ölürler. Sadece yarasalar kendileri hastalanmadan kuduz virüsünü taşıyabilirler.Kuduz virüsü hasta hayvanların ısırmaları sonucu oluşan yaralarla insanlara geçerek hastalık oluşturur.Daha nadir olarak açık yaraları olan kişiler, yine bu hasta hayvanların salyaları ile kirlenmiş ayak ve pençeleri ile tırmalamaları sonucu kuduz virüsünü alabilirler.Kuduz riski taşıyan yaralanmaların hemen hepsi nedensiz saldırılar ile oluşurlar.Hayvanlar bir şeyler yerken, kendilerine verilmiş bir yiyecek tekrar alınmak istenirse, hayvanın canı yakılırsa, yavruları olan hayvanların yavrularına dokunulduğunda veya yaklaşıldığında veya sürüyü ya da bir bölgeyi korumak amacıyla yetiştirilmiş çoban ve bekçi köpeklerinin bölgelerine girildiğinde, yaklaşıldığında meydana gelen ısırma olayları genellikle kuduz açısından masum olaylardır.Fakat av köpeklerinin yol açtığı yaralar her zaman kuşkuyla karşılanmalıdır.Kedilerde Kuduz Belirtileri Nelerdir?Kuduz olan kedilerde bu hastalık bazı belirtilerle ortaya çıkar. Kedilerde kuduz belirtileri şunlardır:Bu belirtiler, kedilerde kuduz enfeksiyonunun belirtileri arasında yer alır. Kuduzlu bir kedi çoğu zaman normal davranışlarından sapar. Ayrıca mevcut belirtiler zamanla daha da ilerler.Kuduz Olan Hayvanların Özellikleriİnsanda Kuduz Nasıl Gelişir?Kuduz hayvanın yol açtığı yara yerindeki sinirler yoluyla virüs beyine gider ve burada üreyerek çoğalmaya başlar.Bu süreç yavaş ilerlemektedir. Virüsün vücuda girişinden sonra hastalık belirtileri çıkana kadar geçen süreye kuluçka dönemi denir.Bu dönem ortalama 20 – 60 gün arasında değişmekle beraber, ısırık yerinin beyine yakınlığı, yaranın büyüklüğü ve yara yerinin sinirlerden zenginliğine bağlı olarak kuluçka süresi kısalabilir veya uzayabilir.4–5 güne kadar kısalabilir veya bir yıla kadar uzayabilir.Kuduz Şüpheli Isırıklarda Neler Yapılmalıdır?Bu konu kuduz hastalığının nasıl olduğu nasıl geliştiğinden çok daha önemlidir.Çünkü kuduz hastalığı riski olduğunda tedavi değil alınacak önlemler hayat kurtarıcıdır.Bunların en başında gelen en etkin işlem yara yerinin bol sabunlu su ile yıkanmasıdır. Uygulanması her yerde yapılabilecek olan bu çok kolay işlemin yaralanan kişinin kuduz olma riskini yüzde 90'ın üzerinde azalttığı saptanmıştır.Yapılacak ikinci en önemli işlem mümkünse yaralanmaya yol açan hayvanı gözetim altına almaktır.Daha önce değindiğimiz gibi kuduz olan hayvan en geç bir hafta içinde ölmektedir.Gözlem altına alınan hayvanın 10 gün sağ kalması kuduz riskinin ortadan kalktığını gösterecektir. Bu, bizi gereksiz korku ve panikten koruyacaktır.Diğer önemli nokta ise en kısa zamanda bir sağlık kuruluşuna başvurmaktır.layın nasıl olduğu, ısıran hayvanın sahipli olup olmadığı, gözlem altına alınıp alınmadığı konularında doğru ve eksiksiz bilgi verilmelidir.Hastayı değerlendiren hekim tüm verileri dikkate alarak verecektir.Yaranın yeri, yaranın büyüklüğü, ısırılmanın bir nedeninin olması, yaranın sabunlu su ile yıkanmış olması, hayvanın gözlem altında olup olmadığı göz önüne alınarak aşılama yapılıp yapılmayacağına karar verecektir.Bundan sonra hastanın yapması gereken hekimin öğütlerini eksiksiz yerine getirmektir.Kuduz için Neler Yapılmalı Neler Yapılmamalı?Isıran ya da yaralanmaya yol açan hayvanı kızgınlıkla öldürmek yanlıştır. Saldırı devam etmiyorsa devam eden bir tehlike yoksa ısıran veya tırmalayan hayvanlar kesinlikle öldürülmemelidir.Oluşan yarayı değişik yöntemlerle tedavi etmeye çalışılmamalıdır. Ne olursa olsun bir sağlık kuruluşuna başvurmayı ihmal etmemek gerekir. Önemsiz görerek olay göz ardı edilmemelidir. Genel olarak ;Kuduz Aşısı Kaç Doz Yapılır?Kuduz riskinin var olması durumunda alınacak en etkin önlem aşıdır.Eski yıllarda yapılan aşıların oldukça fazla yan etkileri vardı. Buna karşın koruma gücü yüksek değildi.Günümüzde insan hücrelerinde üretilen virüslerle yapılan aşılar kullanılmaktadır. Yan etkileri yok denecek kadar azdır, koruma güçleri de yüksektir.Klasik program ısırılma olayını 0. gün sayarak 3., 7., 14., 28., ve 90. günde birer doz koldan yapılan aşılama biçimindedir.Daha önce aşılanmış kişilerin aşılanması, meslek gereği (veterinerler v.b.)ısırılmaya maruz kalmadan yapılan aşılama, ısıran hayvanın gözlem altında bulunduğu süre içinde yapılan aşılama gibi değişik aşılama programları uygulanabilir.Buna başvurulan kurumdaki hekim karar verecektir.Riskin çok yüksek olduğu durumlarda ise kuduz antiserumları kullanılmaktadır.Kuduz Aşısı Hakkında Sıkça Sorulan SorularKuduz aşısı, tipik olarak bir kişiyi kuduz virüsüne karşı uzun vadeli korur ve bir kez tamamlandığında ömür boyu etkilidir. İlk aşılama serisi tamamlandıktan sonra kuduz aşısının düzenli olarak yenilenmesine gerek yoktur. Çünkü bağışıklık sistemi kuduz virüsüne karşı sürekli koruma sağlar.Tipik olarak, kuduz aşısı uyluk veya üst kol kaslarına enjekte edilir. Bu bölgeler, aşının etkin şekilde emilmesini sağlayan büyük ve güçlü kas gruplarıdır.Kuduz aşısı etkili bir aşıdır. Bu nedenle aşı olan kişide bazı yan etkiler nadiren de olsa görülebilir. En yaygın yan etkiler arasında; enjeksiyon bölgesinde ağrı, kızarıklık veya şişlik bulunur. Nadir durumlarda, baş ağrısı, halsizlik, hafif ateş, bulantı veya kas ağrıları gibi hafif grip benzeri semptomlar da görülebilir. | 5,611 |
4,403 | Kardiyoloji | Koroner kalp hastalığı nedir? | Koroner (kalbi besleyen) damarları tıkayan problemlerden kaynaklanan hastalıklara 'koroner damar hastalığı' adı verilir. Halk arasında 'damar sertliği' adı verilen birtakım plaklar, bu damarlarda kanın akımını engelleyebilir. Kan akımının engellenmesi ile çabuk yorulma ile ortaya çıkan göğüs ağrısı görülür. Damarın tamamen tıkanması ise yaşamı tehdit eden ve ölümle sonuçlanabilen 'kalp krizi' diye adlandırdığımız tehlikeli tabloya neden olur.
Bu tabloyu önlemek mümkün mü?
Damarın tıkanması, yaşamı tehdit eden, ölümle sonuçlanabilen 'kalp krizi'ne neden olabilir. İşte bu nedenle; koroner damar hastalıkları riski düşünülerek her göğüs ağrısı sorgulanmalı. Özellikle yürümeyle, merdiven çıkmayla görülen göğüs ağrısının nedeni araştırılmalı. Aslında göğsü ağrıyan herkes doktora gitmeli! Çünkü göğüs ağrısı çeken ya da kalp krizi geçiren hastalar vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurursa, anında bu damarları tespit edip açmak mümkün. Diğer bir deyişle; kalp krizi geçiren hastalara ilk altı saat içinde yapılan müdahale ile damar tıkanmasına bağlı gelişen kalp adalesi hasarları engellenebilir. Yeter ki geç kalmış olmayın!İçindekilerKoroner kalp hastalığında tedavi açısından ne durumdayız?Balon ve stent nasıl uygulanıyor?Stent ve balon uygulamaları yapılırken nasıl anestezi uygulanıyor?Hasta normal yaşamına ne zaman dönüyor?Tedaviden sonra hasta nasıl takip ediliyor?
Koroner kalp hastalığında tedavi açısından ne durumdayız?
Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde uygulanan her türlü tedavi yöntemi ülkemizde de başarıyla yapılıyor. Tedavinin yanı sıra öncelikle hastalığı önlemeye yönelik tedbirler alınmalı. Kötü beslenme alışkanlıkları, sigara, hareketsiz yaşam gibi olumsuz faktörler değiştirilmeli. Bazı durumlarda ilaçla tedavi uygulanır. Koroner anjiyografi dediğimiz yöntemle kalbin damarları görüntülenir. Buradaki durum tespit edildikten sonra "Balon mu yapılmalı? Stent mi uygulanmalı? Ameliyat mı yapılmalı?" bu sorunun yanıtına odaklanmak gerekiyor.
Balon ve stent nasıl uygulanıyor?
Halk arasında 'balon tedavisi' denen anjiyo plasti işlemi, kalbin tıkanan damarlarının bir aygıtla genişletilmesi yöntemidir. Dünyada ilk uygulandığı günden bu yana başarıyla sürdürülmektedir. Bu tedavi yöntemi yaklaşık 15-16 yıldır Türkiye'de de uygulanıyor. İlk uygulamalarda balon tedavisinden sonra açılan damarların yeniden sıklıkla tıkandığının görülmesi üzerine stent adı verilen, balonların üzerine monte edilmiş çelikten yapılan aygıtlar tıkanan damara yerleştirilmeye başlandı. Damarın içinde çok açılı bir darlık varsa balonun üzerin monte olan stent ile girebilir. Damar çok darsa ve stent ile geçilmeyecek durumdaysa önce balon ile girilir damar bir miktar genişletildikten sonra stent uygulanabilir. Stentler, balonun üzerine sıkıca monte edilmiş durumda. Stenti damarın içine yerleştirirken balonu kullanıyoruz. Stenti monte ettikten sonra balonu indirip damardan dışarı çıkartıyoruz.
Stent ve balon uygulamaları yapılırken nasıl anestezi uygulanıyor?
Gerek koroner anjiyografi, gerekse stent ve balon uygulamasında genel anesteziye ihtiyaç duyulmuyor. Stent ve balon yerleştirilirken hastalarla iletişim halinde olmamız gerekiyor. Hastayı uyutmadan konuşarak gerçekleştiriyoruz. Kasıktan girdiğimiz yeri lokal anestezi ile uyuşturuyoruz.
Hasta normal yaşamına ne zaman dönüyor?
Anjiyodan sonra hastanede 4-5 saatlik bir dinlenme süresi gerekiyor. Stent ya da balon işleminden sonra ise hastaların bir gün hastanede yatması gerekiyor. Anjiyografi, stent ya da balon işlemlerinden bir gün sonra hasta norma yaşamına dönebiliyor.
Tedaviden sonra hasta nasıl takip ediliyor?
Stent, balon uygulaması hatta bypass tedavisi, radikal anlamda çözüm değil. Damar sertliği bu tedavilerden sonra da devam ediyor. Belli aralıklara yapılan kontrollerde hastanın ilaçları gözden geçirilir, kolesterolü kontrol edilir, göğüs ağrısı olup olmadığını sorgulanır ve efor testi uygulanır. Efor testinde bir problem varsa kalbin damarlarının görüntülenmesi için anjiyo tekrar düşünülebilir.Koroner (kalbi besleyen) damarları tıkayan problemlerden kaynaklanan hastalıklara 'koroner damar hastalığı' adı verilir. Halk arasında 'damar sertliği' adı verilen birtakım plaklar, bu damarlarda kanın akımını engelleyebilir. Kan akımının engellenmesi ile çabuk yorulma ile ortaya çıkan göğüs ağrısı görülür. Damarın tamamen tıkanması ise yaşamı tehdit eden ve ölümle sonuçlanabilen 'kalp krizi' diye adlandırdığımız tehlikeli tabloya neden olur.Damarın tıkanması, yaşamı tehdit eden, ölümle sonuçlanabilen 'kalp krizi'ne neden olabilir. İşte bu nedenle; koroner damar hastalıkları riski düşünülerek her göğüs ağrısı sorgulanmalı. Özellikle yürümeyle, merdiven çıkmayla görülen göğüs ağrısının nedeni araştırılmalı. Aslında göğsü ağrıyan herkes doktora gitmeli! Çünkü göğüs ağrısı çeken ya da kalp krizi geçiren hastalar vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurursa, anında bu damarları tespit edip açmak mümkün. Diğer bir deyişle; kalp krizi geçiren hastalara ilk altı saat içinde yapılan müdahale ile damar tıkanmasına bağlı gelişen kalp adalesi hasarları engellenebilir. Yeter ki geç kalmış olmayın!Koroner kalp hastalığında tedavi açısından ne durumdayız?Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde uygulanan her türlü tedavi yöntemi ülkemizde de başarıyla yapılıyor. Tedavinin yanı sıra öncelikle hastalığı önlemeye yönelik tedbirler alınmalı. Kötü beslenme alışkanlıkları, sigara, hareketsiz yaşam gibi olumsuz faktörler değiştirilmeli. Bazı durumlarda ilaçla tedavi uygulanır. Koroner anjiyografi dediğimiz yöntemle kalbin damarları görüntülenir. Buradaki durum tespit edildikten sonra "Balon mu yapılmalı? Stent mi uygulanmalı? Ameliyat mı yapılmalı?" bu sorunun yanıtına odaklanmak gerekiyor.Balon ve stent nasıl uygulanıyor?Halk arasında 'balon tedavisi' denen anjiyo plasti işlemi, kalbin tıkanan damarlarının bir aygıtla genişletilmesi yöntemidir. Dünyada ilk uygulandığı günden bu yana başarıyla sürdürülmektedir. Bu tedavi yöntemi yaklaşık 15-16 yıldır Türkiye'de de uygulanıyor. İlk uygulamalarda balon tedavisinden sonra açılan damarların yeniden sıklıkla tıkandığının görülmesi üzerine stent adı verilen, balonların üzerine monte edilmiş çelikten yapılan aygıtlar tıkanan damara yerleştirilmeye başlandı. Damarın içinde çok açılı bir darlık varsa balonun üzerin monte olan stent ile girebilir. Damar çok darsa ve stent ile geçilmeyecek durumdaysa önce balon ile girilir damar bir miktar genişletildikten sonra stent uygulanabilir. Stentler, balonun üzerine sıkıca monte edilmiş durumda. Stenti damarın içine yerleştirirken balonu kullanıyoruz. Stenti monte ettikten sonra balonu indirip damardan dışarı çıkartıyoruz.Stent ve balon uygulamaları yapılırken nasıl anestezi uygulanıyor?Gerek koroner anjiyografi, gerekse stent ve balon uygulamasında genel anesteziye ihtiyaç duyulmuyor. Stent ve balon yerleştirilirken hastalarla iletişim halinde olmamız gerekiyor. Hastayı uyutmadan konuşarak gerçekleştiriyoruz. Kasıktan girdiğimiz yeri lokal anestezi ile uyuşturuyoruz.Hasta normal yaşamına ne zaman dönüyor?Anjiyodan sonra hastanede 4-5 saatlik bir dinlenme süresi gerekiyor. Stent ya da balon işleminden sonra ise hastaların bir gün hastanede yatması gerekiyor. Anjiyografi, stent ya da balon işlemlerinden bir gün sonra hasta norma yaşamına dönebiliyor.Tedaviden sonra hasta nasıl takip ediliyor?Stent, balon uygulaması hatta bypass tedavisi, radikal anlamda çözüm değil. Damar sertliği bu tedavilerden sonra da devam ediyor. Belli aralıklara yapılan kontrollerde hastanın ilaçları gözden geçirilir, kolesterolü kontrol edilir, göğüs ağrısı olup olmadığını sorgulanır ve efor testi uygulanır. Efor testinde bir problem varsa kalbin damarlarının görüntülenmesi için anjiyo tekrar düşünülebilir. | 2,134 |
4,404 | Gastroenteroloji | 👨⚕️ Kolit Nedir? Kolit Belirtileri Nelerdir? | Kalın bağırsağın iltihabi hastalıklarına kolit denir. En bilinen türü ise ülseratif kolittir. Ülseratif kolit birçok hastalıkla benzer özellikler taşır. Hastanın kliniği, laboratuar, endoskopik tetkik ve biyopsi, radyolojik tetkikler ve histopatolojik tetkik, hastalıkların ayırıcı tanısında birlikte değerlendirilmesi gereklidirler. İnce bağırsak ve kalın bağırsağın enfeksiyonları, AIDS, bağırsak parazitleri, bağırsak fıtıklaşmaları sonucu oluşan divertikül denilen bağırsak cepleşmelerinin iltihaplanması (divertikülit), kanser hastalarının tedavisinde kullanılan radyasyona bağlı gelişen radyasyon koliti, birçok hastalıkta kullanılan antibiyotikler, bazı romatizma ilaçları, bazı romatizmal hastalıklar ülseratif kolit benzeri hastalıklara neden olurlar.
Ülseratif kolit nedeni bilinmeyen ve bağırsaklarda kronik iltihabi değişikliklere neden olan stres, sıkıntı, sigara, enfeksiyonlar gibi birçok faktörle nükslerle seyreden kronik iltihabi bir bağırsak hastalığıdır. Hastalığın görülme oranı kadın ve erkeklerde hemen hemen eşit seviyededir ve daha çok 15–30 yaşları arasında görülür. Ayrıca hastalık genetik geçiş gösterir, yakın akrabalarda ve hasta ebeveynlerin çocuklarında hastalığın görülme sıklığı artar.
İçindekilerKolit hastalığının belirtileri nelerdir?Kolit hastalığı sırasında hastanın beslenmesi nasıl olmalıdır?
Kolit hastalığının belirtileri nelerdir?
Hastalık kalın bağırsağın en alt kısmında rektumda başlar ve yukarıya doğru mukoza ve submokozal etkiler gösterir. Bağırsaklarda ise daha çok yüzeysel etkiler gösterir. Kolit daha çok kalın bağırsaklarda sınırlı kalır. Bazen hastalık bağırsağın tüm katmanlarını tutarak bağırsak delinmesi, fistül ve apselere neden olur. Hastalık hafif, orta ve ağır formlarda görülür. Kramp şeklinde karın ağrısı, kanlı mukuslu ishal, tenezm (tam boşalamama hissi),hastalığın orta ve ağır formları ise bulantı, kusma, ateş, kilo kaybı ve iştahsızlığa da neden olur.
Kolit hastalığı sırasında hastanın beslenmesi nasıl olmalıdır?
Kolit hastalığının alevli döneminde hastanın günlük alması gereken gıdalar hazır solüsyonlar seklinde damar yolu ile verilerek bağırsağın istirahate alınması sağlanabilir ancak bu yöntem akut iltihabi durumun gerilemesini sağlarken uzun süreli olması durumunda ise faydası tartışmalıdır.Kalın bağırsağın iltihabi hastalıklarına kolit denir. En bilinen türü ise ülseratif kolittir. Ülseratif kolit birçok hastalıkla benzer özellikler taşır. Hastanın kliniği, laboratuar, endoskopik tetkik ve biyopsi, radyolojik tetkikler ve histopatolojik tetkik, hastalıkların ayırıcı tanısında birlikte değerlendirilmesi gereklidirler. İnce bağırsak ve kalın bağırsağın enfeksiyonları, AIDS, bağırsak parazitleri, bağırsak fıtıklaşmaları sonucu oluşan divertikül denilen bağırsak cepleşmelerinin iltihaplanması (divertikülit), kanser hastalarının tedavisinde kullanılan radyasyona bağlı gelişen radyasyon koliti, birçok hastalıkta kullanılan antibiyotikler, bazı romatizma ilaçları, bazı romatizmal hastalıklar ülseratif kolit benzeri hastalıklara neden olurlar.Ülseratif kolit nedeni bilinmeyen ve bağırsaklarda kronik iltihabi değişikliklere neden olan stres, sıkıntı, sigara, enfeksiyonlar gibi birçok faktörle nükslerle seyreden kronik iltihabi bir bağırsak hastalığıdır. Hastalığın görülme oranı kadın ve erkeklerde hemen hemen eşit seviyededir ve daha çok 15–30 yaşları arasında görülür. Ayrıca hastalık genetik geçiş gösterir, yakın akrabalarda ve hasta ebeveynlerin çocuklarında hastalığın görülme sıklığı artar.Kolit hastalığının belirtileri nelerdir?Hastalık kalın bağırsağın en alt kısmında rektumda başlar ve yukarıya doğru mukoza ve submokozal etkiler gösterir. Bağırsaklarda ise daha çok yüzeysel etkiler gösterir. Kolit daha çok kalın bağırsaklarda sınırlı kalır. Bazen hastalık bağırsağın tüm katmanlarını tutarak bağırsak delinmesi, fistül ve apselere neden olur. Hastalık hafif, orta ve ağır formlarda görülür. Kramp şeklinde karın ağrısı, kanlı mukuslu ishal, tenezm (tam boşalamama hissi),hastalığın orta ve ağır formları ise bulantı, kusma, ateş, kilo kaybı ve iştahsızlığa da neden olur.Kolit hastalığı sırasında hastanın beslenmesi nasıl olmalıdır?Kolit hastalığının alevli döneminde hastanın günlük alması gereken gıdalar hazır solüsyonlar seklinde damar yolu ile verilerek bağırsağın istirahate alınması sağlanabilir ancak bu yöntem akut iltihabi durumun gerilemesini sağlarken uzun süreli olması durumunda ise faydası tartışmalıdır. | 1,294 |
4,405 | Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji | Kızamık (SSPE Hastalığı) Nedir? Belirtileri ve Tedavisi | Kızamık Virüsü (SSPE Hastalığı) ile meydana gelen akut, döküntülü bir enfeksiyon hastalığıdır. Hava damlacıkları yoluyla kişiden kişiye geçen oldukça bulaşıcı bir enfeksiyondur. Virüsün kuluçka dönemi 10-14 gündür. Şikayetler başlamadan önceki iki gün ile döküntü başladıktan sonraki dört gün en bulaşıcı dönemdir. Bir kez geçirildiğinde hayat boyu bağışıklık bırakır.İçindekilerKızamığın (SSPE Hastalığı) belirtileri nelerdir?Kızamık başka hastalıklara neden olabilir mi?Kızamığın (SSPE Hastalığı) tedavisi nasıldır?Kızamıktan (SSPE Hastalığı) korunma nasıl olur?Doktora başvurulması gereken durumlar nelerdir?
Kızamığın (SSPE Hastalığı) belirtileri nelerdir?
1-3. günler arası: Hafif veya yüksek ateş, kuru öksürük, burun akıntısı, gözlerde kızarıklık. Üst azı dişlerinin yanındaki dişetlerinde ve yanak içinde beliren, küçük beyaz noktalar (Koplik lekeleri) kızamık için tanı koydurucudur.
4-8. günler arası: Yüksek ateş (39o -40oC), karakteristik döküntü. Döküntü, kulak arkasından başlayarak yüze, oradan gövdeye ve daha sonra da kol ve bacaklara yayılır. Bir süre sonra aynı sırayı izleyerek solar ve yerinde geçici bir renk değişikliği bırakabilir.
Göz konjunktivası iltihabı (konjunktivit) görülebilir. Gözler ışığa karşı hassaslaşır.
Kızamık başka hastalıklara neden olabilir mi?
Kızamık enfeksiyonu tüberküloz enfeksiyonunun tekrar aktif hale geçmesine, zatürreye, boyundaki lenf bezlerinin iltihaplanmasına, orta kulak iltihabına ve beyin iltihabına neden olabilir.
Kızamığın (SSPE Hastalığı) tedavisi nasıldır?
Hastanın 10 gün süreyle izole edilmesi uygundur.
Ateş düşünceye kadar yatak istirahati gerekir.
Şikayetlere yönelik tedavi uygulanır. Ağrı kesici, ateş düşürücü ilaçlar ve öksürük şurupları kullanılabilir.
Bakterilere bağlı komplikasyon gelişmediği sürece antibiyotik tedavisi verilmemelidir.
Kızamıklı bir çocukla temas eden kişilere (örn; aile üyelerine) gamma globülin yapılarak hastalık önlenebilir veya hastalığın seyri hafifletilebilir.
Kızamıktan (SSPE Hastalığı) korunma nasıl olur?
Zayıflatılmış canlı virüs aşıcı 15 aylık çocuklara tek doz uygulanır. Beslenme veya bağışıklık sistemi bozukluğu olan çocuklarda 6 ay sonra bir destek dozu daha yapılır. Salgın dönemlerinde 9 aylıktan büyük tüm çocuklara aşı uygulanabilir. Bu takdirde 15 ay tamamlanınca bir destek dozu daha yapılır.
Doktora başvurulması gereken durumlar nelerdir?
Çocuğunuz kızamık geçiriyor ve öksürüğü giderek kötüleşiyor veya balgam çıkarıyorsa. Bu durumda virüslere bağlı zatürree (pnömoni) gelişmiş olabilir.
Çocuğunuz kızamık geçiriyor ve döküntü başladıktan sonraki hafta içinde sürekli uyku eğilimindeyse, huzursuz ve gerginse, sayıklıyorsa veya şiddetli kasılmaları varsa. Bu durumda beyin iltihabı gelişmiş olabilir.
Çocuğunuz kızamık geçiriyor ve aynı zamanda da işitme güçlüğü veya kulak ağrısı çekiyorsa. Bu durumda orta kulak iltihabı gelişmiş olabilir.Kızamık Virüsü (SSPE Hastalığı) ile meydana gelen akut, döküntülü bir enfeksiyon hastalığıdır. Hava damlacıkları yoluyla kişiden kişiye geçen oldukça bulaşıcı bir enfeksiyondur. Virüsün kuluçka dönemi 10-14 gündür. Şikayetler başlamadan önceki iki gün ile döküntü başladıktan sonraki dört gün en bulaşıcı dönemdir. Bir kez geçirildiğinde hayat boyu bağışıklık bırakır.Kızamığın (SSPE Hastalığı) belirtileri nelerdir?Kızamık başka hastalıklara neden olabilir mi?Kızamık enfeksiyonu tüberküloz enfeksiyonunun tekrar aktif hale geçmesine, zatürreye, boyundaki lenf bezlerinin iltihaplanmasına, orta kulak iltihabına ve beyin iltihabına neden olabilir.Kızamığın (SSPE Hastalığı) tedavisi nasıldır?Kızamıktan (SSPE Hastalığı) korunma nasıl olur?Zayıflatılmış canlı virüs aşıcı 15 aylık çocuklara tek doz uygulanır. Beslenme veya bağışıklık sistemi bozukluğu olan çocuklarda 6 ay sonra bir destek dozu daha yapılır. Salgın dönemlerinde 9 aylıktan büyük tüm çocuklara aşı uygulanabilir. Bu takdirde 15 ay tamamlanınca bir destek dozu daha yapılır.Doktora başvurulması gereken durumlar nelerdir? | 1,241 |
4,406 | Medikal Onkoloji (Tıbbi Onkoloji) | Kemoterapi Nedir? | Kemoterapi, standart bir tedavi rejiminin parçası olarak bir veya daha fazla antikanser ilacının kullanıldığı bir kanser tedavisi türüdür. Kemoterapi, küratif olarak yani tamamen şifa sağlamak için verilebileceği gibi yaşam süresini uzatmak ya da belirtileri kontrol altına almak için de kullanılabilir. Normalde, vücutta bulunan hücreler kontrollü bir şekilde çoğalır, büyür ve ölür. Kanser hücreleri ise kontrolsüz bir şekilde çoğalmaya ve büyümeye devam eder. Kemoterapi, kanser hücrelerini öldürerek, yayılmalarını engelleyerek ve büyümelerini yavaşlatarak etkisini gösterir. Bununla birlikte, sağlıklı vücut hücrelerine de zarar vererek yan etkilere neden olur. Fakat kemoterapi bir insanın ömrünü uzatabilir ve hastayı kanserden kurtarabilir.İçindekilerKemoterapi Nedir?Kemoterapi Nasıl Verilir? Kemoterapi Yan Etkileri Nelerdir?Kemoterapi İlaçları Nelerdir? Alkilleyici ajanlar Antimetabolitler Mitoz inhibitörleri Topoizomeraz inhibitörleriAntrasiklinler Kemoterapi sonrası nelere dikkat edilmeli?
Kemoterapi Nedir?
Kemoterapi, modern tıpta kullanılan ve kanser hücrelerini öldürmek hastaya için çeşitli ilaçların verildiği bir kanser tedavi yöntemidir. Belirli bölgeleri hedef alan radyoterapi ya da cerrahiden farklı olarak kemoterapi, tüm vücut üzerinde etkili sistemik bir tedavi yöntemidir. Kemoterapi tedavisinde kullanılan ilaçlar özellikle kanser hücreleri gibi hızla bölünen ve çoğalan hücreler üzerinde etkilidir. Ancak kanser hücrelerini yok ederken aynı zamanda cilt, saç, bağırsak ve kemik iliği hücreleri gibi hızlı çoğalan bazı sağlıklı vücut hücrelerine de zarar verir. Tedavide görülen saç dökülmesi, bulantı, kusma gibi çeşitli yan etkilerin nedeni sağlıklı vücut hücrelerine verilen hasardan kaynaklanır.
Kemoterapi Nasıl Verilir?
Kemoterapi hastaya çok farklı yollarla verilebilir. Kemoterapi ilaçlarının ağızdan alınan tablet formları bulunduğu gibi, damar içine ya da doğrudan karın boşluğuna uygulanabilen şekilleri de vardır. Kemoterapi ilaçlarının veriliş yolları şu şekilde sıralanabilir;
Kas içi ya da deri altına enjeksiyon: İlaçlar bu yolla doğrudan kalça, uyluk veya koldan kas içine veya kol, bacak veya karın yağ dokusundan cilt altına verilir.
İntraarteriyel enjeksiyon: İlaçlar doğrudan kanseri besleyen atardamara verilir. Uygulama iğne, ya da yumuşak ince bir kateter yoluyla yapılır.
İntraperitoneal: Kemoterapi İlaçları, karaciğer, bağırsaklar, mide ve yumurtalıklar gibi organları içeren periton boşluğuna verilir. Ameliyat sırasında ya da doktor tarafından karına yerleştirilen özel bir tüp yoluyla verilebilir.
İntravenöz enjeksiyon: Kemoterapi doğrudan toplardamar içine verilir.
Topikal: İlaçlar krem şeklinde cilde sürülür.
Oral: İlaçlar hap veya sıvı formunda ağızdan alınır.
Kemoterapi Yan Etkileri Nelerdir?
Kanser hücreleri hızlı büyüme ve çoğalma eğilimindedir ve kemoterapi ilaçları hızlı büyüyen hücreleri öldürür. Ancak bu ilaçlar sistemik olarak etki ettiklerinden hızlı büyüyen normal, sağlıklı vücut hücrelerine de zarar verir. Sağlıklı hücrelerin zarar görmesi bazı yan etkilere neden olur. Yan etkiler her zaman beklenilen kadar kötü olmayabilir, ancak birçok kişi kemoterapi ile kanser tedavisinin yan etkileri konusunda ciddi endişe duyar. Kemoterapi nedeniyle zarar görmesi muhtemel olan normal hücreler şunlardır:
Kemik iliğinde kan oluşturan kök hücreler
Saç köklerinde bulunan hücreler
Ağızdaki hücreler
Sindirim sistemi hücreleri
Üreme sistemine ait hücreler
Bazı kemoterapi ilaçları kalp, böbrekler, mesane, akciğerler ve sinir sistemine de zarar verebilir. Bazen vücudunuzun normal hücrelerini korumaya yardımcı olmak için kemoterapi ile birlikte başka ilaçlar önerilebilir. Verilen ek ilaçlar yan etkileri hafifletmeye yardımcı olur. Kemoterapinin neden olduğu en yaygın yan etkilerden bazıları şunlardır:
Yorgunluk
Saç kaybı
Ciltte kolay morarma ve kanama
Bağışıklık sisteminde zayıflık ve enfeksiyonlara yatkınlık
Anemi (Düşük kırmızı kan hücresi sayısı)
Nefes darlığı
Mide bulantısı ve kusma
İştahsızlık
Kabızlık
İshal
Ağız ve dilde yaralar: Bazı kemoterapi rejimlerinden 1-2 hafta sonra bazı hastaların ağızlarında ağrılı yaralar görülür. Ağrının şiddeti değişebilir ve yaralar bazen kanayabilir veya enfekte olabilir.
Genel ağrı: Kemoterapi sonrası kronik kas ağrısı, baş ağrıları ve diğer ağrılar içeren genelleştirilmiş bir ağrı yaygındır.
Yutma sırasında ağrı
Boğaz ağrısı
Nöropati: Hasarlanan sinirler hücrelerinin neden olduğu sinirsel ağrıdır. Genellikle elleri ve ayakları etkiler. Ağrıya ek olarak karıncalanma, uyuşukluk ve sıra dışı elektriksel duyumlara neden olur. Bazı insanlarda kaslarda zayıflık ve kulaklarda çınlama görülür.
Cilt kuruluğu ve ciltte renk değişimi
Ciltte döküntüler: Döküntüler şiddetli kaşıntıya neden olabilir.
Ellerde ve ayaklarda şişlik
İdrar ve mesane sorunları
Böbrek problemleri
Alışılmadık derecede düşük kan basıncı gibi kalp sağlığı sorunları
Kilo kaybı
Konsantrasyon sorunları
Depresyon, saldırganlık veya kaygı gibi kişilik ve ruh hali değişiklikleri
Libido ve cinsel fonksiyon sorunları
Kısırlık
Nadir durumlarda, kemoterapi sırasında gelişen yan etkiler kalıcı olabilir. Örneğin kalıcı sinir hasarı gelişebilir ve bu da ellerde ve ayaklarda kronik uyuşma ve karıncalanmalara neden olabilir. Tedavide hedef yan etkileri minimumda tutarken, kanseri tedavi edebilecek maksimum dozda ilaç vermektir. Doktorlar ayrıca, benzer yan etkileri olan birden fazla ilacı aynı anda kullanmaktan kaçınmaya çalışırlar. Kemoterapiye bağlı yan etkiler konusunda bilinmesi gereken noktalar;
İlaçlar her insanda her yan etkiye neden olmaz ve bazı insanlarda az sayıda yan etki görülebilir.
Yan etkilerin şiddeti kişiden kişiye büyük ölçüde değişiklik gösterir.
Doktor, bazı yan etkiler ortaya çıkmadan önce bunları önlemeye yönelik çeşitli ilaçlar verebilir.
Bazı kemoterapi ilaçları kalp veya sinir hasarı ya da kısırlık gibi uzun vadeli yan etkilere neden olur. Yine de birçok hastada bu tür kronik yan etkiler görülmeyebilir.
Kemoterapi ilaçları ciddi yan etkilere neden olsa da kanser hücrelerini yok etmeleri nedeniyle elde edilecek kar zarar oranı iyi tartılmalıdır.
Kemoterapi İlaçları Nelerdir?
Kanser tedavisinde kullanılan düzinelerce kemoterapi ilacı var. Bunlar genellikle nasıl çalıştıklarına ve ne yaptıklarına göre gruplara ayrılırlar. Her ilaç grubu, kanser hücrelerini farklı bir şekilde yok eder veya küçültür.
Alkilleyici ajanlar
Bazı ilaçlar kanser hücrelerinin DNA'sına zarar vererek kendilerini kopyalamalarını engeller. Alkilleyici ajanlar olarak bilinen bu grup en eski kemoterapi ilaçlarındandır. Lösemi, lenfoma, Hodgkin lenfoma, multipl miyelom, sarkom gibi birçok farklı kanser türünün tedavisinde kullanılır. Ayrıca bazı meme, akciğer ve yumurtalık kanserlerinin tedavisinde de tercih edilirler. Siklofosfamid, melfalan ve temozolomid alkilleyici ajanlara örnek olarak verilebilir. Bu ilaçlar kötü hücrelerin yanı sıra kemik iliğine de zarar verebilir. Bu da yıllar sonra lösemiye neden olabilir. Alkilleyici ajanlardan olan karboplatin, sisplatin veya oksaliplatin gibi platin grubu ilaçların lösemiye neden olma riski daha düşüktür.
Antimetabolitler
Antimetabolitler olarak bilinen kemoterapi ilaçları, hücrelerin normal metabolizmasına müdahale ederek büyümeyi durdurur. Bu grup ilaçlar genellikle lösemi ve göğüs, yumurtalık ve bağırsak kanserlerini tedavi etmek için kullanır. Antimetabolitler arasında 5-fluorourasil, 6-merkaptopurin, sitarabin, gemsitabin ve metotreksat bulunur.
Mitoz inhibitörleri
Mitoz inhibitörleri olarak adlandırılan ilaçlar, kanser hücrelerinin bölünerek çoğalmasını engeller. Ayrıca vücudun, kanser hücrelerinin büyümek için ihtiyaç duyduğu proteinleri üretmesini engelleyebilir. Bu grup ilaçlar, meme ve akciğer kanserleri ile kemik iliği kanserleri olan miyelom, lösemi ve lenfoma tipleri için reçete edebilir. Mitoz inhibitörleri arasında docetaxel, estramustine, paclitaxel ve vinblastine bulunur.
Topoizomeraz inhibitörleri
Topoizomeraz inhibitörleri olarak adlandırılan kemoterapi ilaçları ise kanser hücrelerinin bölünmesine ve büyümesine yardımcı olan enzimlere saldırır. Bu ilaç grubu etoposit, irinotecan, teniposid ve topotecan isimli ilaçları içerir ve bazı lösemi türleri, akciğer, yumurtalık ve bağırsak kanseri tedavisinde kullanılır. Bu ilaçların bazıları tedaviden birkaç yıl sonra hastada ikinci bir kanser gelişme ihtimalini artırır.
Antrasiklinler
Antrasiklinler, topoizomeraz inhibitörlerine benzer şekilde kanser hücrelerinin DNA'sında bulunan ve bölünmeleri ve büyümelerine yardımcı olan enzimlere saldırır. Antitümör antibiyotikler olarak da bilinen bu ilaçlardan bazıları aktinomisin-D, bleomisin, daunorubicin ve doksorubisindir. Bunlar yüksek dozda kullanılırsa kalbe veya akciğerlere zarar verebilir.
Kemoterapi sonrası nelere dikkat edilmeli?
Kemoterapi sonrası ağız bakımı son derece önemlidir. Kemoterapi ilaçları ağızda kuruluğa ve ağrılı yaralara neden olabilir. Kuruluk ve yaralar ağızdaki bakterilerin artmasına ve enfeksiyona neden olabilir. Ağızdaki enfeksiyonlar ise vücudun diğer bölümlerine yayılabilir. Ağız ve dil bakımı için yapılabilecekler;
Diş ve diş etleri günde 2 ila 3 kez, her seferinde 2 ila 3 dakika olmak üzere yumuşak kıllı bir diş fırçası yardımıyla fırçalanmalıdır.
Mümkünse florürlü bir diş macunu tercih edilmelidir.
Günde bir kez nazikçe, diş etlerine zarar vermeden diş ipi kullanılmalıdır.
Kemoterapi sonrası bir yıl veya daha fazla süreyle enfeksiyon kapmamak için çaba sarf edilmelidir. Bunun için hasta yiyip içtiği şeylere dikkat etmeli, hijyene önem vermelidir. Eller yemeklerden önce ve sonra, tuvalet sonrası ve dışarıdan eve dönüldüğünde mutlaka sabun ve suyla yıkanmalıdır. Enfeksiyon geçiren bireylerle temas edilmemelidir.
Spor yapmaya devam etmek, yeterli protein ve kalori içeren sağlıklı bir diyet yapmak, sigara ve alkolden uzak durmak ve doktorunuzun önerilerine harfiyen uymak her durumda olduğu gibi kemoterapi sonrası dönem için de son derece önemlidir.Kemoterapi, standart bir tedavi rejiminin parçası olarak bir veya daha fazla antikanser ilacının kullanıldığı bir kanser tedavisi türüdür. Kemoterapi, küratif olarak yani tamamen şifa sağlamak için verilebileceği gibi yaşam süresini uzatmak ya da belirtileri kontrol altına almak için de kullanılabilir. Normalde, vücutta bulunan hücreler kontrollü bir şekilde çoğalır, büyür ve ölür. Kanser hücreleri ise kontrolsüz bir şekilde çoğalmaya ve büyümeye devam eder. Kemoterapi, kanser hücrelerini öldürerek, yayılmalarını engelleyerek ve büyümelerini yavaşlatarak etkisini gösterir. Bununla birlikte, sağlıklı vücut hücrelerine de zarar vererek yan etkilere neden olur. Fakat kemoterapi bir insanın ömrünü uzatabilir ve hastayı kanserden kurtarabilir.Kemoterapi Nedir?Kemoterapi, modern tıpta kullanılan ve kanser hücrelerini öldürmek hastaya için çeşitli ilaçların verildiği bir kanser tedavi yöntemidir. Belirli bölgeleri hedef alan radyoterapi ya da cerrahiden farklı olarak kemoterapi, tüm vücut üzerinde etkili sistemik bir tedavi yöntemidir. Kemoterapi tedavisinde kullanılan ilaçlar özellikle kanser hücreleri gibi hızla bölünen ve çoğalan hücreler üzerinde etkilidir. Ancak kanser hücrelerini yok ederken aynı zamanda cilt, saç, bağırsak ve kemik iliği hücreleri gibi hızlı çoğalan bazı sağlıklı vücut hücrelerine de zarar verir. Tedavide görülen saç dökülmesi, bulantı, kusma gibi çeşitli yan etkilerin nedeni sağlıklı vücut hücrelerine verilen hasardan kaynaklanır.Kemoterapi Nasıl Verilir?Kemoterapi hastaya çok farklı yollarla verilebilir. Kemoterapi ilaçlarının ağızdan alınan tablet formları bulunduğu gibi, damar içine ya da doğrudan karın boşluğuna uygulanabilen şekilleri de vardır. Kemoterapi ilaçlarının veriliş yolları şu şekilde sıralanabilir;Kemoterapi Yan Etkileri Nelerdir?Kanser hücreleri hızlı büyüme ve çoğalma eğilimindedir ve kemoterapi ilaçları hızlı büyüyen hücreleri öldürür. Ancak bu ilaçlar sistemik olarak etki ettiklerinden hızlı büyüyen normal, sağlıklı vücut hücrelerine de zarar verir. Sağlıklı hücrelerin zarar görmesi bazı yan etkilere neden olur. Yan etkiler her zaman beklenilen kadar kötü olmayabilir, ancak birçok kişi kemoterapi ile kanser tedavisinin yan etkileri konusunda ciddi endişe duyar. Kemoterapi nedeniyle zarar görmesi muhtemel olan normal hücreler şunlardır:Bazı kemoterapi ilaçları kalp, böbrekler, mesane, akciğerler ve sinir sistemine de zarar verebilir. Bazen vücudunuzun normal hücrelerini korumaya yardımcı olmak için kemoterapi ile birlikte başka ilaçlar önerilebilir. Verilen ek ilaçlar yan etkileri hafifletmeye yardımcı olur. Kemoterapinin neden olduğu en yaygın yan etkilerden bazıları şunlardır:Nadir durumlarda, kemoterapi sırasında gelişen yan etkiler kalıcı olabilir. Örneğin kalıcı sinir hasarı gelişebilir ve bu da ellerde ve ayaklarda kronik uyuşma ve karıncalanmalara neden olabilir. Tedavide hedef yan etkileri minimumda tutarken, kanseri tedavi edebilecek maksimum dozda ilaç vermektir. Doktorlar ayrıca, benzer yan etkileri olan birden fazla ilacı aynı anda kullanmaktan kaçınmaya çalışırlar. Kemoterapiye bağlı yan etkiler konusunda bilinmesi gereken noktalar;Kemoterapi İlaçları Nelerdir?Kanser tedavisinde kullanılan düzinelerce kemoterapi ilacı var. Bunlar genellikle nasıl çalıştıklarına ve ne yaptıklarına göre gruplara ayrılırlar. Her ilaç grubu, kanser hücrelerini farklı bir şekilde yok eder veya küçültür.Alkilleyici ajanlarBazı ilaçlar kanser hücrelerinin DNA'sına zarar vererek kendilerini kopyalamalarını engeller. Alkilleyici ajanlar olarak bilinen bu grup en eski kemoterapi ilaçlarındandır. Lösemi, lenfoma, Hodgkin lenfoma, multipl miyelom, sarkom gibi birçok farklı kanser türünün tedavisinde kullanılır. Ayrıca bazı meme, akciğer ve yumurtalık kanserlerinin tedavisinde de tercih edilirler. Siklofosfamid, melfalan ve temozolomid alkilleyici ajanlara örnek olarak verilebilir. Bu ilaçlar kötü hücrelerin yanı sıra kemik iliğine de zarar verebilir. Bu da yıllar sonra lösemiye neden olabilir. Alkilleyici ajanlardan olan karboplatin, sisplatin veya oksaliplatin gibi platin grubu ilaçların lösemiye neden olma riski daha düşüktür.AntimetabolitlerAntimetabolitler olarak bilinen kemoterapi ilaçları, hücrelerin normal metabolizmasına müdahale ederek büyümeyi durdurur. Bu grup ilaçlar genellikle lösemi ve göğüs, yumurtalık ve bağırsak kanserlerini tedavi etmek için kullanır. Antimetabolitler arasında 5-fluorourasil, 6-merkaptopurin, sitarabin, gemsitabin ve metotreksat bulunur.Mitoz inhibitörleriMitoz inhibitörleri olarak adlandırılan ilaçlar, kanser hücrelerinin bölünerek çoğalmasını engeller. Ayrıca vücudun, kanser hücrelerinin büyümek için ihtiyaç duyduğu proteinleri üretmesini engelleyebilir. Bu grup ilaçlar, meme ve akciğer kanserleri ile kemik iliği kanserleri olan miyelom, lösemi ve lenfoma tipleri için reçete edebilir. Mitoz inhibitörleri arasında docetaxel, estramustine, paclitaxel ve vinblastine bulunur.Topoizomeraz inhibitörleriTopoizomeraz inhibitörleri olarak adlandırılan kemoterapi ilaçları ise kanser hücrelerinin bölünmesine ve büyümesine yardımcı olan enzimlere saldırır. Bu ilaç grubu etoposit, irinotecan, teniposid ve topotecan isimli ilaçları içerir ve bazı lösemi türleri, akciğer, yumurtalık ve bağırsak kanseri tedavisinde kullanılır. Bu ilaçların bazıları tedaviden birkaç yıl sonra hastada ikinci bir kanser gelişme ihtimalini artırır.AntrasiklinlerAntrasiklinler, topoizomeraz inhibitörlerine benzer şekilde kanser hücrelerinin DNA'sında bulunan ve bölünmeleri ve büyümelerine yardımcı olan enzimlere saldırır. Antitümör antibiyotikler olarak da bilinen bu ilaçlardan bazıları aktinomisin-D, bleomisin, daunorubicin ve doksorubisindir. Bunlar yüksek dozda kullanılırsa kalbe veya akciğerlere zarar verebilir.Kemoterapi sonrası nelere dikkat edilmeli?Kemoterapi sonrası ağız bakımı son derece önemlidir. Kemoterapi ilaçları ağızda kuruluğa ve ağrılı yaralara neden olabilir. Kuruluk ve yaralar ağızdaki bakterilerin artmasına ve enfeksiyona neden olabilir. Ağızdaki enfeksiyonlar ise vücudun diğer bölümlerine yayılabilir. Ağız ve dil bakımı için yapılabilecekler;Spor yapmaya devam etmek, yeterli protein ve kalori içeren sağlıklı bir diyet yapmak, sigara ve alkolden uzak durmak ve doktorunuzun önerilerine harfiyen uymak her durumda olduğu gibi kemoterapi sonrası dönem için de son derece önemlidir. | 4,652 |
4,407 | Göz Sağlığı ve Hastalıkları | Kontakt lens nedir? | Gözün kırma kusurlarını düzeltmek için gözlüğe alternatif olarak üretilmiş, kornea ön yüzeyine takılan merceklere kontakt lens denir. Kontakt lensler optik amaçlı olarak kullanılmakla beraber kozmetik ve tedavi amacıyla da kullanılmakta olan bir çeşit protezdir. Kontakt lensler, kornea yüzeyine yerleştirilerek gözdeki kusurların tashihi veya bazı hastalıkların tedavisi için kullanılan lenslerdir.İçindekilerKontakt Lens Uygulaması Nasıl Olmalıdır?Kontakt Lens Çeşitleri Nelerdir?Yumuşak (hidrojel) LenslerSert kontakt lenslerRenkli Lensler
Kontakt Lens Uygulaması Nasıl Olmalıdır?
Kontakt lens reçete edilmeden önce tam bir göz muayenesi gereklidir. Göze en uygun Kontakt lense hasta ve doktor arasındaki görüşmeden sonra karar verilir. Yapılan bu değerlendirmeler ile gözün kontakt lens kullanımına uygun olup olmadığı belirlenir. Ayrıca nasıl bir kontakt lens kullanabileceğine karar verilir.
Kontakt lens takma süresi her gün biraz daha artırılarak adaptasyon sağlanır. Bu adaptasyon süresi yumuşak lensler için 3–4 gün, sert lensler için 2–4 hafta olabilir. Adaptasyon süresinde sulanma, göz kırpıştırma, ışık hassasiyeti, kızarıklık gibi şikayetler olabilir. Bu belirtiler genellikle geçicidir, aksi halde doktora haber verilmelidir.
Kontakt Lens Çeşitleri Nelerdir?
Kontakt lensler genel olarak yumuşak ve gaz geçirgen sert lensler olarak iki kategoriye ayrılır. Bunlar gaz geçirgen sert lensler ve yumuşak lenslerdir. Gaz geçirgen sert lenslerin kullanımının gerektiği birkaç durum dışında çoğunlukla yumuşak lensler kullanılır.
Yumuşak (hidrojel) Lensler
Yeni geliştirilen yumuşak kontakt lensler hipermetrop, miyop, astigmat, presbiyop (yakın okuma zorluğu) gibi her türlü görme bozukluğunu düzeltebilmektedir. Hidrofilik yani su tutabilen maddeden yapılmış olan yumuşak Kontakt lensler oldukça ince ve bükülebilirdir. Korneayı tamamen kaplar ve beyaz olan sklera tabakasına da taşar. Değişik tipleri vardır. Günlük kullanılan 1 gün ömürlü lensler, günlük kullanılan 1 ay ömürlü lensler, günlük kullanılan 3 ay ömürlü lensler, günlük kullanılan 1 yıl ömürlü lensler, 1 hafta kullanılan 1 hafta ömürlü lensler, 1 ay kullanılan 1 ay ömürlü lensler, bazı göz hastalıklarının tedavisi için kullanılan tedavi edici lensler, bifokal lensler ve renkli lensler gibi.
Sert kontakt lensler
Yumuşak lensin kullanıldığı her türlü göz bozukluğunda kullanılır. Özellikle yüksek ve düzensiz astigmatı olan kişilerde keratokonus adı verilen düzensiz kornea yapısı nedeni ile görüşü gözlükle iyi olmayan kişilerde kullanılır. Göze oksijen geçişine izin verdikleri için bu adı alırlar ve bu özellikleri nedeniyle kornea epitel metabolizmasını daha az bozarlar. Korneanın seklini almadıkları için yüksek astigmatizma ve keratokonus gibi olgularda özellikle tercih edilirler.
Renkli Lensler
Günümüzde çok popüler olan bir lens grubu da renkli lenslerdir. Göz rengini değiştirmek isteyenlerin başvurduğu bu lenslerin görme bozukluğunu düzelten çeşitleri de mevcuttur.
Bunların dışında yakın ve uzak için iki ayrı gözlük kullanmak zorunda kalan kişiler içinde lensler geliştirilmiştir. Bunlara ise Bifokal Lensler denir.Gözün kırma kusurlarını düzeltmek için gözlüğe alternatif olarak üretilmiş, kornea ön yüzeyine takılan merceklere kontakt lens denir. Kontakt lensler optik amaçlı olarak kullanılmakla beraber kozmetik ve tedavi amacıyla da kullanılmakta olan bir çeşit protezdir. Kontakt lensler, kornea yüzeyine yerleştirilerek gözdeki kusurların tashihi veya bazı hastalıkların tedavisi için kullanılan lenslerdir.Kontakt Lens Uygulaması Nasıl Olmalıdır?Kontakt lens reçete edilmeden önce tam bir göz muayenesi gereklidir. Göze en uygun Kontakt lense hasta ve doktor arasındaki görüşmeden sonra karar verilir. Yapılan bu değerlendirmeler ile gözün kontakt lens kullanımına uygun olup olmadığı belirlenir. Ayrıca nasıl bir kontakt lens kullanabileceğine karar verilir.Kontakt lens takma süresi her gün biraz daha artırılarak adaptasyon sağlanır. Bu adaptasyon süresi yumuşak lensler için 3–4 gün, sert lensler için 2–4 hafta olabilir. Adaptasyon süresinde sulanma, göz kırpıştırma, ışık hassasiyeti, kızarıklık gibi şikayetler olabilir. Bu belirtiler genellikle geçicidir, aksi halde doktora haber verilmelidir.Kontakt Lens Çeşitleri Nelerdir?Kontakt lensler genel olarak yumuşak ve gaz geçirgen sert lensler olarak iki kategoriye ayrılır. Bunlar gaz geçirgen sert lensler ve yumuşak lenslerdir. Gaz geçirgen sert lenslerin kullanımının gerektiği birkaç durum dışında çoğunlukla yumuşak lensler kullanılır.Yumuşak (hidrojel) LenslerYeni geliştirilen yumuşak kontakt lensler hipermetrop, miyop, astigmat, presbiyop (yakın okuma zorluğu) gibi her türlü görme bozukluğunu düzeltebilmektedir. Hidrofilik yani su tutabilen maddeden yapılmış olan yumuşak Kontakt lensler oldukça ince ve bükülebilirdir. Korneayı tamamen kaplar ve beyaz olan sklera tabakasına da taşar. Değişik tipleri vardır. Günlük kullanılan 1 gün ömürlü lensler, günlük kullanılan 1 ay ömürlü lensler, günlük kullanılan 3 ay ömürlü lensler, günlük kullanılan 1 yıl ömürlü lensler, 1 hafta kullanılan 1 hafta ömürlü lensler, 1 ay kullanılan 1 ay ömürlü lensler, bazı göz hastalıklarının tedavisi için kullanılan tedavi edici lensler, bifokal lensler ve renkli lensler gibi.Sert kontakt lenslerYumuşak lensin kullanıldığı her türlü göz bozukluğunda kullanılır. Özellikle yüksek ve düzensiz astigmatı olan kişilerde keratokonus adı verilen düzensiz kornea yapısı nedeni ile görüşü gözlükle iyi olmayan kişilerde kullanılır. Göze oksijen geçişine izin verdikleri için bu adı alırlar ve bu özellikleri nedeniyle kornea epitel metabolizmasını daha az bozarlar. Korneanın seklini almadıkları için yüksek astigmatizma ve keratokonus gibi olgularda özellikle tercih edilirler.Renkli LenslerGünümüzde çok popüler olan bir lens grubu da renkli lenslerdir. Göz rengini değiştirmek isteyenlerin başvurduğu bu lenslerin görme bozukluğunu düzelten çeşitleri de mevcuttur.Bunların dışında yakın ve uzak için iki ayrı gözlük kullanmak zorunda kalan kişiler içinde lensler geliştirilmiştir. Bunlara ise Bifokal Lensler denir. | 1,638 |
4,408 | Göz Sağlığı ve Hastalıkları | Katarakt Nedir? Katarakt Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir? | Göz, yaşlanma sürecinden en hızlı etkilenen duyu organıdır. Görme duyusu, yaşa bağlı olarak etkilenebileceği gibi bazı fiziksel ve doğal değişikliklerden de etkilenebilir. Bunların sonucunda pupil denen ve ışığın retina üzerine düşmesini sağlayan göz bebeği küçülür.
Işığa karşı adaptasyon yavaşlar ve loş ışıkta görme zorlukları görülür. Göz merceğinin esnekliğini kaybetmesi sonucu yakını görememe sorunu başlar. KKS olarak bilinen keratokonjonktivitis yani göz kuruluğu baş gösterebilir. Göz kuruluğunda gözyaşı hacmi ve fonksiyonu azalır ve kişi görme bulanıklığı, kızarıklık ve yanma gibi şikayetlerden yakınır.
Yine yaşa bağlı olarak gelişen bir diğer göz problemi ise katarakttır. Kataraktta, yaşlandıkça ağırlığı ve kalınlığı değişen lensin uyumluluk yeteneği azalır. Lens etrafında yeni lif tabakaları oluşur. Bu durum lens çekirdeğini sıkıştırır ve sertleştir. Lens çekirdek proteinlerinin kimyasal olarak değişime uğradığı bu süreçte lens üzerinde kahverengi ve sarı renklenmeler oluşur.
Yaşlanmaya bağlı olarak oluşan görme bozukluklarının toplum üzerinde en yaygın görülen etkeni katarakttır. Dünya genelinde körlüğe en sık olarak sebep olan hastalıktır ve tek tedavisi bulanıklaşan lensin operasyon ile çıkarılarak yerine yapay bir mercek takılmasıdır.İçindekilerKatarakt Nedir?Katarakt Belirtileri Nelerdir?Katarakt NedenleriKatarakt TedavisiKatarakt AmeliyatıKatarakttan Nasıl Korunulur?Katarakt Ameliyatı Fiyatları 2024Sıkça Sorulan Sorular
Katarakt Nedir?
Katarakt sıkça yaşa göre sınıflandırılan bir hastalıktır. Doğuştan gelen katarakta konjenital katarakt, Yaş ile birlikte ortaya çıkan tipe ise senil katarakt denir.
Gözün içinde yer alan, sinir ve damar içermeyen mercek üzerinde bulanık kısımların oluşması, saydamlığını kaybetmesi, kahverengi ve sarı renklenmelerin oluşmasıyla ortaya çıkan, görme duyusunun azalması ile sonuçlanan hastalıktır.
Katarakt gözlerin her ikisinde ya da sadece birinde görünebilse de çoğunlukla bir göz diğerine göre daha fazla etkilenir. Normal koşullarda saydam olan mercek, ışığı gözün arkasına ileterek net bir şekilde görme duyusunun çalışmasını sağlar. Ancak merceğin bir kısmının bulanıklaşması durumunda ışık yeteri kadar içeri giremez ve görüş etkilenir. Tedavi edilmeyen durumlarda bulanık alanlar genişler ve sayı olarak artar. Bulanıklık arttıkça görüş daha fazla etkilenir ve kişiyi günlük işlerini yapamaz hâle getirir.
%90 oranla yaşa bağlı olarak gelişen katarakt, bazı durumlarda sistemik hastalıklar, bazı göz hastalıkları, ilaç kullanımı, ya da travmalar sonucunda ya da doğumsal olarak yeni doğan bebeklerde ortaya çıkabilir.
Doğuştan gelen konjenital katarakt, eğer bebeğin göz bebeğini tamamen kapatacak şekilde ise hızla opere edilmelidir. 3 yaşın altındaki bebeklerde gözün fiziksel gelişimi tam olarak tamamlanmadığından operasyon sırasında lens implantasyonu yapılmaz.
Yaşlanmaya bağlı olarak gelişen senil kataraktın, %50 oranında genetik geçişli olduğu bilinse de henüz bu duruma yol açan gen tespit edilememiştir. Bu yüzden 40 yaş ve üzeri bireylerin 2 ile 4 yıl aralıklarla ayrıntılı göz muayenesi yaptırması önemlidir.
55 yaşından sonra 1 ile 3 yıl; 65 yaşından sora ise 1 ile 2 yılda bir uzman bir hekime muayene olmaları önerilir.
Katarakt Belirtileri Nelerdir?
Belirtiler genellikle yaşın ilerlemesi ile ortaya çıkar. Başlangıç döneminde belirti göstermeyebilir. Göz merceğinin bulanıklaşması gün geçtikçe artar ve bu durum diğer kişiler tarafından fark edilir.
Yaygın olarak, görüşün net olmaması, bulanıklaşması, dumanlı ve puslu olması belirtiler arasında yer alır. Bazı durumlarda görüşün net olmadığı bölgelerde lekeler görülebilir; ışığın fazla ya da yetersiz olduğu durumlarda görme daha fazla bozulabilir. Katarakt, renklerin daha solgun, daha az keskin olmasına sebep olabilir.
Gazete ve kitap okumak, televizyon izlemek, araç kullanmak güçleşir. Nadir olarak çift görme olabileceği gibi karanlıktaki sokak lambası ya da araç farı gibi güçlü ışık kaynaklarının etrafında hâle görülebilir.
Diğer bazı belirtileri şöyledir:
Uzağı ve yakını görememe
Işıktan şikayet ve kamaşma
Güneşli günlerde görmenin bozulması
Bulanık görme
Renklerin zor ve soluk algılanması
Göz yorgunluğu ve baş ağrısı
Gözlük numarasının sık değişmesi
Gözlük ihtiyacının azalması
Gözlüksüz yakını daha iyi görme
Gece görüşünde azalma
Derinlik hissinin kaybı
Katarakt Nedenleri
Gözün iris denen renkli kısmının arkasında bulunan göz merceğini oluşturan kristalin adlı proteinlerde kimyasal değişiklikler ve proteolitik ayrışmalar oluşur. Bunun sonucunda yüksek molekül ağırlıklı protein kümeleri oluşur ve sisli, lekeli, bulanık görme ortaya çıkar.
Bu kümelenmeler zaman içinde artarak ışığın göz içinde yer alan merceğe girmesini engelleyen bir perde oluşturur ve göz saydamlığını azaltır.
Gözde ekelenmeler oluşturur. Bu kümelenmeler ışığın dağılmasını engelleyerek, görüntünün retinaya düşmesini engeller.
Ancak ailede katarakt hikayesinin varlığı, farklı sağlık sorunları ve hastalıklar, genetik bozukluklar, geçirilen göz ameliyatları, gözlerin uzun süre güneş ışığına maruz kalması, şeker hastalığı, uzun süreli steroid ilaçlarının kullanımı, göz travmaları ve üveit tarzı göz hastalıkları gibi pek çok durumdan da kaynaklanabilir.
Katarakt Tedavisi
Uzman hekim tarafından dinlenen öykü sonrası oftalmoskop ile göz muayenesi yapılır. Oftalmoskop yoğun bir ışık ile hekimin, göz içini ayrıntılı olarak görmesini sağlayan bir cihazdır. Bu sayede göz merceğinin ne kadar etkilendiği anlaşılır.
Bazı durumlarda hastanın hiçbir şikayeti olmasa bile rutin göz muayenesi sırasında bu yöntemle katarakt fark edilebilir. Katarakt varlığı bu yöntemle anlaşılır ve tedavi süreci hakkında hasta bilgilendirilir.
Katarakt, diyet ya da ilaç tedavisi ile önlenemez ve tedavi edilemez. Tek seçenek cerrahi müdahaledir. Cerrahi endikasyonu, hastanın görme düzeyine ve şikayetlerine bağlı olarak konur. Ancak katarakt ilk evrelerinde ise gözlük kullanımı ile günlük işlerin yapılması sırasında oluşan şikayetler geçici olarak giderilebilir. Ancak ilerlemiş katarakt vakalarında ameliyat tek seçenektir.
Katarakt Ameliyatı
Katarakt cerrahisi gelişen teknoloji ile birlikte kolaylıkla ve hızlı bir şekilde yapılmaktadır. Göz çevresi, çoğunlukla lokal anestezi ile uyuşturulur. 2 ile 3 mm. gibi küçük bir tünel kesi oluşturulur ve fakoemülsifikasyon tekniği ile bulanıklaşan mercek, ultrasonik titreşimler ile parçalanarak çıkartılır. Ardından göz içine yüksek kalitede yapay monofokal ya da multifokal lens yerleştirilerek görme duyusu iyileştirilir.
Katarakt operasyonunda takılan lens diğer görme kusurlarını da giderdiğinden hastalar gözlüksüz olarak uzağı ve yakını görebilir. Operasyon yaklaşık yarım saat kadar sürer ve sonrasında 3 ile 4 hafta kadar göz damlası kullanımı önerilir.
Katarakt ameliyatından sonra hastanede yatış yapılmasına gerek yoktur. Her iki gözde de katarakt mevcut ise, hekimin önerdiği aralıklar ile ameliyatlar gerçekleştirilir; iki göze aynı anda müdahale edilmez. Ameliyattan sonra bazı kısıtlamalar olsa da hastalar ilk günden itibaren gözünü kullanabilir.
Katarakttan Nasıl Korunulur?
İrisin arkasında bulunan mercek, göze giren ışığı odaklayarak keskin ve net bir şekilde görmeyi sağlar. Yaşın ilerlemesi ile birlikte göz içinde yer alan mercek kalınlaşır ve esnekliğini kaybeder. Esnekliğin kaybolması ile yakını ve uzağı odaklama problemleri görülür.
Mercek içinde yer alan dokuların bozulması, ve protein birikmesi sonucu mercek üzerinde lekelenmeler oluşur ve bu durum ışığın dağılmasını engeller. Böylece görüntü retinaya ulaşamaz ve görme duyusu bozulur ve hatta tamamen görememe gibi problemler de oluşabilir. Katarakt oluşumunu tam olarak engellemek mümkün değildir.
Ancak hastalığa yakalanma riskleri şu şekilde azaltılabilir:
Gözleri güneş ışığından korumak ve direkt olarak güneşe bakmamak
Sigarayı bırakmak
Sağlıklı ve dengeli beslenme
Şeker hastalığını kontrol altında tutmak
Sağlıklı bir yaşam için siz de kontrollerinizi düzenli aralıklarla yaptırmayı ihmal etmeyin.
Katarakt Ameliyatı Fiyatları 2024
Katarakt ameliyatı konusunda birkaç on yılda büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Katarakt ameliyatı fiyatını etkileyebilecek faktörler arasında kullanılan göz içi lensin türü, operasyonun nerede yapılacağı, hekimin ve ekibinin deneyimi, operasyonda kullanılacak diğer malzemelerin türü yer alabilir.
Katarakt muayenesi yapılıp hangi operasyonun hasta için uygun olduğuna karar verilmeden katarakt ameliyatının fiyatı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Katarakt ameliyatının fiyatları hakkında bilgi almak ve merak ettikleriniz tüm sorular için hastanelerimizden randevu alabilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular
Katarakt Neden Olur?
Katarakt, göz merceğinin bulanıklaşmasıdır ve genellikle yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar. Göz merceği, zamanla proteinlerin birikmesi ve yapısının bozulmasıyla saydamlığını kaybeder, bu da bulanık veya puslu görmeye neden olur. Yaşlanmanın yanı sıra, kataraktın oluşumunu hızlandıran faktörler arasında aşırı güneşe maruz kalma, sigara içmek, diyabet, göz yaralanmaları ve steroid kullanımı bulunur. Genetik faktörler de kataraktın gelişmesinde rol oynayabilir.
Katarakt Ameliyatı Riskleri Nelerdir?
Katarakt ameliyatı genellikle güvenli bir prosedürdür, ancak her cerrahi işlemde olduğu gibi bazı riskler taşır. Enfeksiyon, gözde iltihaplanma, retina dekolmanı, göz içi basıncının artması ve kanama gibi komplikasyonlar nadiren de olsa ortaya çıkabilir. Bazı hastalar ameliyattan sonra görme bulanıklığı yaşayabilir, bu durumda lazer tedavisi gerekebilir. Ameliyat sonrası dikkatli bakım ve doktor tavsiyelerine uymak, bu riskleri en aza indirir ve genellikle başarı oranı yüksektir.
Genç Yaşta Katarakt Neden Olur?
Katarakt genellikle yaşlılarda görülse de, genç yaşta da ortaya çıkabilir. Gençlerde katarakt oluşumunun nedenleri arasında genetik yatkınlık, doğuştan gelen göz rahatsızlıkları, göz yaralanmaları, radyasyona maruz kalma, diyabet gibi kronik hastalıklar ve steroid kullanımı bulunur. Ayrıca aşırı UV ışığına maruz kalma veya sigara içmek de genç yaşta katarakt riskini artırabilir. Bazı çocuklar doğuştan katarakt ile doğabilir ve bu durum hemen tedavi gerektirir.Göz, yaşlanma sürecinden en hızlı etkilenen duyu organıdır. Görme duyusu, yaşa bağlı olarak etkilenebileceği gibi bazı fiziksel ve doğal değişikliklerden de etkilenebilir. Bunların sonucunda pupil denen ve ışığın retina üzerine düşmesini sağlayan göz bebeği küçülür.Işığa karşı adaptasyon yavaşlar ve loş ışıkta görme zorlukları görülür. Göz merceğinin esnekliğini kaybetmesi sonucu yakını görememe sorunu başlar. KKS olarak bilinen keratokonjonktivitis yani göz kuruluğu baş gösterebilir. Göz kuruluğunda gözyaşı hacmi ve fonksiyonu azalır ve kişi görme bulanıklığı, kızarıklık ve yanma gibi şikayetlerden yakınır.Yine yaşa bağlı olarak gelişen bir diğer göz problemi ise katarakttır. Kataraktta, yaşlandıkça ağırlığı ve kalınlığı değişen lensin uyumluluk yeteneği azalır. Lens etrafında yeni lif tabakaları oluşur. Bu durum lens çekirdeğini sıkıştırır ve sertleştir. Lens çekirdek proteinlerinin kimyasal olarak değişime uğradığı bu süreçte lens üzerinde kahverengi ve sarı renklenmeler oluşur.Yaşlanmaya bağlı olarak oluşan görme bozukluklarının toplum üzerinde en yaygın görülen etkeni katarakttır. Dünya genelinde körlüğe en sık olarak sebep olan hastalıktır ve tek tedavisi bulanıklaşan lensin operasyon ile çıkarılarak yerine yapay bir mercek takılmasıdır.Katarakt Nedir?Katarakt sıkça yaşa göre sınıflandırılan bir hastalıktır. Doğuştan gelen katarakta konjenital katarakt, Yaş ile birlikte ortaya çıkan tipe ise senil katarakt denir.Gözün içinde yer alan, sinir ve damar içermeyen mercek üzerinde bulanık kısımların oluşması, saydamlığını kaybetmesi, kahverengi ve sarı renklenmelerin oluşmasıyla ortaya çıkan, görme duyusunun azalması ile sonuçlanan hastalıktır.Katarakt gözlerin her ikisinde ya da sadece birinde görünebilse de çoğunlukla bir göz diğerine göre daha fazla etkilenir. Normal koşullarda saydam olan mercek, ışığı gözün arkasına ileterek net bir şekilde görme duyusunun çalışmasını sağlar. Ancak merceğin bir kısmının bulanıklaşması durumunda ışık yeteri kadar içeri giremez ve görüş etkilenir. Tedavi edilmeyen durumlarda bulanık alanlar genişler ve sayı olarak artar. Bulanıklık arttıkça görüş daha fazla etkilenir ve kişiyi günlük işlerini yapamaz hâle getirir.%90 oranla yaşa bağlı olarak gelişen katarakt, bazı durumlarda sistemik hastalıklar, bazı göz hastalıkları, ilaç kullanımı, ya da travmalar sonucunda ya da doğumsal olarak yeni doğan bebeklerde ortaya çıkabilir.Doğuştan gelen konjenital katarakt, eğer bebeğin göz bebeğini tamamen kapatacak şekilde ise hızla opere edilmelidir. 3 yaşın altındaki bebeklerde gözün fiziksel gelişimi tam olarak tamamlanmadığından operasyon sırasında lens implantasyonu yapılmaz.Yaşlanmaya bağlı olarak gelişen senil kataraktın, %50 oranında genetik geçişli olduğu bilinse de henüz bu duruma yol açan gen tespit edilememiştir. Bu yüzden 40 yaş ve üzeri bireylerin 2 ile 4 yıl aralıklarla ayrıntılı göz muayenesi yaptırması önemlidir.55 yaşından sonra 1 ile 3 yıl; 65 yaşından sora ise 1 ile 2 yılda bir uzman bir hekime muayene olmaları önerilir.Katarakt Belirtileri Nelerdir?Belirtiler genellikle yaşın ilerlemesi ile ortaya çıkar. Başlangıç döneminde belirti göstermeyebilir. Göz merceğinin bulanıklaşması gün geçtikçe artar ve bu durum diğer kişiler tarafından fark edilir.Yaygın olarak, görüşün net olmaması, bulanıklaşması, dumanlı ve puslu olması belirtiler arasında yer alır. Bazı durumlarda görüşün net olmadığı bölgelerde lekeler görülebilir; ışığın fazla ya da yetersiz olduğu durumlarda görme daha fazla bozulabilir. Katarakt, renklerin daha solgun, daha az keskin olmasına sebep olabilir.Gazete ve kitap okumak, televizyon izlemek, araç kullanmak güçleşir. Nadir olarak çift görme olabileceği gibi karanlıktaki sokak lambası ya da araç farı gibi güçlü ışık kaynaklarının etrafında hâle görülebilir.Diğer bazı belirtileri şöyledir:Katarakt NedenleriGözün iris denen renkli kısmının arkasında bulunan göz merceğini oluşturan kristalin adlı proteinlerde kimyasal değişiklikler ve proteolitik ayrışmalar oluşur. Bunun sonucunda yüksek molekül ağırlıklı protein kümeleri oluşur ve sisli, lekeli, bulanık görme ortaya çıkar.Bu kümelenmeler zaman içinde artarak ışığın göz içinde yer alan merceğe girmesini engelleyen bir perde oluşturur ve göz saydamlığını azaltır.Gözde ekelenmeler oluşturur. Bu kümelenmeler ışığın dağılmasını engelleyerek, görüntünün retinaya düşmesini engeller.Ancak ailede katarakt hikayesinin varlığı, farklı sağlık sorunları ve hastalıklar, genetik bozukluklar, geçirilen göz ameliyatları, gözlerin uzun süre güneş ışığına maruz kalması, şeker hastalığı, uzun süreli steroid ilaçlarının kullanımı, göz travmaları ve üveit tarzı göz hastalıkları gibi pek çok durumdan da kaynaklanabilir.Katarakt TedavisiUzman hekim tarafından dinlenen öykü sonrası oftalmoskop ile göz muayenesi yapılır. Oftalmoskop yoğun bir ışık ile hekimin, göz içini ayrıntılı olarak görmesini sağlayan bir cihazdır. Bu sayede göz merceğinin ne kadar etkilendiği anlaşılır.Bazı durumlarda hastanın hiçbir şikayeti olmasa bile rutin göz muayenesi sırasında bu yöntemle katarakt fark edilebilir. Katarakt varlığı bu yöntemle anlaşılır ve tedavi süreci hakkında hasta bilgilendirilir.Katarakt, diyet ya da ilaç tedavisi ile önlenemez ve tedavi edilemez. Tek seçenek cerrahi müdahaledir. Cerrahi endikasyonu, hastanın görme düzeyine ve şikayetlerine bağlı olarak konur. Ancak katarakt ilk evrelerinde ise gözlük kullanımı ile günlük işlerin yapılması sırasında oluşan şikayetler geçici olarak giderilebilir. Ancak ilerlemiş katarakt vakalarında ameliyat tek seçenektir.Katarakt AmeliyatıKatarakt cerrahisi gelişen teknoloji ile birlikte kolaylıkla ve hızlı bir şekilde yapılmaktadır. Göz çevresi, çoğunlukla lokal anestezi ile uyuşturulur. 2 ile 3 mm. gibi küçük bir tünel kesi oluşturulur ve fakoemülsifikasyon tekniği ile bulanıklaşan mercek, ultrasonik titreşimler ile parçalanarak çıkartılır. Ardından göz içine yüksek kalitede yapay monofokal ya da multifokal lens yerleştirilerek görme duyusu iyileştirilir.Katarakt operasyonunda takılan lens diğer görme kusurlarını da giderdiğinden hastalar gözlüksüz olarak uzağı ve yakını görebilir. Operasyon yaklaşık yarım saat kadar sürer ve sonrasında 3 ile 4 hafta kadar göz damlası kullanımı önerilir.Katarakt ameliyatından sonra hastanede yatış yapılmasına gerek yoktur. Her iki gözde de katarakt mevcut ise, hekimin önerdiği aralıklar ile ameliyatlar gerçekleştirilir; iki göze aynı anda müdahale edilmez. Ameliyattan sonra bazı kısıtlamalar olsa da hastalar ilk günden itibaren gözünü kullanabilir.Katarakttan Nasıl Korunulur?İrisin arkasında bulunan mercek, göze giren ışığı odaklayarak keskin ve net bir şekilde görmeyi sağlar. Yaşın ilerlemesi ile birlikte göz içinde yer alan mercek kalınlaşır ve esnekliğini kaybeder. Esnekliğin kaybolması ile yakını ve uzağı odaklama problemleri görülür.Mercek içinde yer alan dokuların bozulması, ve protein birikmesi sonucu mercek üzerinde lekelenmeler oluşur ve bu durum ışığın dağılmasını engeller. Böylece görüntü retinaya ulaşamaz ve görme duyusu bozulur ve hatta tamamen görememe gibi problemler de oluşabilir. Katarakt oluşumunu tam olarak engellemek mümkün değildir.Ancak hastalığa yakalanma riskleri şu şekilde azaltılabilir:Sağlıklı bir yaşam için siz de kontrollerinizi düzenli aralıklarla yaptırmayı ihmal etmeyin.Katarakt Ameliyatı Fiyatları 2024Katarakt ameliyatı konusunda birkaç on yılda büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Katarakt ameliyatı fiyatını etkileyebilecek faktörler arasında kullanılan göz içi lensin türü, operasyonun nerede yapılacağı, hekimin ve ekibinin deneyimi, operasyonda kullanılacak diğer malzemelerin türü yer alabilir.Katarakt muayenesi yapılıp hangi operasyonun hasta için uygun olduğuna karar verilmeden katarakt ameliyatının fiyatı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Katarakt ameliyatının fiyatları hakkında bilgi almak ve merak ettikleriniz tüm sorular için hastanelerimizden randevu alabilirsiniz.Sıkça Sorulan SorularKatarakt, göz merceğinin bulanıklaşmasıdır ve genellikle yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar. Göz merceği, zamanla proteinlerin birikmesi ve yapısının bozulmasıyla saydamlığını kaybeder, bu da bulanık veya puslu görmeye neden olur. Yaşlanmanın yanı sıra, kataraktın oluşumunu hızlandıran faktörler arasında aşırı güneşe maruz kalma, sigara içmek, diyabet, göz yaralanmaları ve steroid kullanımı bulunur. Genetik faktörler de kataraktın gelişmesinde rol oynayabilir.Katarakt ameliyatı genellikle güvenli bir prosedürdür, ancak her cerrahi işlemde olduğu gibi bazı riskler taşır. Enfeksiyon, gözde iltihaplanma, retina dekolmanı, göz içi basıncının artması ve kanama gibi komplikasyonlar nadiren de olsa ortaya çıkabilir. Bazı hastalar ameliyattan sonra görme bulanıklığı yaşayabilir, bu durumda lazer tedavisi gerekebilir. Ameliyat sonrası dikkatli bakım ve doktor tavsiyelerine uymak, bu riskleri en aza indirir ve genellikle başarı oranı yüksektir.Katarakt genellikle yaşlılarda görülse de, genç yaşta da ortaya çıkabilir. Gençlerde katarakt oluşumunun nedenleri arasında genetik yatkınlık, doğuştan gelen göz rahatsızlıkları, göz yaralanmaları, radyasyona maruz kalma, diyabet gibi kronik hastalıklar ve steroid kullanımı bulunur. Ayrıca aşırı UV ışığına maruz kalma veya sigara içmek de genç yaşta katarakt riskini artırabilir. Bazı çocuklar doğuştan katarakt ile doğabilir ve bu durum hemen tedavi gerektirir. | 5,397 |
4,409 | Ortopedi ve Travmatoloji | Karpal tünel sendromu nedir? Belirtileri ve tedavi yöntemleri nelerdir? | Karpal Tünel Sendromu bir ya da her iki elin ilk üç parmağını tutan ilerleyici özellik gösteren hastalıktır. El bileğinin ortasında bulunan ve ilk 3 parmağa dağılan medyan sinirin bası altında kalması sonucu ağrı, uyuşukluk ve güçsüzlükle kendini gösterir.İçindekilerKarpal tünel sendromu hangi sıklıkta ve yaşlarda görülür?Karpal tünel sendromu nedenleri Karpal tünel sendromu belirtileri Karpal tünel sendromu tanısı nasıl konur?Karpal tünel sendromu tedavisi
Karpal tünel sendromu hangi sıklıkta ve yaşlarda görülür?
Genellikle 40 – 50 yaş arası kadınlarda daha sık görülür.
Karpal tünel sendromu nedenleri
Bilek kanalı yapısal olarak dar olan kişiler klinik belirtilerin ortaya çıkmasına yatkın olan kişilerdir. Şişmanlar, alkol alanlarda, şeker hastalığı ve damarsal hastalıklarında normal durumlardan daha sık görülebilir. Karpal tünel sendromuna kanal içindeki basınç artışı neden olmaktadır. Bu basınç elin pozisyonuna bağlıdır. El, el bileği çevresinde oluşan kırıklardan sonra kronik bası ortaya çıkabilir. Kiriş kılıflarının enfeksiyonu veya kalınlaşması kanalda mekanik daralmaya neden olur. Sınır kılıfının tümörleri, avuç içi enfeksiyonları medyan sinir bası belirtileri ortaya çıkarır. İş yerindeki mekanik nedenler vakaların çoğunda etkin rol oynamaktadır. Belli hareketlerin sık olarak tekrar edilmesinin karpal tünel sendromu ile ilişkisi mevcuttur. Marangozlar, tenis oynayanlar, elleriyle sıklıkla bulaşık yıkayanlar, şoförler ve benzeri şekilde el bileğini tekrarlayan hareketlerle meşgul olanlar daha yatkındırlar En sık olarak erkeklerde kasaplık mesleği ile uğraşanlarda görülmektedir. Kadınlarda hamilelik sırasında görülür. Bu durum geçicidir. Doğumu müteakiben birkaç hafta içerisinde normale döner. Ayrıca hipotiroidi olan kişilerde de rastlanabilir. Karpal Tünel Sendromu'nun meydana gelmesinde bazı başka hastalıklarında rolü vardır. Romotoid artirit, üremi, amiloidoz, damar anomalileri, Tendonitis bunlardan birkaçıdır.
Karpal tünel sendromu belirtileri
Hastalar gece uykuya daldıktan birkaç saat kadar sonra tüm elde şişme hissi ve uyuşma karıncalanma hissi ile uyanırlar. Parmaklar sertleşmiştir, hasta ellerini şişmiş ve gerilmiş hisseder; fakat gerçekte objektif bir değişiklik gözlenmez. Hastalar ellerini sallar ve ovarlar, çoğunlukla yataktan kalkarlar ve kısa süre sonra rahatlarlar. Bazen bir gece içinde birçok kez tekrarlayan uyuşmalar olur ve hastalarda ciddi uyku bozukluğuna yol açar. Nadir olmayarak el uyuşması ön kol omuz ve boyuna kadar çıkar. Ellerin çok kullanıldığı işlerde ev hanımlarda çok çamaşır yıkamadan ve temizlik işlerinden sonra şikâyet artar. İlerleyen dönemde kuvvet kaybı ve avuç kaslarında erime ortaya çıkar
Karpal tünel sendromu tanısı nasıl konur?
El bileğine refleks çekici ile vurulduğunda, hasta el parmaklarında elektrik çarpması yani şok benzeri bir yanıt alınır. Bu Tinel bulgusu olarak bilinir. EMG testi ile büyük oranda kesin tanı konulabilir. Elektrofizyolojik ve klinik bulgular iyi bir şekilde değerlendirildiğinde diğer tetkiklerin pek anlamı kalmaz fakat bazı özel vakalarda manyetik rezonans görüntüleme faydalı olabilir.
Karpal tünel sendromu tedavisi
Konservatif Tedavi
İleri duyusal ve hiçbir motor bozukluğu olmayan hastalarda bileği nötral pozisyonda tutan fakat parmakların serbestleşmesine imkân veren gece istirahat bileklikleri çok faydalı olduğunu görüyoruz.
Karpal kanala hidrokortizon enjeksiyonu sonrasında uzun süre şikâyetler ortadan kalkar. Ağızdan düşük doz kortizon tedavisinin iyi sonuçlar verdiği bildirilmiş olsa da bu tedavinin daha sonraki sonuçlarından bahsedilmemiştir.
Cerrahi Tedavi
İlaç tedavisi ile şikâyetleri geçmeyen hastalara daha fazla zaman geçirmeden yani sinir harabiyeti daha fazla artmadan cerrahi tedaviye alınmalıdır. Cerrahi olarak sinir üzerindeki bası ortadan kalktığında sinir üzerindeki harabiyette daha fazla ilerlemeden duracaktır Bu cerrahi müdahale için hastanın hastanede yatması gerekmez. Ayaktan gelen bir hastada lokal anestezi ile o bölge uyuşturulur.Karpal Tünel Sendromu bir ya da her iki elin ilk üç parmağını tutan ilerleyici özellik gösteren hastalıktır. El bileğinin ortasında bulunan ve ilk 3 parmağa dağılan medyan sinirin bası altında kalması sonucu ağrı, uyuşukluk ve güçsüzlükle kendini gösterir.Karpal tünel sendromu hangi sıklıkta ve yaşlarda görülür?Genellikle 40 – 50 yaş arası kadınlarda daha sık görülür.Karpal tünel sendromu nedenleriBilek kanalı yapısal olarak dar olan kişiler klinik belirtilerin ortaya çıkmasına yatkın olan kişilerdir. Şişmanlar, alkol alanlarda, şeker hastalığı ve damarsal hastalıklarında normal durumlardan daha sık görülebilir. Karpal tünel sendromuna kanal içindeki basınç artışı neden olmaktadır. Bu basınç elin pozisyonuna bağlıdır. El, el bileği çevresinde oluşan kırıklardan sonra kronik bası ortaya çıkabilir. Kiriş kılıflarının enfeksiyonu veya kalınlaşması kanalda mekanik daralmaya neden olur. Sınır kılıfının tümörleri, avuç içi enfeksiyonları medyan sinir bası belirtileri ortaya çıkarır. İş yerindeki mekanik nedenler vakaların çoğunda etkin rol oynamaktadır. Belli hareketlerin sık olarak tekrar edilmesinin karpal tünel sendromu ile ilişkisi mevcuttur. Marangozlar, tenis oynayanlar, elleriyle sıklıkla bulaşık yıkayanlar, şoförler ve benzeri şekilde el bileğini tekrarlayan hareketlerle meşgul olanlar daha yatkındırlar En sık olarak erkeklerde kasaplık mesleği ile uğraşanlarda görülmektedir. Kadınlarda hamilelik sırasında görülür. Bu durum geçicidir. Doğumu müteakiben birkaç hafta içerisinde normale döner. Ayrıca hipotiroidi olan kişilerde de rastlanabilir. Karpal Tünel Sendromu'nun meydana gelmesinde bazı başka hastalıklarında rolü vardır. Romotoid artirit, üremi, amiloidoz, damar anomalileri, Tendonitis bunlardan birkaçıdır.Karpal tünel sendromu belirtileriHastalar gece uykuya daldıktan birkaç saat kadar sonra tüm elde şişme hissi ve uyuşma karıncalanma hissi ile uyanırlar. Parmaklar sertleşmiştir, hasta ellerini şişmiş ve gerilmiş hisseder; fakat gerçekte objektif bir değişiklik gözlenmez. Hastalar ellerini sallar ve ovarlar, çoğunlukla yataktan kalkarlar ve kısa süre sonra rahatlarlar. Bazen bir gece içinde birçok kez tekrarlayan uyuşmalar olur ve hastalarda ciddi uyku bozukluğuna yol açar. Nadir olmayarak el uyuşması ön kol omuz ve boyuna kadar çıkar. Ellerin çok kullanıldığı işlerde ev hanımlarda çok çamaşır yıkamadan ve temizlik işlerinden sonra şikâyet artar. İlerleyen dönemde kuvvet kaybı ve avuç kaslarında erime ortaya çıkarKarpal tünel sendromu tanısı nasıl konur?El bileğine refleks çekici ile vurulduğunda, hasta el parmaklarında elektrik çarpması yani şok benzeri bir yanıt alınır. Bu Tinel bulgusu olarak bilinir. EMG testi ile büyük oranda kesin tanı konulabilir. Elektrofizyolojik ve klinik bulgular iyi bir şekilde değerlendirildiğinde diğer tetkiklerin pek anlamı kalmaz fakat bazı özel vakalarda manyetik rezonans görüntüleme faydalı olabilir.Karpal tünel sendromu tedavisiİleri duyusal ve hiçbir motor bozukluğu olmayan hastalarda bileği nötral pozisyonda tutan fakat parmakların serbestleşmesine imkân veren gece istirahat bileklikleri çok faydalı olduğunu görüyoruz.Karpal kanala hidrokortizon enjeksiyonu sonrasında uzun süre şikâyetler ortadan kalkar. Ağızdan düşük doz kortizon tedavisinin iyi sonuçlar verdiği bildirilmiş olsa da bu tedavinin daha sonraki sonuçlarından bahsedilmemiştir.İlaç tedavisi ile şikâyetleri geçmeyen hastalara daha fazla zaman geçirmeden yani sinir harabiyeti daha fazla artmadan cerrahi tedaviye alınmalıdır. Cerrahi olarak sinir üzerindeki bası ortadan kalktığında sinir üzerindeki harabiyette daha fazla ilerlemeden duracaktır Bu cerrahi müdahale için hastanın hastanede yatması gerekmez. Ayaktan gelen bir hastada lokal anestezi ile o bölge uyuşturulur. | 2,219 |
4,410 | Psikiyatri | Depresyondaki kadınların oranı artıyor | Depresyon, modern çağın en yaygın ruhsal sağlık sorunlarından biridir ve sadece bireyin duygusal durumunu değil, fiziksel sağlığını ve yaşam kalitesini de derinden etkiler.
Günlük hayatın stresleri, genetik yatkınlık, travmatik olaylar veya hormonal dengesizlikler gibi çeşitli faktörler depresyonu tetikleyebilir. Ancak bu durum genellikle göz ardı edilir veya yanlış anlaşılır.İçindekilerDepresyon Nedir?Depresyon Belirtileri Nelerdir?Depresyon Nedenleri Nelerdir?Depresyon Tanısı Nasıl Konur?Depresyon Testi Nasıl Yapılır?Majör Depresyon Nedir?Majör Depresyon BelirtileriManik Depresyon Nedir?Manik Depresyon BelirtileriDepresyon Nasıl Geçer?Depresyona Ne İyi Gelir?Depresyondan Nasıl Çıkılır?Depresyon Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Depresyon Nedir?
Depresyon, bireyin sürekli olarak üzgün, umutsuz ve enerjisiz hissettiği, hayatın genel zevklerinden uzaklaştığı bir ruhsal sağlık sorunudur.
Klinik olarak “majör depresif bozukluk” olarak adlandırılan bu durum, beyindeki kimyasal dengesizlikler ve çevresel faktörlerin birleşimiyle ortaya çıkar.
Depresyon, sadece geçici bir üzüntü hali değil, uzun vadeli ve ciddi bir hastalıktır.
Depresyon Belirtileri Nelerdir?
Üzüntü ve sıkıntı verici olaylarda üzgün hissetmek normaldir. Depresyonda üzgün hissetmekten daha farklı boyutta duygular vardır. Bu nedenle depresyon ve üzüntüyü karıştırmamak gerekir. Başlıca depresyon belirtileri:
Sürekli üzgün hissetmek
Günlük aktivitelere ilgi ve zevk kaybı
İştah değişiklikleri: Aşırı yeme veya iştahsızlık
Uykuya dalmada zorluk, sık uyanma veya aşırı uyuma
Sürekli yorgun hissetme
Konuşmada ve hareketlerde yavaşlık
Değersiz ve suçlu hissetmek
Konsantrasyon kaybı, karar verme zorluğu
İntihar eğilimi
Depresyon tanısı konabilmesi için yukarıdaki belirtilerin en az iki hafta devam ediyor olması gerekir. Depresyon çocukluktan yaşlılığa kadar her yaşta görülebilir. Kadınlarda görülme sıklığı daha fazladır. Bir kez depresyon geçirenlerde hayatın ilerleyen zamanlarında tekrar yakalanma şansı vardır.
Depresyon Nedenleri Nelerdir?
Depresyonun tek bir nedeni yoktur. Psikolojik, biyolojik ve sosyal faktörlerin her biri depresyona neden olabilir.
Depresyon Tanısı Nasıl Konur?
Depresyon psikiyatride iyi tanımlanmış ve sınıflandırılmış bir hastalıktır. Hastadan alınacak iyi bir öykü ile tanı konur. Ayrıca hekimlerin kullandığı bir depresyon testi bulunmaktadır.
Yaygın anksiyete bozukluğu, mevcut durumla alakasız düzeyde yoğun endişe ve kaygı halidir. Bu durum kişinin günlük ve sosyal hayatını etkiler. Duyulan kaygılar genellikle iş, sağlık, para yada aile ile ilgilidir. Denetlenemez durumdaki kaygı hali en az 6 aydır devam etmektedir. Yaygın anksiyete bozukluğunu depresyon ile karıştırmamak gereklidir.
Depresyon Testi Nasıl Yapılır?
Depresyon testi, genellikle bir psikolog veya psikiyatrist tarafından uygulanır.
Uzmanlar, kişinin semptomlarını değerlendirmek için bir dizi soru sorar ve kişinin yaşamındaki değişiklikleri analiz eder.
Beck Depresyon Ölçeği gibi bilimsel yöntemler, depresyonun şiddetini ölçmek için kullanılır. Test sonuçlarına göre uygun bir tedavi planı oluşturulur.
Majör Depresyon Nedir?
Majör depresyon, en yaygın depresif bozukluk türlerinden biridir ve bireyin günlük işlevlerini ciddi şekilde etkiler.
Bu tür depresyon, yoğun bir umutsuzluk ve çaresizlik hissiyle birlikte uzun süre devam eden depresif bir ruh hali ile karakterizedir.
Majör Depresyon Belirtileri
Uzun süreli mutsuzluk
Günlük aktivitelerden keyif alamama
İştah ve uyku düzeninde ciddi değişiklikler
Yoğun yorgunluk ve bitkinlik hissi
İntihar düşünceleri
Manik Depresyon Nedir?
Manik depresyon, diğer adıyla bipolar bozukluk, bireyin ruh halinin aşırı yükselme (mani) ve aşırı düşme (depresyon) arasında gidip geldiği bir durumdur. Bu dalgalanmalar bireyin ilişkilerini, iş yaşamını ve genel sağlığını olumsuz etkileyebilir.
Manik Depresyon Belirtileri
Mani Döneminde: Aşırı enerjik olma, uyku ihtiyacının azalması, aşırı özgüven
Depresyon Döneminde: Enerji kaybı, umutsuzluk, intihar düşünceleri
Bipolar bozukluk, dikkatli bir tedavi ve izlem gerektirir.
Depresyon Nasıl Geçer?
Depresyon, profesyonel yardım ve bireysel çabalarla yönetilebilir. Tedavi genellikle üç temel yöntemle sağlanır:
Psikoterapi: Kognitif davranışçı terapi gibi yöntemler, kişinin düşünce kalıplarını değiştirmeye yardımcı olur.
İlaç Tedavisi: Antidepresanlar, beyindeki kimyasal dengesizlikleri düzenler.
Yaşam Tarzı Değişiklikleri: Egzersiz, sağlıklı beslenme ve stres yönetimi depresyonun hafiflemesine katkı sağlar.
Depresyona Ne İyi Gelir?
Fiziksel Aktivite: Düzenli egzersiz, mutluluk hormonlarını artırarak ruh halinizi iyileştirir.
Sağlıklı Beslenme: Omega-3 yağ asitleri, folik asit ve B12 vitamini açısından zengin gıdalar tüketmek önemlidir.
Sosyal Destek: Sevdiklerinizle iletişimde kalmak ve duygularınızı paylaşmak faydalıdır.
Meditasyon ve Yoga: Stres seviyelerini azaltarak rahatlamanızı sağlar.
Depresyondan Nasıl Çıkılır?
Depresyondan çıkmak zaman ve sabır gerektirir. Küçük adımlarla başlayarak şu yöntemleri uygulayabilirsiniz:
Günlük bir rutin oluşturun.
Başarı hissi yaratacak küçük hedefler belirleyin.
Stres yönetimi tekniklerini öğrenin.
Profesyonel yardım almaktan çekinmeyin.
Depresyondan çıkma sürecinde her adım önemlidir ve profesyonel destek bu süreci hızlandırabilir.
Depresyon Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Depresyona Ne İyi Gelir?
Depresyona iyi gelen yöntemler arasında; düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı beslenme, kaliteli uyku ve sosyal destek ön plandadır. Meditasyon, yoga ve nefes egzersizleri gibi stres yönetimi teknikleri de fayda sağlar. Omega-3, B12 vitamini ve folik asit içeren besinler ruh halini iyileştirebilir. Ayrıca, psikoterapi veya antidepresan tedavisi gibi profesyonel destek almak depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.
Depresyon Atakları Nasıl Olur?
Depresyon atakları, ani bir şekilde ortaya çıkan yoğun üzüntü, boşluk hissi, enerji kaybı ve umutsuzluk haliyle kendini gösterir. Bu süreçte kişi günlük işlevlerini yerine getirmekte zorlanabilir ve içine kapanabilir. Depresyon atakları genellikle tetikleyici bir olayla ilişkili olabilir ancak bazen hiçbir sebep olmaksızın da ortaya çıkabilir.
Depresyonda Olan Biri Ne Yapmalı?
Depresyonda olan biri öncelikle profesyonel destek almayı düşünmelidir. Psikolog veya psikiyatrist ile görüşmek, durumu anlamak ve uygun tedavi planını belirlemek için önemlidir. Küçük hedefler koymak, günlük bir rutin oluşturmak ve sevilen insanlarla vakit geçirmek iyileşme sürecini destekler. Ayrıca kendine karşı sabırlı ve anlayışlı olmak da önemlidir.
Depresyon İç Sıkıntısı Nasıl Geçer?
Depresyon kaynaklı iç sıkıntısını hafifletmek için derin nefes alma egzersizleri, meditasyon veya yürüyüş gibi aktiviteler denenebilir. Rahatlatıcı müzik dinlemek veya hobi edinmek zihinsel rahatlama sağlayabilir. Ancak bu his yoğun ve kalıcı ise bir uzmana başvurmak en etkili çözüm olacaktır.Depresyon, modern çağın en yaygın ruhsal sağlık sorunlarından biridir ve sadece bireyin duygusal durumunu değil, fiziksel sağlığını ve yaşam kalitesini de derinden etkiler.Günlük hayatın stresleri, genetik yatkınlık, travmatik olaylar veya hormonal dengesizlikler gibi çeşitli faktörler depresyonu tetikleyebilir. Ancak bu durum genellikle göz ardı edilir veya yanlış anlaşılır.Depresyon Nedir?Depresyon, bireyin sürekli olarak üzgün, umutsuz ve enerjisiz hissettiği, hayatın genel zevklerinden uzaklaştığı bir ruhsal sağlık sorunudur.Klinik olarak “majör depresif bozukluk” olarak adlandırılan bu durum, beyindeki kimyasal dengesizlikler ve çevresel faktörlerin birleşimiyle ortaya çıkar.Depresyon, sadece geçici bir üzüntü hali değil, uzun vadeli ve ciddi bir hastalıktır.Depresyon Belirtileri Nelerdir?Üzüntü ve sıkıntı verici olaylarda üzgün hissetmek normaldir. Depresyonda üzgün hissetmekten daha farklı boyutta duygular vardır. Bu nedenle depresyon ve üzüntüyü karıştırmamak gerekir. Başlıca depresyon belirtileri:Depresyon tanısı konabilmesi için yukarıdaki belirtilerin en az iki hafta devam ediyor olması gerekir. Depresyon çocukluktan yaşlılığa kadar her yaşta görülebilir. Kadınlarda görülme sıklığı daha fazladır. Bir kez depresyon geçirenlerde hayatın ilerleyen zamanlarında tekrar yakalanma şansı vardır.Depresyon Nedenleri Nelerdir?Depresyonun tek bir nedeni yoktur. Psikolojik, biyolojik ve sosyal faktörlerin her biri depresyona neden olabilir.Depresyon Tanısı Nasıl Konur?Depresyon psikiyatride iyi tanımlanmış ve sınıflandırılmış bir hastalıktır. Hastadan alınacak iyi bir öykü ile tanı konur. Ayrıca hekimlerin kullandığı bir depresyon testi bulunmaktadır.Yaygın anksiyete bozukluğu, mevcut durumla alakasız düzeyde yoğun endişe ve kaygı halidir. Bu durum kişinin günlük ve sosyal hayatını etkiler. Duyulan kaygılar genellikle iş, sağlık, para yada aile ile ilgilidir. Denetlenemez durumdaki kaygı hali en az 6 aydır devam etmektedir. Yaygın anksiyete bozukluğunu depresyon ile karıştırmamak gereklidir.Depresyon Testi Nasıl Yapılır?Depresyon testi, genellikle bir psikolog veya psikiyatrist tarafından uygulanır.Uzmanlar, kişinin semptomlarını değerlendirmek için bir dizi soru sorar ve kişinin yaşamındaki değişiklikleri analiz eder.Beck Depresyon Ölçeği gibi bilimsel yöntemler, depresyonun şiddetini ölçmek için kullanılır. Test sonuçlarına göre uygun bir tedavi planı oluşturulur.Majör Depresyon Nedir?Majör depresyon, en yaygın depresif bozukluk türlerinden biridir ve bireyin günlük işlevlerini ciddi şekilde etkiler.Bu tür depresyon, yoğun bir umutsuzluk ve çaresizlik hissiyle birlikte uzun süre devam eden depresif bir ruh hali ile karakterizedir.Majör Depresyon BelirtileriManik Depresyon Nedir?Manik depresyon, diğer adıyla bipolar bozukluk, bireyin ruh halinin aşırı yükselme (mani) ve aşırı düşme (depresyon) arasında gidip geldiği bir durumdur. Bu dalgalanmalar bireyin ilişkilerini, iş yaşamını ve genel sağlığını olumsuz etkileyebilir.Manik Depresyon BelirtileriDepresyon Nasıl Geçer?Depresyon, profesyonel yardım ve bireysel çabalarla yönetilebilir. Tedavi genellikle üç temel yöntemle sağlanır:Psikoterapi: Kognitif davranışçı terapi gibi yöntemler, kişinin düşünce kalıplarını değiştirmeye yardımcı olur.İlaç Tedavisi: Antidepresanlar, beyindeki kimyasal dengesizlikleri düzenler.Yaşam Tarzı Değişiklikleri: Egzersiz, sağlıklı beslenme ve stres yönetimi depresyonun hafiflemesine katkı sağlar.Depresyona Ne İyi Gelir?Fiziksel Aktivite: Düzenli egzersiz, mutluluk hormonlarını artırarak ruh halinizi iyileştirir.Sağlıklı Beslenme: Omega-3 yağ asitleri, folik asit ve B12 vitamini açısından zengin gıdalar tüketmek önemlidir.Sosyal Destek: Sevdiklerinizle iletişimde kalmak ve duygularınızı paylaşmak faydalıdır.Meditasyon ve Yoga: Stres seviyelerini azaltarak rahatlamanızı sağlar.Depresyondan Nasıl Çıkılır?Depresyondan çıkmak zaman ve sabır gerektirir. Küçük adımlarla başlayarak şu yöntemleri uygulayabilirsiniz:Depresyondan çıkma sürecinde her adım önemlidir ve profesyonel destek bu süreci hızlandırabilir.Depresyon Hakkında Sıkça Sorulan SorularDepresyona iyi gelen yöntemler arasında; düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı beslenme, kaliteli uyku ve sosyal destek ön plandadır. Meditasyon, yoga ve nefes egzersizleri gibi stres yönetimi teknikleri de fayda sağlar. Omega-3, B12 vitamini ve folik asit içeren besinler ruh halini iyileştirebilir. Ayrıca, psikoterapi veya antidepresan tedavisi gibi profesyonel destek almak depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.Depresyon atakları, ani bir şekilde ortaya çıkan yoğun üzüntü, boşluk hissi, enerji kaybı ve umutsuzluk haliyle kendini gösterir. Bu süreçte kişi günlük işlevlerini yerine getirmekte zorlanabilir ve içine kapanabilir. Depresyon atakları genellikle tetikleyici bir olayla ilişkili olabilir ancak bazen hiçbir sebep olmaksızın da ortaya çıkabilir.Depresyonda olan biri öncelikle profesyonel destek almayı düşünmelidir. Psikolog veya psikiyatrist ile görüşmek, durumu anlamak ve uygun tedavi planını belirlemek için önemlidir. Küçük hedefler koymak, günlük bir rutin oluşturmak ve sevilen insanlarla vakit geçirmek iyileşme sürecini destekler. Ayrıca kendine karşı sabırlı ve anlayışlı olmak da önemlidir.Depresyon kaynaklı iç sıkıntısını hafifletmek için derin nefes alma egzersizleri, meditasyon veya yürüyüş gibi aktiviteler denenebilir. Rahatlatıcı müzik dinlemek veya hobi edinmek zihinsel rahatlama sağlayabilir. Ancak bu his yoğun ve kalıcı ise bir uzmana başvurmak en etkili çözüm olacaktır. | 3,514 |
4,411 | Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) | Skolyoz (Omurga eğriliği) Nedir? Belirtileri ve Tedavileri Nelerdir? | Omurga deformiteleri, kişide duruş ve yürüme bozukluğu gibi fiziksel sorunların yanı sıra son derece ciddi, yaşamı tehdit edici etkileri olan sağlık problemlerine de yol açabilir. Tıpta spinal deformite olarak da adlandırılan bu hastalık türlerinin doğru şekilde tedavi edilmesi için çeşitli görüntüleme ve ölçüm yöntemleri ile deformitenin tam olarak anlaşılması gerekir. Yapısal deformitelerin yaklaşık %80’ini skolyoz olarak bilinen omurga eğriliği oluşturur. Skolyoz tablosu eğriliğin derecesine göre uzun yıllar boyu fark edilmeyebileceği gibi akciğerlere baskı yaparak acil müdahale gerekliliği doğurabilir. Hastalığın geç fark edilmesi durumunda çeşitli sağlık sorunları ile birlikte özellikle çocukluk çağında büyüme ve gelişme geriliği meydana gelir. Bu nedenle skolyoz hakkında yeterli bilgi sahibi olmak, belirti ve bulguları erken dönemde fark edebilmek, hastalığın seyri açısından son derece önemlidir.İçindekilerSkolyoz (Omurga Eğriliği) Nedir?İdiyopatik Skolyoz Doğuştan mıdır?Çocuklarda Skolyoz Ne Sıklıkta Görülür?Skolyoz Neden Olur?Skolyoz Belirtileri Nelerdir?Skolyoz Tedavisi Nasıl Olur?Skolyoz Ameliyatı Çocuklarda Tercih Edilir mi?Skolyozda Omurga Güçlendirme Skolyoz Egzersizleri Nelerdir?Skolyozda Korse TedavisiSkolyoz Ameliyatından Sonra Kaç Günde İyileşme Sağlanır?
Skolyoz (Omurga Eğriliği) Nedir?
Skolyoz, spinal deformiteler içerisinde en sık karşılaşılan ve ilerleyen evrelerde son derece ciddi duruş bozukluklarına neden olan üç boyutlu bir omurga deformitesidir. Bu deformite omurganın yapısal bozukluğundan kaynaklı olarak ortaya çıkabileceği gibi omurga dışı sebeplere bağlı olarak da gelişebilir. Yapısal olmayan skolyoz genellikle zaman içerisinde kısmen düzelir veya skolyoza neden olan asıl sebep ortadan kalktığında fark edilemez hale gelir. Yapısal skolyoz ise sıklıkla idiyopatik olarak ortaya çıkar ancak nöromüsküler hastalıklar, bağ dokusu bozuklukları, enfeksiyöz veya neoplastik durumlar, nörofibromatozis, dejeneratif ve romatizmal hastalıklar, metabolik bozukluklar ve çeşitli travmatik etkiler de omurgada yapısal eğriliğe yol açabilir.
İdiyopatik Skolyoz Doğuştan mıdır?
Omurgada yapısal olarak eğriliğe neden olan faktörün bilinmediği skolyoz tabloları, idiyopatik skolyoz olarak adlandırılır ve tüm skolyozların yaklaşık olarak %80’i bu grupta yer alır. Çocukluk çağının hızlı büyüme döneminde birden fazla faktöre bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülen bu kompleks omurga patolojisi genellikle ağrısız, asemptomatik seyreder. Bu nedenle oldukça zor fark edilir. Erken dönemde tanı almadan ilerleyen ve tedavi edilemeyen tablolarda akut veya kronik sırt ve bel ağrıları ortaya çıkar, kalp ve akciğer fonksiyonları bozulur, fiziksel hareket kısıtlılığı görülür. Kozmetik kusur nedeniyle depresyon riski artar ve kişinin yaşam kalitesi büyük oranda bozulur. Ciddi eğriliklerde ani ölüm riski yüksektir.
Çocuklarda Skolyoz Ne Sıklıkta Görülür?
İdiyopatik skolyoz genellikle eğriliğin fark edildiği yaşa göre infantil (0-3 yaş), juvenil (3-10 yaş), adölesan (10-18 yaş) ve erişkin (18 yaş ve üstü) skolyozu olmak üzere 4 farklı grupta sınıflandırılır. İnfantil skolyoz %1 gibi bir oranda, son derece nadir görülürken juvenil skolyozun görülme sıklığı %11-16 civarındadır. Ergenlik dönemine yakın yaşlarda ortaya çıkan ve geç başlangıçlı skolyoz olarak da adlandırılan adölesan skolyoz ise tüm skolyoz tablolarının yaklaşık %90’ından sorumludur.
Skolyoz Neden Olur?
Her 100 sağlıklı çocuktan 2 ila 4’ünde görülen idiyopatik skolyoz hastalığının ortaya çıkış nedeni tam olarak açıklanmış değildir. Ancak hastalığın görülmesi ile ilişkili bazı faktörler şu şekilde sıralanabilir:
Omurgadaki yapısal elementlerin işleyişi
Nöromusküler yapıların çalışma şekli
Posterior kolon disfonksiyonu gibi bazı hastalıkların varlığı
Hormonal unsurlar
Biyomekanik faktörler
Cinsiyet, gelişim özellikleri, genetik yatkınlık gibi doğumsal özellikler
D vitamini eksikliği
Sağlıksız beslenme alışkanlıkları
Sosyoekonomik durum
Omurgaya asimetrik yüklenmeyi gerektiren işlerden çalışılması
Skolyoz Belirtileri Nelerdir?
Skolyoz son derece sinsi başlar ve uzun dönem boyunca hiçbir bulgu vermeden ilerleyebilir. Genellikle ağrı görülmez ve olguların büyük çoğunluğu başka nedenlerle çekilen radyografilerde tesadüfen fark edilir. Ancak hamstring kaslarında esneklik kaybı, omurganın bükülme kapasitesinde azalma, karın ve sırt kaslarında zayıflık görülen kişilerde, bazı fiziksel aktiviteler sonucu şiddetli bel ağrısı ortaya çıkabilir. Bununla birlikte omurganın göğüs kafesi ile ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda ciddi eğrilik şikayeti olan kişilerde göğüs kompliyansının azalmasına bağlı yüzeysel soluma ve sık solunum yolu enfeksiyonu bulguları görülür. İlerleyen ve tedavi edilmeyen olgular kişide depresif duygu durumu ve çeşitli ruhsal hastalıklara yatkınlığı artırdığı ve 90° üzerindeki omurga eğriliklerinin ani ölüm sendromu ile ilişkili olduğu bilinmelidir.
Skolyoz Tedavisi Nasıl Olur?
İdiyopatik skolyoz tedavisinin ilk adımında erken tanı yer alır. Erken tanı ile özellikle ergenlik döneminde eğriliğin ilerleyişini engellemek, mümkünse omurgayı optimal açıda geriye çevirmek ve bu sayede hem estetik açıdan hem de duruş biçiminde düzelme sağlamak amaçlanır. İleri evre skolyoz tedavilerinin amacı ise öncelikle omurgada ortaya çıkan ağrı şikayetini hafifletmek, eşlik eden fiziksel sorunları iyileştirmek ve solunum fonksiyonunda ortaya çıkan bozulmaları düzeltmektir.
Skolyoz Ameliyatı Çocuklarda Tercih Edilir mi?
Tedavi planlanırken kişinin yaşı, cinsiyeti, eşlik eden hastalıkların varlığı, omurga eğriliğinin derecesi, eğriliğin yönü, tipi ve skolyoz tablosunun ilerleme riski gibi pek çok faktör göz önünde bulundurulur. Cerrahi tedavi dışında korse kullanımı ve skolyoza yönelik spesifik egzersiz uygulamaları gibi konservatif tedavi yöntemleri tercih edilir. Ancak ciddi omurga hasarlarının gelişmemesi için her hasta özel olarak değerlendirilmeli ve uygulanacak olan iyileştirici yöntemler hastanın klinik özelliklerine göre bireysel olarak belirlenmelidir.
Skolyozda Omurga Güçlendirme
Skolyoza yönelik geliştirilmiş olan egzersizler, omurgayı güçlendirmek ve eğriliğin ilerleyişini durdurmak amacıyla uygulanan konservatif tedavi yöntemlerinden biridir. En sık tercih edilen teknik Schroth Metodu olarak adlandırılan ve vücudun asimetrik yük dağılımını ortadan kaldırarak duruşu düzelten üç boyutlu bir egzersiz tekniğidir. Her bireye özgü, omurganın eğrilikten etkilenimi doğrultusunda planlanan ve çeşitli solunum teknikleriyle desteklenen bu gelişmiş egzersiz uygulamaları sayesinde özellikle etkilenen bölgedeki kasların esnekliği artırılırken kas gücü, denge düzeyi, hareket kabiliyeti ve vücudun genel koordinasyon seviyesi desteklenir.
Skolyoz Egzersizleri Nelerdir?
Skolyoz egzersizleri başlangıç düzeyinden itibaren, Schroth tekniğini bilen ve skolyozla ilgili spesifik egzersiz uygulamalarına hakim olan terapistlerle birlikte gerçekleştirilmelidir. Egzersiz planlaması yapılırken omurga eğriliğinin yönü ve mevcut tedavi fazı göz önünde bulundurulur. Schroth metodu ile omurga eğriliğinin düzeltilebilmesi için belirli egzersizlerin kişisel plan doğrultusunda, düzenli aralıklarla tekrarlanması gerekir. Bu nedenle hasta, başlangıç düzeyinden itibaren terapistle uyum içerisinde çalışmaya özen göstermeli; tedavi başarısını artırmak için egzersiz planına harfiyen uymalıdır.
Skolyozda Korse Tedavisi
Bununla birlikte korse kullanımı da skolyoz tedavisi için sıklıkla tercih edilen yöntemlerden biridir. Korse ile birlikte yapılan günde 35-40 dakikalık stabilizasyon ve mobilizasyon egzersizleri korsenin etkinliğini artırır ve omurga deformitesi üzerinde iyileştirici etki gösterir. Bunun yanı sıra düzenli egzersiz uygulamaları ile desteklenen korse kullanımı, skolyoz tedavisinde cerrahi girişim gerekliliğini büyük oranda azaltır. Ameliyat sonrası ağrıyı kontrol altına almaya ve omurga fonksiyonunu desteklemeye yardımcı olur.
Skolyoz Ameliyatından Sonra Kaç Günde İyileşme Sağlanır?
Egzersiz ve korse gibi konservatif tedavi yöntemlerine rağmen ilerlemeye devam eden ve omurga eğrilik düzeyi 45°-50° üzerinde olan skolyoz tabloları için cerrahi tedavi yöntemi tercih edilir. Son derece ciddi operasyonlardan biri olan skolyoz cerrahisi sonrasında belli bir süre yakın izlem gerekir. Ameliyat sonrası kişinin günlük yaşam aktivitelerine dönmesi 3-4 haftayı bulurken operasyondan sonraki 3-6 ay içerisinde her türlü fiziksel aktiviteyi gerçekleştirmek mümkün hale gelir. Günümüzde son derece başarılı skolyoz ameliyatları gerçekleştiriliyor olsa da skolyoz cerrahisine bağlı olarak parapleji, kifoz artışı, psödoartroz, geç başlangıçlı ağrı şikayeti, aşırı düzeltme, düz sırt sendromu, deformite artışı, enfeksiyon ve rotasyona bağlı deformite gibi çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkabilir.
Cerrahiye bağlı bu gibi komplikasyonları en aza indirmek için alanında deneyimli hekimleri ve cerrahi açıdan donanımlı sağlık merkezlerini tercih etmeye özen gösterin. Skolyoz tedavisi hakkında detaylı genel olarak bilgi almak için Beyin ve Sinir Cerrahisi birimlerine başvurabilirsiniz. Çocuklarınızda başlayan skolyoz tedavisi için ise Çocuk Nöroloji ve Çocuk Ortopedi bölümlerinden bilgi ve randevu alabilirsiniz.Omurga deformiteleri, kişide duruş ve yürüme bozukluğu gibi fiziksel sorunların yanı sıra son derece ciddi, yaşamı tehdit edici etkileri olan sağlık problemlerine de yol açabilir. Tıpta spinal deformite olarak da adlandırılan bu hastalık türlerinin doğru şekilde tedavi edilmesi için çeşitli görüntüleme ve ölçüm yöntemleri ile deformitenin tam olarak anlaşılması gerekir. Yapısal deformitelerin yaklaşık %80’ini skolyoz olarak bilinen omurga eğriliği oluşturur. Skolyoz tablosu eğriliğin derecesine göre uzun yıllar boyu fark edilmeyebileceği gibi akciğerlere baskı yaparak acil müdahale gerekliliği doğurabilir. Hastalığın geç fark edilmesi durumunda çeşitli sağlık sorunları ile birlikte özellikle çocukluk çağında büyüme ve gelişme geriliği meydana gelir. Bu nedenle skolyoz hakkında yeterli bilgi sahibi olmak, belirti ve bulguları erken dönemde fark edebilmek, hastalığın seyri açısından son derece önemlidir.Skolyoz (Omurga Eğriliği) Nedir?Skolyoz, spinal deformiteler içerisinde en sık karşılaşılan ve ilerleyen evrelerde son derece ciddi duruş bozukluklarına neden olan üç boyutlu bir omurga deformitesidir. Bu deformite omurganın yapısal bozukluğundan kaynaklı olarak ortaya çıkabileceği gibi omurga dışı sebeplere bağlı olarak da gelişebilir. Yapısal olmayan skolyoz genellikle zaman içerisinde kısmen düzelir veya skolyoza neden olan asıl sebep ortadan kalktığında fark edilemez hale gelir. Yapısal skolyoz ise sıklıkla idiyopatik olarak ortaya çıkar ancak nöromüsküler hastalıklar, bağ dokusu bozuklukları, enfeksiyöz veya neoplastik durumlar, nörofibromatozis, dejeneratif ve romatizmal hastalıklar, metabolik bozukluklar ve çeşitli travmatik etkiler de omurgada yapısal eğriliğe yol açabilir.İdiyopatik Skolyoz Doğuştan mıdır?Omurgada yapısal olarak eğriliğe neden olan faktörün bilinmediği skolyoz tabloları, idiyopatik skolyoz olarak adlandırılır ve tüm skolyozların yaklaşık olarak %80’i bu grupta yer alır. Çocukluk çağının hızlı büyüme döneminde birden fazla faktöre bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülen bu kompleks omurga patolojisi genellikle ağrısız, asemptomatik seyreder. Bu nedenle oldukça zor fark edilir. Erken dönemde tanı almadan ilerleyen ve tedavi edilemeyen tablolarda akut veya kronik sırt ve bel ağrıları ortaya çıkar, kalp ve akciğer fonksiyonları bozulur, fiziksel hareket kısıtlılığı görülür. Kozmetik kusur nedeniyle depresyon riski artar ve kişinin yaşam kalitesi büyük oranda bozulur. Ciddi eğriliklerde ani ölüm riski yüksektir.Çocuklarda Skolyoz Ne Sıklıkta Görülür?İdiyopatik skolyoz genellikle eğriliğin fark edildiği yaşa göre infantil (0-3 yaş), juvenil (3-10 yaş), adölesan (10-18 yaş) ve erişkin (18 yaş ve üstü) skolyozu olmak üzere 4 farklı grupta sınıflandırılır. İnfantil skolyoz %1 gibi bir oranda, son derece nadir görülürken juvenil skolyozun görülme sıklığı %11-16 civarındadır. Ergenlik dönemine yakın yaşlarda ortaya çıkan ve geç başlangıçlı skolyoz olarak da adlandırılan adölesan skolyoz ise tüm skolyoz tablolarının yaklaşık %90’ından sorumludur. Skolyoz Neden Olur?Her 100 sağlıklı çocuktan 2 ila 4’ünde görülen idiyopatik skolyoz hastalığının ortaya çıkış nedeni tam olarak açıklanmış değildir. Ancak hastalığın görülmesi ile ilişkili bazı faktörler şu şekilde sıralanabilir:Skolyoz Belirtileri Nelerdir?Skolyoz son derece sinsi başlar ve uzun dönem boyunca hiçbir bulgu vermeden ilerleyebilir. Genellikle ağrı görülmez ve olguların büyük çoğunluğu başka nedenlerle çekilen radyografilerde tesadüfen fark edilir. Ancak hamstring kaslarında esneklik kaybı, omurganın bükülme kapasitesinde azalma, karın ve sırt kaslarında zayıflık görülen kişilerde, bazı fiziksel aktiviteler sonucu şiddetli bel ağrısı ortaya çıkabilir. Bununla birlikte omurganın göğüs kafesi ile ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda ciddi eğrilik şikayeti olan kişilerde göğüs kompliyansının azalmasına bağlı yüzeysel soluma ve sık solunum yolu enfeksiyonu bulguları görülür. İlerleyen ve tedavi edilmeyen olgular kişide depresif duygu durumu ve çeşitli ruhsal hastalıklara yatkınlığı artırdığı ve 90° üzerindeki omurga eğriliklerinin ani ölüm sendromu ile ilişkili olduğu bilinmelidir.Skolyoz Tedavisi Nasıl Olur?İdiyopatik skolyoz tedavisinin ilk adımında erken tanı yer alır. Erken tanı ile özellikle ergenlik döneminde eğriliğin ilerleyişini engellemek, mümkünse omurgayı optimal açıda geriye çevirmek ve bu sayede hem estetik açıdan hem de duruş biçiminde düzelme sağlamak amaçlanır. İleri evre skolyoz tedavilerinin amacı ise öncelikle omurgada ortaya çıkan ağrı şikayetini hafifletmek, eşlik eden fiziksel sorunları iyileştirmek ve solunum fonksiyonunda ortaya çıkan bozulmaları düzeltmektir.Skolyoz Ameliyatı Çocuklarda Tercih Edilir mi?Tedavi planlanırken kişinin yaşı, cinsiyeti, eşlik eden hastalıkların varlığı, omurga eğriliğinin derecesi, eğriliğin yönü, tipi ve skolyoz tablosunun ilerleme riski gibi pek çok faktör göz önünde bulundurulur. Cerrahi tedavi dışında korse kullanımı ve skolyoza yönelik spesifik egzersiz uygulamaları gibi konservatif tedavi yöntemleri tercih edilir. Ancak ciddi omurga hasarlarının gelişmemesi için her hasta özel olarak değerlendirilmeli ve uygulanacak olan iyileştirici yöntemler hastanın klinik özelliklerine göre bireysel olarak belirlenmelidir.Skolyozda Omurga GüçlendirmeSkolyoza yönelik geliştirilmiş olan egzersizler, omurgayı güçlendirmek ve eğriliğin ilerleyişini durdurmak amacıyla uygulanan konservatif tedavi yöntemlerinden biridir. En sık tercih edilen teknik Schroth Metodu olarak adlandırılan ve vücudun asimetrik yük dağılımını ortadan kaldırarak duruşu düzelten üç boyutlu bir egzersiz tekniğidir. Her bireye özgü, omurganın eğrilikten etkilenimi doğrultusunda planlanan ve çeşitli solunum teknikleriyle desteklenen bu gelişmiş egzersiz uygulamaları sayesinde özellikle etkilenen bölgedeki kasların esnekliği artırılırken kas gücü, denge düzeyi, hareket kabiliyeti ve vücudun genel koordinasyon seviyesi desteklenir.Skolyoz Egzersizleri Nelerdir?Skolyoz egzersizleri başlangıç düzeyinden itibaren, Schroth tekniğini bilen ve skolyozla ilgili spesifik egzersiz uygulamalarına hakim olan terapistlerle birlikte gerçekleştirilmelidir. Egzersiz planlaması yapılırken omurga eğriliğinin yönü ve mevcut tedavi fazı göz önünde bulundurulur. Schroth metodu ile omurga eğriliğinin düzeltilebilmesi için belirli egzersizlerin kişisel plan doğrultusunda, düzenli aralıklarla tekrarlanması gerekir. Bu nedenle hasta, başlangıç düzeyinden itibaren terapistle uyum içerisinde çalışmaya özen göstermeli; tedavi başarısını artırmak için egzersiz planına harfiyen uymalıdır.Skolyozda Korse TedavisiBununla birlikte korse kullanımı da skolyoz tedavisi için sıklıkla tercih edilen yöntemlerden biridir. Korse ile birlikte yapılan günde 35-40 dakikalık stabilizasyon ve mobilizasyon egzersizleri korsenin etkinliğini artırır ve omurga deformitesi üzerinde iyileştirici etki gösterir. Bunun yanı sıra düzenli egzersiz uygulamaları ile desteklenen korse kullanımı, skolyoz tedavisinde cerrahi girişim gerekliliğini büyük oranda azaltır. Ameliyat sonrası ağrıyı kontrol altına almaya ve omurga fonksiyonunu desteklemeye yardımcı olur.Skolyoz Ameliyatından Sonra Kaç Günde İyileşme Sağlanır?Egzersiz ve korse gibi konservatif tedavi yöntemlerine rağmen ilerlemeye devam eden ve omurga eğrilik düzeyi 45°-50° üzerinde olan skolyoz tabloları için cerrahi tedavi yöntemi tercih edilir. Son derece ciddi operasyonlardan biri olan skolyoz cerrahisi sonrasında belli bir süre yakın izlem gerekir. Ameliyat sonrası kişinin günlük yaşam aktivitelerine dönmesi 3-4 haftayı bulurken operasyondan sonraki 3-6 ay içerisinde her türlü fiziksel aktiviteyi gerçekleştirmek mümkün hale gelir. Günümüzde son derece başarılı skolyoz ameliyatları gerçekleştiriliyor olsa da skolyoz cerrahisine bağlı olarak parapleji, kifoz artışı, psödoartroz, geç başlangıçlı ağrı şikayeti, aşırı düzeltme, düz sırt sendromu, deformite artışı, enfeksiyon ve rotasyona bağlı deformite gibi çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkabilir.Cerrahiye bağlı bu gibi komplikasyonları en aza indirmek için alanında deneyimli hekimleri ve cerrahi açıdan donanımlı sağlık merkezlerini tercih etmeye özen gösterin. Skolyoz tedavisi hakkında detaylı genel olarak bilgi almak için Beyin ve Sinir Cerrahisi birimlerine başvurabilirsiniz. Çocuklarınızda başlayan skolyoz tedavisi için ise Çocuk Nöroloji ve Çocuk Ortopedi bölümlerinden bilgi ve randevu alabilirsiniz. | 4,961 |
4,412 | Kadın Hastalıkları ve Doğum | Servisit nedir? Belirti ve tedavi yöntemleri nelerdir? | Halk arasında rahim ağzında yara olarak bilinen servisit en sık karşılaşılan jinekolojik problemlerden birisidir. Kadınların yarısından fazlası hayatının bir döneminde bu hastalığa yakalanır. Yaşı ne olursa olsun cinsel yönden aktif her kadın servisit için uygun bir adaydır. Kasık ağrısı ve vajinal akıntısı olan kadınların çoğunda başka bir hastalıkla bir arada ya da tek başına mutlaka servisit bulunur.İçindekilerServisitin tanısı nasıl konur?Servisitin nedenleri nelerdir?Servisitin belirtileri nelerdir?Ek servisit tetkikleri nelerdir?Servisit tedavisiServisitten korunmak için hangi önlemler alınmalıdır?
Servisitin tanısı nasıl konur?
Servisit, yani serviksin iltihabı, vücudun normal çalışan savunma mekanizmalarının bir sonucudur. Herhangi bir dokuda yaralanma, irritasyon ya da enfeksiyon olduğunda beyaz kan hücreleri yani akyuvarlar o bölgeye göç ederler ve bu bölgedeki kan akımı artar. Bu olay servikste olduğunda, normalde açık pembe olan serviks kızarır ve şişer. Bu durum muayenede yara şeklinde görülebilir. Servisit tanısı genelde jinekolojik muayene ile konsa da tanıdan emin olmak ve ayırıcı tanı yapabilmek için bazı ek tetkikler gerekebilir.
Servisitin nedenleri nelerdir?
Servisitin başarılı şekilde tedavi edilebilmesi altta yatan nedeninin tanımlanması ile ilgilidir. Eğer buna neden basit bir irritan madde ise bu maddenin kullanılmaması sorunu çözecektir. Eğer altta yatan sebep bir enfeksiyon ise bu enfeksiyonun uygun şekilde tedavisi, servisit problemini de çözecektir. Servisite neden olan en önemli 3 mikroorganizma klamidya, gonore ve trikomonasdır. Bunun dışında bazı allerjik maddeler de bu duruma yol açabilir.
Servisitin belirtileri nelerdir?
Belirtileri diğer pek çok hastalığa benzediği ve spesifik yakınmalar yaratmadığı için kişinin kendi kendine servisitten şüphelenmesi zordur. Genelde başka bir nedenden dolayı yapılan jinekolojik muayene ile fark edilir.
Genel anlamı ile servisit rahim ağzı dokusunun iltihabıdır. Çok büyük bir olasılıkla bir enfeksiyona bağlıdır ancak bazen irritasyon ya da travma sonrası da ortaya çıkabilir. Servisitin ilk belirtisi adet kanamasının bitişini takip eden dönemde ortaya çıkan vajinal akıntıdır. Diğer belirtiler arasında anormal vajinal kanama, kaşınma, vajinada yanma, ilişki esnasında ağrı, idrar yaparken yanma ve bel ağrısı bulunur. Hafif vakalarda herhangi bir bulgu olamayabilir ancak olay ilerledikçe kötü kokulu ve iltihabi bir akıntı ortaya çıkar. Uzamış ve tedavi edilmemiş bir servisit mukus yapımını bozarak spermlerin servikal kanala girişini bozabilir ve kısırlığa yol açabilir. Servisiti olan gebe bir kadında da düşük ve erken doğum riski bulunur. Bu tür annelerden doğan bebeklerde doğum sonrası akciğer be göz enfeksiyonları normalden daha fazla görülür.
Ek servisit tetkikleri nelerdir?
Biopsi: Eğer rahim ağzı ileri derecede anormal görünüyor ise lokal anestezi altında serviks biopsisi alınabilir. İşlem esnasında şüpheli alanlardan örnek alınır. Eğer tek bir alan belirlenemiyorsa saat 3,6,9 ve 12 hizalarından biopsi alınır ve patolojik incelemeye gönderilir. Kolposkopi: Rahim ağzının ışık altında büyüteçe benzer bir optik alet yardımı ile incelenmesidir. Şüpheli alanları daha kolay ortaya çıkarmak için kolposkopi öncesi rahim ağzı bir takım kimyasal maddeler ile silinir ve daha sonra boyanır. Dokunun boya tutmadaki farklılıklarına göre biopsi alınacak yer tespit edilir. Kolposkopi ile rahim ağzındaki kılcal damarların yapıları da değerlendirilir ve anormal damarlanma olup olmadığı saptanır. Bu damarlanma değişiklikleri servisit ile kötü huylu hastalıkların ayrımında önemlidir.
Smear: Servikal enfeksiyonu ve erken dönem serviks kanserinin taramasında kullanılır. Smear her kadının yılda 1 defa yaptırması gerek son derece basit ancak bir o kadar da önemli bir testtir.
Servisit tedavisi
Eğer servisit durumu uzamış ise ve altta yatan etkenin tedavisine rağmen servisit tablosunda gerileme yoksa serviskteki anormal hücreleri tahrip etmek için bazı küçük cerrahi girişimler yapılabilir. Bunlardan en sık kullanılan koterizasyon ve krioterapidir. Koterizasyon ısı yardımı ile tahrip etmektir. Halk arasında bu işleme yara yakma adı verilir. Krioterapi ise sıvı karbondioksit veya azot yardımı ile anormal dokuların dondurulmasıdır. Buna da halk arasında yara dondurma ismi verilir. Son olarak da Lazer ile hücrelerin tahribi uygulanabilir.
Koter: Kronik servisitteki en eski ve en klasik yöntemdir. Kalam şeklinde bir probun ucundan elektrik akımı geçirilerek ısı elde edilir. 3 yönetm arasında en son tercih edilmesi gereken tedavidir. İşlem esnasında çok hafif ağrı olabilir. İşlem sonrası oluşan nedbe dokusu rahim ağzı kanalında tıkanmalara yol açabilir.
Kriyoterapi: Kotere göre bazı avantajları vardır.Daha az ağrıya neden olur, ve daha kontrollü bir doku tahribine olanak tanır.Daha az nedbe dokusu oluşmasını sağlar.Bu nedenle servikal kanalda daralmaya yol açmaz. Tabanca şeklinde bir cihaz ile uygulanır. Bu tabancanın ucunun değdiği yerler donar. İşlem herhangi bir anestezi uygulanmadan yapılır. Son derece basit ve yaklaşık 10 dakika süren bir işemdir.
Lazer: Dokuların lazer ile tahrip edilmesidir. Kriyoterapiye bir üstünlüğü yoktur.
Tedavi şekli ne olursa olsun hücrelerin tahrip edilmesini takiben 1-2 hafta kadar süren bol sulu bir vajinal akıntı görülür. Bu süre zarfında lekelenme şeklinde kanamalar olabilir bu nedenle işlemlerden sonra 2 hafta kadar cinsel ilişkiden kaçınmak gerekir. Tamamen iyileşme 6-8 hafta kadar alabilir.
Servisitten korunmak için hangi önlemler alınmalıdır?
Servisitten korunmak ya da erken dönemde teşhis edilmesini sağlamak için bazı basit önlemler yeterlidir.
Çok emin olmadığınız kişiler ile ilişkiye girmeyin.
Partnerinizde gonore belirtileri varsa hemen doktorunuzla görüşün
Vajinal akıntı varlığında muayene olmayı geciktirmeyin
Herhangi bir şikayetiniz olmasa bile yılda 1 kez jinekolojik muayeneden geçin
Kokulu tampon, deodoran gibi irritan maddeleri kullanmayın.Halk arasında rahim ağzında yara olarak bilinen servisit en sık karşılaşılan jinekolojik problemlerden birisidir. Kadınların yarısından fazlası hayatının bir döneminde bu hastalığa yakalanır. Yaşı ne olursa olsun cinsel yönden aktif her kadın servisit için uygun bir adaydır. Kasık ağrısı ve vajinal akıntısı olan kadınların çoğunda başka bir hastalıkla bir arada ya da tek başına mutlaka servisit bulunur.Servisitin tanısı nasıl konur?Servisit, yani serviksin iltihabı, vücudun normal çalışan savunma mekanizmalarının bir sonucudur. Herhangi bir dokuda yaralanma, irritasyon ya da enfeksiyon olduğunda beyaz kan hücreleri yani akyuvarlar o bölgeye göç ederler ve bu bölgedeki kan akımı artar. Bu olay servikste olduğunda, normalde açık pembe olan serviks kızarır ve şişer. Bu durum muayenede yara şeklinde görülebilir. Servisit tanısı genelde jinekolojik muayene ile konsa da tanıdan emin olmak ve ayırıcı tanı yapabilmek için bazı ek tetkikler gerekebilir.Servisitin nedenleri nelerdir?Servisitin başarılı şekilde tedavi edilebilmesi altta yatan nedeninin tanımlanması ile ilgilidir. Eğer buna neden basit bir irritan madde ise bu maddenin kullanılmaması sorunu çözecektir. Eğer altta yatan sebep bir enfeksiyon ise bu enfeksiyonun uygun şekilde tedavisi, servisit problemini de çözecektir. Servisite neden olan en önemli 3 mikroorganizma klamidya, gonore ve trikomonasdır. Bunun dışında bazı allerjik maddeler de bu duruma yol açabilir.Servisitin belirtileri nelerdir?Belirtileri diğer pek çok hastalığa benzediği ve spesifik yakınmalar yaratmadığı için kişinin kendi kendine servisitten şüphelenmesi zordur. Genelde başka bir nedenden dolayı yapılan jinekolojik muayene ile fark edilir.Genel anlamı ile servisit rahim ağzı dokusunun iltihabıdır. Çok büyük bir olasılıkla bir enfeksiyona bağlıdır ancak bazen irritasyon ya da travma sonrası da ortaya çıkabilir. Servisitin ilk belirtisi adet kanamasının bitişini takip eden dönemde ortaya çıkan vajinal akıntıdır. Diğer belirtiler arasında anormal vajinal kanama, kaşınma, vajinada yanma, ilişki esnasında ağrı, idrar yaparken yanma ve bel ağrısı bulunur. Hafif vakalarda herhangi bir bulgu olamayabilir ancak olay ilerledikçe kötü kokulu ve iltihabi bir akıntı ortaya çıkar. Uzamış ve tedavi edilmemiş bir servisit mukus yapımını bozarak spermlerin servikal kanala girişini bozabilir ve kısırlığa yol açabilir. Servisiti olan gebe bir kadında da düşük ve erken doğum riski bulunur. Bu tür annelerden doğan bebeklerde doğum sonrası akciğer be göz enfeksiyonları normalden daha fazla görülür.Ek servisit tetkikleri nelerdir?Biopsi: Eğer rahim ağzı ileri derecede anormal görünüyor ise lokal anestezi altında serviks biopsisi alınabilir. İşlem esnasında şüpheli alanlardan örnek alınır. Eğer tek bir alan belirlenemiyorsa saat 3,6,9 ve 12 hizalarından biopsi alınır ve patolojik incelemeye gönderilir. Kolposkopi: Rahim ağzının ışık altında büyüteçe benzer bir optik alet yardımı ile incelenmesidir. Şüpheli alanları daha kolay ortaya çıkarmak için kolposkopi öncesi rahim ağzı bir takım kimyasal maddeler ile silinir ve daha sonra boyanır. Dokunun boya tutmadaki farklılıklarına göre biopsi alınacak yer tespit edilir. Kolposkopi ile rahim ağzındaki kılcal damarların yapıları da değerlendirilir ve anormal damarlanma olup olmadığı saptanır. Bu damarlanma değişiklikleri servisit ile kötü huylu hastalıkların ayrımında önemlidir.Smear: Servikal enfeksiyonu ve erken dönem serviks kanserinin taramasında kullanılır. Smear her kadının yılda 1 defa yaptırması gerek son derece basit ancak bir o kadar da önemli bir testtir.Servisit tedavisiEğer servisit durumu uzamış ise ve altta yatan etkenin tedavisine rağmen servisit tablosunda gerileme yoksa serviskteki anormal hücreleri tahrip etmek için bazı küçük cerrahi girişimler yapılabilir. Bunlardan en sık kullanılan koterizasyon ve krioterapidir. Koterizasyon ısı yardımı ile tahrip etmektir. Halk arasında bu işleme yara yakma adı verilir. Krioterapi ise sıvı karbondioksit veya azot yardımı ile anormal dokuların dondurulmasıdır. Buna da halk arasında yara dondurma ismi verilir. Son olarak da Lazer ile hücrelerin tahribi uygulanabilir.Koter: Kronik servisitteki en eski ve en klasik yöntemdir. Kalam şeklinde bir probun ucundan elektrik akımı geçirilerek ısı elde edilir. 3 yönetm arasında en son tercih edilmesi gereken tedavidir. İşlem esnasında çok hafif ağrı olabilir. İşlem sonrası oluşan nedbe dokusu rahim ağzı kanalında tıkanmalara yol açabilir.Kriyoterapi: Kotere göre bazı avantajları vardır.Daha az ağrıya neden olur, ve daha kontrollü bir doku tahribine olanak tanır.Daha az nedbe dokusu oluşmasını sağlar.Bu nedenle servikal kanalda daralmaya yol açmaz. Tabanca şeklinde bir cihaz ile uygulanır. Bu tabancanın ucunun değdiği yerler donar. İşlem herhangi bir anestezi uygulanmadan yapılır. Son derece basit ve yaklaşık 10 dakika süren bir işemdir.Lazer: Dokuların lazer ile tahrip edilmesidir. Kriyoterapiye bir üstünlüğü yoktur.Tedavi şekli ne olursa olsun hücrelerin tahrip edilmesini takiben 1-2 hafta kadar süren bol sulu bir vajinal akıntı görülür. Bu süre zarfında lekelenme şeklinde kanamalar olabilir bu nedenle işlemlerden sonra 2 hafta kadar cinsel ilişkiden kaçınmak gerekir. Tamamen iyileşme 6-8 hafta kadar alabilir.Servisitten korunmak için hangi önlemler alınmalıdır? | 3,139 |
4,413 | Ortopedi ve Travmatoloji | Menisküs Nedir: Menisküs Çeşitleri, Menisküs Belirtileri ve Tedavisi | Menisküs, dizlerde bulunan uyluk kemiği ile kaval kemiği arasında adeta bir yastık görevi gören yapılardır. Menisküsler dize gelen yükleri dağıtmakla görevli olduklarından dizi korur ve dizin rahat hareket etmesini sağlamak konusunda aktif rol oynar. Başta dizlerini aktif olarak kullanan sporcular olmak üzere pek çok insan hayatının bir döneminde menisküs yırtığı sorunu ile karşılaşabilir. İçindekilerMenisküs Yırtığı Nedir?Menisküs Yırtığı Belirtileri Nelerdir?Menisküs Nedenleri Nelerdir?Menisküs Yırtıklarının Çeşitleri Nelerdir?Menisküs Yırtığı Tedavisi Nelerdir?Menisküs Tedavisi Ne Kadar Sürer?Menisküs Yırtıkları Bitkisel Tedavi ya da Kendiliğinden İyileşir Mi?Menisküs Yırtığı Nasıl Önlenir?Menisküs Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar Nelerdir?Sıkça Sorulan Sorular
Menisküs Yırtığı Nedir?
Menisküsler iki dizde bulunan şekli hilali andıran, temel görevi uyluk ve kaval kemiği arasında adeta bir yastık görevi görerek sürtünmeyi en aza indirmek olan kıkırdak dokudan oluşan yapılardır. Menisküsler iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılır. Dizler vücudun en hareketli eklemlerinden birisi olduğu için menisküs yaralanmalarına sık rastlanır. Menisküs yırtıkları yaşla birlikte görülebildiği gibi travmatik menisküs yırtıkları da görülebilir.
Özellikle sporcular gibi hareketli bir yaşam süren kişilerde menisküs yırtığı daha çok görülen ortopedik bir sağlık sorunudur. Menisküs yırtığı dizde bulunan kıkırdak yapının hasar görmesi durumudur. Normal şartlarda menisküs dokuları elastik bir yapıdadır ve belli miktarda yükü taşıyabilirler. Ancak menisküse fazla yük binmesi halinde menisküs yırtığı oluşabilir.
Menisküs yırtıklarının genellikle ani bir hareket neticesinde geliştiği görülür. Genellikle ayak sabit dururken üst vücudun ani olarak döndüğü hareketler, dize binen yükü arttırabilir. Buna ek olarak, otururken ani şekilde kalkmak ya da hızlı bir şekilde yere eğilme hareketi yapmak da menisküs yırtığına neden olabilir.
Menisküs Yırtığı Belirtileri Nelerdir?
Menisküs yırtığının belirtileri denildiğinde ilk akla gelen ağrı ve takılma şikayetidir. Bu ağrılar genellikle dizin iç ve dış kısmında olmakla birlikte menisküsün arka kısmında yırtık olan hastalarda dizin arkasında da ağrı görülebilir. Buna ek olarak menisküs yırtığı olan kişilerde görülebilen belirtiler hasarın olduğu yere göre de değişiklik gösterebilir.
Bu belirtilerden bazıları şu şekilde sıralanabilir:
Menisküs yırtığı oluşan dizde ödem,
Hareket sırasında artan dinlenirken azalan bir ağrı,
Dizi uzatmak veya çekmek gibi hareketleri yaparken zorlanma,
Hasarın derecesine bağlı olarak dizlerde kilitlenme, takılma ve hareketsizlik hissi,
Hareket ederken dizlerden ses gelmesi,
Egzersiz ile birlikte şiddeti artan ağrı,
Bıçak batma hissini andıran aralıklı ağrı,
Çömelme ya da ayağa kalkma hareketini yaparken zorlanma,
Ağrılardan dolayı diz kaslarının zayıflaması.
Menisküs Nedenleri Nelerdir?
Diz ekleminde iç ve dış menisküs olmak üzere iki adet menisküsün yer almakta. Kıkırdak yapısında olan menisküsün görevi yük absorsiyonu ve eklem uyumunu sağlamaktır. Menisküs yaralanmaları genç hasta grubunda travmatik nedenlerden dolayı sıkça görülmekteyken daha ileri yaşlarda menisküs kalitesindeki azalma nedeni travmatik olmadan da oluşabilmekte.
Muayenesi yapılan hastalarda menisküs ve beraberinde ek yaralanma varsa bunu tespit etmek amacıyla MRI tetkiki istenmekte. Menisküs yaralanmalarının tedavisi yırtığın yeri, yırtığın tipi, derecesi ve hastanın aktivite düzeyiyle ilişkilidir. Konservatif yöntemler içeresinde istirahat ve buz terapi bulunmakta.
Menisküs Yırtıklarının Çeşitleri Nelerdir?
Menisküs yırtıklarının çeşitleri vardır. Menisküslerde meydana gelen zedelenmeler genellikle bir travmadan kaynaklı olmakla birlikte ileri yaş grubunda dejenerasyona bağlı menisküs yırtığı görülme ihtimali de vardır. Travmadan kaynaklı olan menisküs zedelenmelerinin genellikle ani bir hareket sonucu geliştiği görülür. Bunun yanında düşme, trafik kazası gibi dize dışarıdan bir darbe gelmesi halinde de menisküslerde yırtık ortaya çıkabilir.
Bunlara ek olarak yaşla beraber eklemlerin elastikliğini ve dayanıklılığını kaybetmesi neticesinde dize gelen ufak darbeler sonucunda dejeneratif menisküs yırtığı olarak adlandırılan tablo gelişebilir. Menisküs yırtığının tipleri de farklılık gösterir. Yırtığın hangi tip yırtık olduğuna karar vermek tedavi aşamasında oldukça önem taşır.
Menisküs yırtığı tiplerinden bazıları şu şekildedir:
Horizontal yırtık: Bu tür menisküs yırtıkları genellikle ileri yaşta dizlerdeki dejenerasyona bağlı gelişen yırtıklardır. Görüntüleme sırasında bu yırtıkların paralel yapıda olduğu görüldüğü için horizontal yırtık olarak adlandırılır. Bu yırtık tipinde menisküs üst ve alt olarak ikiye ayrılır.
Longitudinal yırtık: Horizontal yırtıkların aksine bu tür yırtıklar dikey görüntü veren ve genellikle 40 yaşının altındaki kişilerde bir travma sonucu gelişen yırtıklardır. Bu yırtıklar sporcularda genellikle ön çapraz bağ yaralanmaları ile birlikte görülür.
Radyal yırtık: Bu yırtık çeşidi de genellikle bir darbe sonucu ortaya çıkar. Radyal yırtıklar medial menisküste başlar ve çevreye yayılır.
Kova sapı yırtığı: Longitudinal yırtık ile benzerlik gösteren bir menisküs yırtığı çeşididir. Genellikle medial menisküste travmaya bağlı olarak ortaya çıkar.
Menisküs Yırtığı Tedavisi Nelerdir?
Menisküs yırtığı tedavisinde kullanılan yöntemler, yırtığın çeşidine göre farklılık gösterir. Yaşla birlikte oluşan dejeneratif yırtıklarda çoğu zaman herhangi bir tedaviye gerek olmaz. Buradaki temel kriter, hastanın ağrıya dayanabilir olması ve günlük işlerini yerine getirmekte zorlanmıyor olmasıdır. Aksi takdirde bu tür yırtıkların da tedavi edilmesi gerekir. Menisküs tedavileri multidisipliner bir yaklaşım gerektirir.
Alanında uzman doktorlar detaylı bir analiz yaptıktan sonra hastayı öncelikle fizik tedavi bölümüne yönlendirebilir. Ancak her menisküs yırtığı için fizik tedavi uygun değildir. Bu durumda tedavide cerrahi yöntemlerden faydalanılır. Özellikle 40 yaş altındaki hastalarda cerrahi yöntemler kıkırdağın korunması için oldukça etkilidir. Menisküs yırtıkları daha önceleri açık cerrahi yöntemler ile tedavi edilirken günümüzde bu ameliyatlar artık artroskopik cerrahi adı verilen kapalı operasyonlar ile yapılabilmektedir.
Menisküs Tedavisi Ne Kadar Sürer?
Ameliyat gerektiren menisküs yırtıklarında ameliyat sırasında uzman doktorlar menisküse iki tür müdahalede bulunabilir. Bunlardan ilki hasar olan menisküsü çıkarmaktır. Bu durum tip literatüründe menisektomi olarak adlandırılır. Menisektomi işleminden sonra hastalar yaklaşık 4 hafta sonra normal hayatlarına dönebilirler. Ameliyat sırasında uygulanan bir diğer yöntemde ise hasarlı menisküs dikişle tamir edilir. Bu durumda hastanın iyileşme süreci biraz daha uzayabilir. Yaklaşık olarak 12 haftada hasta günlük işlerine geri dönebilir.
Menisküs Yırtıkları Bitkisel Tedavi ya da Kendiliğinden İyileşir Mi?
Menisküslerde hasar olması halinde bu hasarın kendiliğinden geçmesi ya da çeşitli bitkiler yardımıyla iyileşmesi çok mümkün değildir. Ancak ağrı ve şişlik gibi semptomların hafifletilmesinde, rahatlatıcı etkisi olan bitkilerden faydalanılabilir. Bunun yanında uzmanların önerdiği şekilde egzersiz yapmak da yırtığa bağlı semptomların hafiflemesine yardımcı olabilir.
Menisküs Yırtığı Nasıl Önlenir?
Menisküs yırtıklarında temel neden, dizi çevreleyen kasların yeterince kuvvetli olmaması olabilir. Diz kaslarını kuvvetlendirici egzersizler yapmak, menisküs yırtıklarını önleme konusunda yararlı olabilir. Buna ek olarak; fazla kilolu olmak da dizlere fazla yük binmesine neden olacağından menisküs yırtıklarına neden olabilir. Bu nedenle kilo vererek ideal kiloya ulaşmak menisküs yırtığı riskini en aza indirir.
Menisküs Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar Nelerdir?
Menisküs hakkında pek çok kişinin yanlış bilgilere sahip olduğu görülür. Menisküs hakkında doğru bilinen yanlışlardan bazıları şöyle sıralanabilir:
Menisküs yırtıkları sporcu hastalığıdır: Bu inanış kısmen doğru olmakla birlikte menisküs sadece sporculara özgü bir hastalık değildir ve herkeste görülebilir.
Menisküs yırtığı sadece darbe sonucu ortaya çıkar: Menisküsün darbe sonucu ortaya çıkan çeşitleri vardır. Ancak menisküs yırtıkları dejenerasyon sonucu da ortaya çıkabilir.
Menisküs ağrılarına dayanılmaz: Her menisküs yırtığında şiddetli ağrı yaşanmaz bazen aralıklarla gelen ve dayanılabilecek düzeyde olan ağrılar da olabilir.
Menisküs yırtıklarında ameliyat tek çözümdür: Menisküsün kıkırdağa zarar verme ihtimalinin olduğu durumlarda ameliyat kesin çözüm olabilir. Ancak her menisküs yırtığında ameliyat gerekli değildir.
Sıkça Sorulan Sorular
Kadınlarda ve erkeklerde menisküs görülme oranında fark var mıdır?
Yapılan bilimsel araştırmalara göre menisküs yırtıkları anatomik farklılıklarından dolayı erkeklerde kadınlardan daha fazla görülür.
Menisküs hastalarına fizik tedavi uygulanır mı?
Menisküs yırtıklarında tercih edilen yöntemlerinden biri de fizik tedavidir. Fizik tedavi ile hastanın yırtığa bağlı ağrı, ödem gibi semptomlarını hafifletmek ve diz çevresindeki kaslarını güçlendirmek amaçlanır.
Menisküs ne kadar sürede tedavi edilir?
Menisküs tedavisi cerrahi yöntemlerle yapılırsa 6 hafta ila 12 hafta arasında hastada iyileşme olması beklenir. Bunun yanında fizik tedavi ya da ilaç tedavisi ile iyileşme süreci biraz daha uzun olabilir.
Menisküs ameliyatından sonra ne olur?
Bazı durumlarda menisküs ameliyatından sonra hastalara diz kaslarını güçlendirmek için fizik tedaviye başlamaları ya da uygun egzersizleri yapmaları önerilebilir. Daha önceleri menisküs ameliyatlarında açık cerrahi yöntemler kullanıldığı için hastaların belli bir süre dizlerini hareket ettirmemeleri istenirken günümüzde artroskopik yöntemle yapılan ameliyatlar sonrası hastalar günlük işlerine geri dönebilirler. Ancak sporcuların tekrar spora başlaması 3 ayı bulabilir.
Menisküs ameliyatı sonrası egzersize devam edilebilir mi?
Menisküs ameliyatlarından sonra hastalar doktorlarının kendilerine önerdiği süre boyunca egzersizden uzak durmalıdır. Ancak yaklaşık 3 ay sonra egzersize devam edebilirler. Egzersiz yapmak diz kaslarını güçlendirmek konusunda da etkili bir yöntemdir.
Menisküs sporcu hastalığı mıdır?
Menisküs yırtıkları futbol, basketbol, koşu, tenis gibi dizlerin aktif olarak kullanıldığı sporlarla ilgilenen kişilerde daha sık görülmekle birlikte menisküs yırtıklarının sporcu hastalığı olduğunu söylemek doğru olmaz. Menisküs yırtıkları kadın, erkek ve çocuk fark etmeksizin herkeste farklı nedenlere bağlı olarak gelişebilir.
Menisküs nakli nedir?
Menisküs nakli cerrahi olarak menisküslerin alındığı ya da küçük bir kısmının kaldığı operasyonlardan sonra tercih edilebilen bir yöntemdir. Menisküs naklinde kişinin diz anatomisine uygun menisküs dokusu, kapalı bir yöntemle dizin içerisine nakledilir. Özellikle genç hastalarda kıkırdağın korunması için menisküs naklinden faydalanılır.
Çocuklarda menisküs görülür mü?
Bazı çocuklarda menisküslerin hilali andıran yapısında doğuştan bozukluk bulunur. Bu duruma diskoid menisküs adı verilir. Bu çocuklarda genellikle ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi semptomlar gözlenmez. Ancak düzenli kontrol edilmezse ilerleyen yaşlarda kıkırdağın zarar görmesine neden olabilir.
Menisküsler dizleri korumakla görevli olan önemli yapılardır. Zedelenmeleri halinde çeşitli sorunlara neden olabilir. Siz de sağlığınız ile ilgili her türlü şikayetiniz için en yakın sağlık kuruluşuna giderek kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin. Sağlıklı günler dileriz.Menisküs, dizlerde bulunan uyluk kemiği ile kaval kemiği arasında adeta bir yastık görevi gören yapılardır. Menisküsler dize gelen yükleri dağıtmakla görevli olduklarından dizi korur ve dizin rahat hareket etmesini sağlamak konusunda aktif rol oynar. Başta dizlerini aktif olarak kullanan sporcular olmak üzere pek çok insan hayatının bir döneminde menisküs yırtığı sorunu ile karşılaşabilir.Menisküs Yırtığı Nedir?Menisküsler iki dizde bulunan şekli hilali andıran, temel görevi uyluk ve kaval kemiği arasında adeta bir yastık görevi görerek sürtünmeyi en aza indirmek olan kıkırdak dokudan oluşan yapılardır. Menisküsler iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılır. Dizler vücudun en hareketli eklemlerinden birisi olduğu için menisküs yaralanmalarına sık rastlanır. Menisküs yırtıkları yaşla birlikte görülebildiği gibi travmatik menisküs yırtıkları da görülebilir.Özellikle sporcular gibi hareketli bir yaşam süren kişilerde menisküs yırtığı daha çok görülen ortopedik bir sağlık sorunudur. Menisküs yırtığı dizde bulunan kıkırdak yapının hasar görmesi durumudur. Normal şartlarda menisküs dokuları elastik bir yapıdadır ve belli miktarda yükü taşıyabilirler. Ancak menisküse fazla yük binmesi halinde menisküs yırtığı oluşabilir.Menisküs yırtıklarının genellikle ani bir hareket neticesinde geliştiği görülür. Genellikle ayak sabit dururken üst vücudun ani olarak döndüğü hareketler, dize binen yükü arttırabilir. Buna ek olarak, otururken ani şekilde kalkmak ya da hızlı bir şekilde yere eğilme hareketi yapmak da menisküs yırtığına neden olabilir.Menisküs Yırtığı Belirtileri Nelerdir?Menisküs yırtığının belirtileri denildiğinde ilk akla gelen ağrı ve takılma şikayetidir. Bu ağrılar genellikle dizin iç ve dış kısmında olmakla birlikte menisküsün arka kısmında yırtık olan hastalarda dizin arkasında da ağrı görülebilir. Buna ek olarak menisküs yırtığı olan kişilerde görülebilen belirtiler hasarın olduğu yere göre de değişiklik gösterebilir.Bu belirtilerden bazıları şu şekilde sıralanabilir:Menisküs Nedenleri Nelerdir?Diz ekleminde iç ve dış menisküs olmak üzere iki adet menisküsün yer almakta. Kıkırdak yapısında olan menisküsün görevi yük absorsiyonu ve eklem uyumunu sağlamaktır. Menisküs yaralanmaları genç hasta grubunda travmatik nedenlerden dolayı sıkça görülmekteyken daha ileri yaşlarda menisküs kalitesindeki azalma nedeni travmatik olmadan da oluşabilmekte.Muayenesi yapılan hastalarda menisküs ve beraberinde ek yaralanma varsa bunu tespit etmek amacıyla MRI tetkiki istenmekte. Menisküs yaralanmalarının tedavisi yırtığın yeri, yırtığın tipi, derecesi ve hastanın aktivite düzeyiyle ilişkilidir. Konservatif yöntemler içeresinde istirahat ve buz terapi bulunmakta.Menisküs Yırtıklarının Çeşitleri Nelerdir?Menisküs yırtıklarının çeşitleri vardır. Menisküslerde meydana gelen zedelenmeler genellikle bir travmadan kaynaklı olmakla birlikte ileri yaş grubunda dejenerasyona bağlı menisküs yırtığı görülme ihtimali de vardır. Travmadan kaynaklı olan menisküs zedelenmelerinin genellikle ani bir hareket sonucu geliştiği görülür. Bunun yanında düşme, trafik kazası gibi dize dışarıdan bir darbe gelmesi halinde de menisküslerde yırtık ortaya çıkabilir.Bunlara ek olarak yaşla beraber eklemlerin elastikliğini ve dayanıklılığını kaybetmesi neticesinde dize gelen ufak darbeler sonucunda dejeneratif menisküs yırtığı olarak adlandırılan tablo gelişebilir. Menisküs yırtığının tipleri de farklılık gösterir. Yırtığın hangi tip yırtık olduğuna karar vermek tedavi aşamasında oldukça önem taşır.Menisküs yırtığı tiplerinden bazıları şu şekildedir:Menisküs Yırtığı Tedavisi Nelerdir?Menisküs yırtığı tedavisinde kullanılan yöntemler, yırtığın çeşidine göre farklılık gösterir. Yaşla birlikte oluşan dejeneratif yırtıklarda çoğu zaman herhangi bir tedaviye gerek olmaz. Buradaki temel kriter, hastanın ağrıya dayanabilir olması ve günlük işlerini yerine getirmekte zorlanmıyor olmasıdır. Aksi takdirde bu tür yırtıkların da tedavi edilmesi gerekir. Menisküs tedavileri multidisipliner bir yaklaşım gerektirir.Alanında uzman doktorlar detaylı bir analiz yaptıktan sonra hastayı öncelikle fizik tedavi bölümüne yönlendirebilir. Ancak her menisküs yırtığı için fizik tedavi uygun değildir. Bu durumda tedavide cerrahi yöntemlerden faydalanılır. Özellikle 40 yaş altındaki hastalarda cerrahi yöntemler kıkırdağın korunması için oldukça etkilidir. Menisküs yırtıkları daha önceleri açık cerrahi yöntemler ile tedavi edilirken günümüzde bu ameliyatlar artık artroskopik cerrahi adı verilen kapalı operasyonlar ile yapılabilmektedir.Menisküs Tedavisi Ne Kadar Sürer?Ameliyat gerektiren menisküs yırtıklarında ameliyat sırasında uzman doktorlar menisküse iki tür müdahalede bulunabilir. Bunlardan ilki hasar olan menisküsü çıkarmaktır. Bu durum tip literatüründe menisektomi olarak adlandırılır. Menisektomi işleminden sonra hastalar yaklaşık 4 hafta sonra normal hayatlarına dönebilirler. Ameliyat sırasında uygulanan bir diğer yöntemde ise hasarlı menisküs dikişle tamir edilir. Bu durumda hastanın iyileşme süreci biraz daha uzayabilir. Yaklaşık olarak 12 haftada hasta günlük işlerine geri dönebilir.Menisküs Yırtıkları Bitkisel Tedavi ya da Kendiliğinden İyileşir Mi?Menisküslerde hasar olması halinde bu hasarın kendiliğinden geçmesi ya da çeşitli bitkiler yardımıyla iyileşmesi çok mümkün değildir. Ancak ağrı ve şişlik gibi semptomların hafifletilmesinde, rahatlatıcı etkisi olan bitkilerden faydalanılabilir. Bunun yanında uzmanların önerdiği şekilde egzersiz yapmak da yırtığa bağlı semptomların hafiflemesine yardımcı olabilir.Menisküs Yırtığı Nasıl Önlenir?Menisküs yırtıklarında temel neden, dizi çevreleyen kasların yeterince kuvvetli olmaması olabilir. Diz kaslarını kuvvetlendirici egzersizler yapmak, menisküs yırtıklarını önleme konusunda yararlı olabilir. Buna ek olarak; fazla kilolu olmak da dizlere fazla yük binmesine neden olacağından menisküs yırtıklarına neden olabilir. Bu nedenle kilo vererek ideal kiloya ulaşmak menisküs yırtığı riskini en aza indirir.Menisküs Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar Nelerdir?Menisküs hakkında pek çok kişinin yanlış bilgilere sahip olduğu görülür. Menisküs hakkında doğru bilinen yanlışlardan bazıları şöyle sıralanabilir:Sıkça Sorulan SorularYapılan bilimsel araştırmalara göre menisküs yırtıkları anatomik farklılıklarından dolayı erkeklerde kadınlardan daha fazla görülür.Menisküs yırtıklarında tercih edilen yöntemlerinden biri de fizik tedavidir. Fizik tedavi ile hastanın yırtığa bağlı ağrı, ödem gibi semptomlarını hafifletmek ve diz çevresindeki kaslarını güçlendirmek amaçlanır.Menisküs tedavisi cerrahi yöntemlerle yapılırsa 6 hafta ila 12 hafta arasında hastada iyileşme olması beklenir. Bunun yanında fizik tedavi ya da ilaç tedavisi ile iyileşme süreci biraz daha uzun olabilir.Bazı durumlarda menisküs ameliyatından sonra hastalara diz kaslarını güçlendirmek için fizik tedaviye başlamaları ya da uygun egzersizleri yapmaları önerilebilir. Daha önceleri menisküs ameliyatlarında açık cerrahi yöntemler kullanıldığı için hastaların belli bir süre dizlerini hareket ettirmemeleri istenirken günümüzde artroskopik yöntemle yapılan ameliyatlar sonrası hastalar günlük işlerine geri dönebilirler. Ancak sporcuların tekrar spora başlaması 3 ayı bulabilir.Menisküs ameliyatlarından sonra hastalar doktorlarının kendilerine önerdiği süre boyunca egzersizden uzak durmalıdır. Ancak yaklaşık 3 ay sonra egzersize devam edebilirler. Egzersiz yapmak diz kaslarını güçlendirmek konusunda da etkili bir yöntemdir.Menisküs yırtıkları futbol, basketbol, koşu, tenis gibi dizlerin aktif olarak kullanıldığı sporlarla ilgilenen kişilerde daha sık görülmekle birlikte menisküs yırtıklarının sporcu hastalığı olduğunu söylemek doğru olmaz. Menisküs yırtıkları kadın, erkek ve çocuk fark etmeksizin herkeste farklı nedenlere bağlı olarak gelişebilir.Menisküs nakli cerrahi olarak menisküslerin alındığı ya da küçük bir kısmının kaldığı operasyonlardan sonra tercih edilebilen bir yöntemdir. Menisküs naklinde kişinin diz anatomisine uygun menisküs dokusu, kapalı bir yöntemle dizin içerisine nakledilir. Özellikle genç hastalarda kıkırdağın korunması için menisküs naklinden faydalanılır.Bazı çocuklarda menisküslerin hilali andıran yapısında doğuştan bozukluk bulunur. Bu duruma diskoid menisküs adı verilir. Bu çocuklarda genellikle ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi semptomlar gözlenmez. Ancak düzenli kontrol edilmezse ilerleyen yaşlarda kıkırdağın zarar görmesine neden olabilir.Menisküsler dizleri korumakla görevli olan önemli yapılardır. Zedelenmeleri halinde çeşitli sorunlara neden olabilir. Siz de sağlığınız ile ilgili her türlü şikayetiniz için en yakın sağlık kuruluşuna giderek kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin. Sağlıklı günler dileriz. | 5,551 |
4,414 | Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji | Selülit nedir? Selülit nasıl geçer? | Selülit, cilt yüzeyinde çukurlu - tümsekli portakal kabuğu benzeri bir görünüme neden olan ve genellikle kalça, uyluk ve karın bölgesini etkileyen lokalize bir estetik cilt problemidir. Selülit, özellikle kadınlar arasında çok yaygındır. Selülitte cildin epidermis ve dermis adı verilen üst katmanlarının altında aşırı miktarda yağ hücresi depolanır. Küçük bağ dokusu bantları bu yağ hücreleri arasında dikey olarak uzanır ve cildin üst katmanlarını vücudun daha derin dokularına bağlar.
Bantlar, normal büyüklükteki yağ hücrelerinin yeterli miktarda boş alana sahip olduğu odalar veya mini cepler oluşturur. Fakat yağ hücrelerinde genişleme olduğu zaman bantlar yağ dokusunu bir file gibi sıkıştırarak girintili-çıkıntılı selülit oluşumuna neden olur.İçindekilerSelülit nedir? Selülit neden olur? Selülit için kimler risk altındadır? Selülit belirtileri nelerdir? Selülit dereceleri nelerdir? Lazer ve radyofrekans sistemleriLazer destekli liposuction Selülitten korunma yolları nelerdir?
Selülit nedir?
Selülit sıklıkla uyluk, kalça ve karın bölgesindeki deri ve deri altı yağ dokusunu etkileyerek portakal kabuğu görünümü olarak tanımlanan girintili çıkıntılı bir dokuya neden olan bölgesel metabolik bozukluk olarak tanımlanabilir. Portakal kabuğu dokusu, derinin altında biriken ve genişleyen yağ hücreleri ile cilt yüzeyine dik uzanan ve septa adı verilen lifli bantların bir araya gelmesiyle ortaya çıkar.
Genişlemiş yağ hücreleri küçük şişkinlikler oluştururken, sıkı septa yağ dokusunu büzerek çukurluklara neden olur. Böylece pürüzlü bir görünüm oraya çıkar. Tıp literatüründe ödemli fibrosklerotik pannikülopati, gynoid lipodistrofi ya da adipoz ödemi gibi farklı isimlerle anılır.
Selülit neden olur?
Selülitin kesin nedeni bilinmemektedir, ancak deri altındaki bağ dokusu ile yağ tabakası arasındaki etkileşimin bir sonucu olduğu anlaşılmıştır. Selülitin olası nedenleri arasında hormonal değişiklikler, genetik faktörler, kilo alımı veya kilo kaybı, sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı veya sigara kullanımı bulunur. Bunların dışında dar kıyafetlerin ve çok fazla oturmanın da selülite neden olabildiğine yönelik kanıtlar vardır.
Fakat birçok sağlıklı kadında, sağlıklı bir diyet ve egzersiz programına rağmen selülit gelişebilir. Vücuttaki yağın dağılım şekli de selülite yatkınlık oluşturabilir. Pek çok farklı faktör selülite neden olabileceğinden, hemen hemen tüm kadınlar hayatlarının bir döneminde vücutlarının herhangi bir kısmında selülit problemi yaşayabilir.
Selülit için kimler risk altındadır?
Bugüne kadar yapılan araştırmalar ve tecrübelerin ışığında yapılan tahminlere göre kadınların %80-90'ında ergenlikten sonra hayatlarının bir döneminde yüksek olasılıkla selülit gelişir. Yaşla birlikte görülme sıklığı daha da artar. Çünkü yaş ilerledikçe cilt incelir, gevşer ve bu da riski artırır. Selülitin daha açık tenli kadınlarda daha sık geliştiği görülmüştür.
Erkeklerde de daha nadir olarak selülit görülebilir. Uzmanlar, erkeklerde cilt altındaki yapıların farklı özellikler taşıması ve yağ dokusunun daha az olmasının riski düşürdüğünü düşünmektedir. Kilo alımı selüliti daha belirgin hale getirebilir, ancak bazı zayıf insanların da selüliti vardır. Aktif olmayan sedanter bir yaşam tarzı ve hamilelik selülit oluşma riskini artırabilir.
Selülit belirtileri nelerdir?
Selülit kalça, uyluk, karın gibi vücut bölgelerinde girintili çıkıntılı bir cilt görünümü ile karakterizedir. Ciltteki bu görünüm bazen süzme peynir veya portakal kabuğu görünümü şeklinde tanımlanır.
Hafif selülitte ciltteki portakal kabuğu görüntüsü sadece uyluklar gibi etkilenen alan sıkıştırılarak görülebilir. Daha şiddetli selülitte cildin pürüzlü yapısı her durumda fark edilir. Selülit, en sık olarak uyluk ve kalça çevresinde görülür, ancak göğüslerde, alt karın bölgesinde ve üst kollarda da bulunabilir.
Selülit ciddi bir tıbbi durum değildir ve tedavi gerekli değildir. Aslında, birçok doktor selülitin normal bir oluşum olduğunu düşünmektedir. Selülit ve cilt görünümleri konusunda endişeleri olan bireylerin bir dermatoloji ya da plastik cerrahi uzmanına danışması önerilir.
Selülit dereceleri nelerdir?
Derece 1: Yatarken ve ayakta dururken portakal kabuğu görünümü fark edilmez ve cilt pürüzsüz görünür.
Derece 2: Yatma sırasında cilt pürüzsüz görünür, ancak ayaktayken bir miktar çukurlaşma fark edilir.
Derece 3: Ayakta dururken ve uzanırken ciltte portakal kabuğu görünümü vardır.
Selülit tedavisi nasıl yapılır?
Selülit tamamen etkili spesifik bir tedavi seçeneği yoktur. Aşağıdaki tedaviler, en azından geçici olarak selülit görünümünü iyileştirebilir:
Fazla kiloların verilmesi
Aşırı kilolu bireylerin sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizle yavaş ve kontrollü bir şekilde kilo vermesi ciltteki hoş olmayan görünümünü bir miktar iyileştirebilir. Fakat ani ve hızlı verilen kilolar ciltte sarkmaya neden olarak selülit görünümünde kötüleşmeye yol açar.
Lazer ve radyofrekans sistemleri
Belki de en umut verici tedavi seçeneği lazer ve radyofrekans sistemlerinin kullanımıyla mümkündür. Selülit tedavisinde kullanılan üç farklı sistem vardır. Her üç sistem de bir dizi tedaviden sonra ciltte düzelme sağlar. Elde edilen sonuçlar altı ay kadar kalıcı olabilir. Bu sistemler aşağıdakileri içerebilir;
Bunlardan birincisi selülit tedavisi için doku masajı, radyofrekans teknolojisi ve kızılötesi ışığın bir birleşimini kullanır.
Başka bir sistemde, diyot lazer enerjisi ve doku masajının birleşimi tercih edilir.
Üçüncü sistem, selülit tedavisi için aynı anda derin ve yüzeysel seviyelerde radyofrekans kullanır.
Lazer destekli liposuction
Bazı insanlar selülit tedavisi için liposuction yaptırmayı tercih eder. Liposuction sırasında cilde açılan küçük bir kesikten cilt altına yerleştirilen ince bir tüp yardımıyla yağ hücreleri emilir. Tek başına liposuction vücudu şekillendirse de selüliti gidermez ve portakal kabuğu görünümünü daha da kötüleştirebilir. Lazer destekli liposuction ise selülit tedavisinde daha etkili sonuçlar verir. Bu tedavi cildi sıkılaştırırken yağ hücrelerini yok eden farklı bir liposuction yöntemidir.
Kriyolipoliz
Kriyolipoliz vücudun kalça, karın gibi alanlarında bulunan bölgesel yağ hücrelerindeki lipit moleküllerini dondurarak giderir. FDA tarafından onaylanan bu yöntem selülit görünümünü iyileştirmede umut vericidir.
Ultrason Tedavisi
Bu cerrahi olmayan yöntem, karın ve uylukta hedeflenen yağ hücrelerinin azaltılması için ses dalgaları kullanır. Elde edilen sonuçlar 2 ila 3 ay kadar etkilidir.
Retinol Krem
Retinol, kolajen oluşumunu engelleyen ve serbest radikalleri azaltan bir A vitamini türevidir. Günde iki kez %0.3 retinol krem uygulamasının, altı ay sonra cildi pürüzsüzleştirerek selülit görünümünü azalttığı gösterilmiştir.
Karboksiterapi
Cilt altına karbondioksit gazı enjeksiyonu şeklinde uygulanan bir tedavi yöntemidir. Bazı selülitler bu yöntemle tedavi edilebilir. İşlem sonrası morarma ve rahatsızlık hissi gibi yan etkilere neden olabilir.
Selülitten korunma yolları nelerdir?
Selülit oluşumunun %100 engellenmesi mümkün değildir. Fakat bazı önlemler alarak selülit oluşumunu azaltmak olmasıdır. Aktif bir yaşam tarzı ve sağlıklı beslenme, selülit görünümünü minimuma indirmeye yardımcı olabilir. Ek olarak sağlıklı vücut ağırlığını korumak uyluk veya karında ortaya çıkan çukurlukların derecesini en aza indirmede etkilidir. Uyluk ve göbek için kas güçlendirici egzersizler de selülitin göründüğü bölgeleri şekillendirmeye ve belirginliğini azaltmaya yardımcı olabilir.
Fazla kiloları olanların kilo vermesi selülit görünümünü azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak kilo kaybı, bazı insanlarda durumun daha belirgin hale gelmesine de neden olabilir. Genellikle hızlı ve önemli kilo kaybının ardından ortaya çıkan gevşek cilt, selülit görünümünün daha belirgin hale gelmesiyle sonuçlanabilir. Bu sebeple yavaş yavaş ve cildin kilo kaybına göre esnemesini olanaklı kılacak bir zayıflama programı önerilir.
Cildinize iyi bakmanız, selülit görünümünü azaltmaya yardımcı olur. Sigarayı bırakmak, cildin daha yumuşak, daha sıkı ve daha elastik kalmasına yardımcı olmak için güneş koruyucu ürünler kullanmak etkili olabilir. Çünkü sıkı bir cilt, selülit görünümünü azaltmaya yardımcı olabilir.Selülit, cilt yüzeyinde çukurlu - tümsekli portakal kabuğu benzeri bir görünüme neden olan ve genellikle kalça, uyluk ve karın bölgesini etkileyen lokalize bir estetik cilt problemidir. Selülit, özellikle kadınlar arasında çok yaygındır. Selülitte cildin epidermis ve dermis adı verilen üst katmanlarının altında aşırı miktarda yağ hücresi depolanır. Küçük bağ dokusu bantları bu yağ hücreleri arasında dikey olarak uzanır ve cildin üst katmanlarını vücudun daha derin dokularına bağlar.Bantlar, normal büyüklükteki yağ hücrelerinin yeterli miktarda boş alana sahip olduğu odalar veya mini cepler oluşturur. Fakat yağ hücrelerinde genişleme olduğu zaman bantlar yağ dokusunu bir file gibi sıkıştırarak girintili-çıkıntılı selülit oluşumuna neden olur.Selülit nedir?Selülit sıklıkla uyluk, kalça ve karın bölgesindeki deri ve deri altı yağ dokusunu etkileyerek portakal kabuğu görünümü olarak tanımlanan girintili çıkıntılı bir dokuya neden olan bölgesel metabolik bozukluk olarak tanımlanabilir. Portakal kabuğu dokusu, derinin altında biriken ve genişleyen yağ hücreleri ile cilt yüzeyine dik uzanan ve septa adı verilen lifli bantların bir araya gelmesiyle ortaya çıkar.Genişlemiş yağ hücreleri küçük şişkinlikler oluştururken, sıkı septa yağ dokusunu büzerek çukurluklara neden olur. Böylece pürüzlü bir görünüm oraya çıkar. Tıp literatüründe ödemli fibrosklerotik pannikülopati, gynoid lipodistrofi ya da adipoz ödemi gibi farklı isimlerle anılır.Selülit neden olur?Selülitin kesin nedeni bilinmemektedir, ancak deri altındaki bağ dokusu ile yağ tabakası arasındaki etkileşimin bir sonucu olduğu anlaşılmıştır. Selülitin olası nedenleri arasında hormonal değişiklikler, genetik faktörler, kilo alımı veya kilo kaybı, sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı veya sigara kullanımı bulunur. Bunların dışında dar kıyafetlerin ve çok fazla oturmanın da selülite neden olabildiğine yönelik kanıtlar vardır.Fakat birçok sağlıklı kadında, sağlıklı bir diyet ve egzersiz programına rağmen selülit gelişebilir. Vücuttaki yağın dağılım şekli de selülite yatkınlık oluşturabilir. Pek çok farklı faktör selülite neden olabileceğinden, hemen hemen tüm kadınlar hayatlarının bir döneminde vücutlarının herhangi bir kısmında selülit problemi yaşayabilir.Selülit için kimler risk altındadır?Bugüne kadar yapılan araştırmalar ve tecrübelerin ışığında yapılan tahminlere göre kadınların %80-90'ında ergenlikten sonra hayatlarının bir döneminde yüksek olasılıkla selülit gelişir. Yaşla birlikte görülme sıklığı daha da artar. Çünkü yaş ilerledikçe cilt incelir, gevşer ve bu da riski artırır. Selülitin daha açık tenli kadınlarda daha sık geliştiği görülmüştür.
Erkeklerde de daha nadir olarak selülit görülebilir. Uzmanlar, erkeklerde cilt altındaki yapıların farklı özellikler taşıması ve yağ dokusunun daha az olmasının riski düşürdüğünü düşünmektedir. Kilo alımı selüliti daha belirgin hale getirebilir, ancak bazı zayıf insanların da selüliti vardır. Aktif olmayan sedanter bir yaşam tarzı ve hamilelik selülit oluşma riskini artırabilir.Selülit belirtileri nelerdir?Selülit kalça, uyluk, karın gibi vücut bölgelerinde girintili çıkıntılı bir cilt görünümü ile karakterizedir. Ciltteki bu görünüm bazen süzme peynir veya portakal kabuğu görünümü şeklinde tanımlanır.Hafif selülitte ciltteki portakal kabuğu görüntüsü sadece uyluklar gibi etkilenen alan sıkıştırılarak görülebilir. Daha şiddetli selülitte cildin pürüzlü yapısı her durumda fark edilir. Selülit, en sık olarak uyluk ve kalça çevresinde görülür, ancak göğüslerde, alt karın bölgesinde ve üst kollarda da bulunabilir.Selülit ciddi bir tıbbi durum değildir ve tedavi gerekli değildir. Aslında, birçok doktor selülitin normal bir oluşum olduğunu düşünmektedir. Selülit ve cilt görünümleri konusunda endişeleri olan bireylerin bir dermatoloji ya da plastik cerrahi uzmanına danışması önerilir.Selülit dereceleri nelerdir?Derece 1: Yatarken ve ayakta dururken portakal kabuğu görünümü fark edilmez ve cilt pürüzsüz görünür.Derece 2: Yatma sırasında cilt pürüzsüz görünür, ancak ayaktayken bir miktar çukurlaşma fark edilir.Derece 3: Ayakta dururken ve uzanırken ciltte portakal kabuğu görünümü vardır.Selülit tedavisi nasıl yapılır?Selülit tamamen etkili spesifik bir tedavi seçeneği yoktur. Aşağıdaki tedaviler, en azından geçici olarak selülit görünümünü iyileştirebilir:Aşırı kilolu bireylerin sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizle yavaş ve kontrollü bir şekilde kilo vermesi ciltteki hoş olmayan görünümünü bir miktar iyileştirebilir. Fakat ani ve hızlı verilen kilolar ciltte sarkmaya neden olarak selülit görünümünde kötüleşmeye yol açar.Lazer ve radyofrekans sistemleriBelki de en umut verici tedavi seçeneği lazer ve radyofrekans sistemlerinin kullanımıyla mümkündür. Selülit tedavisinde kullanılan üç farklı sistem vardır. Her üç sistem de bir dizi tedaviden sonra ciltte düzelme sağlar. Elde edilen sonuçlar altı ay kadar kalıcı olabilir. Bu sistemler aşağıdakileri içerebilir;Lazer destekli liposuctionBazı insanlar selülit tedavisi için liposuction yaptırmayı tercih eder. Liposuction sırasında cilde açılan küçük bir kesikten cilt altına yerleştirilen ince bir tüp yardımıyla yağ hücreleri emilir. Tek başına liposuction vücudu şekillendirse de selüliti gidermez ve portakal kabuğu görünümünü daha da kötüleştirebilir. Lazer destekli liposuction ise selülit tedavisinde daha etkili sonuçlar verir. Bu tedavi cildi sıkılaştırırken yağ hücrelerini yok eden farklı bir liposuction yöntemidir.Kriyolipoliz vücudun kalça, karın gibi alanlarında bulunan bölgesel yağ hücrelerindeki lipit moleküllerini dondurarak giderir. FDA tarafından onaylanan bu yöntem selülit görünümünü iyileştirmede umut vericidir.Bu cerrahi olmayan yöntem, karın ve uylukta hedeflenen yağ hücrelerinin azaltılması için ses dalgaları kullanır. Elde edilen sonuçlar 2 ila 3 ay kadar etkilidir.Retinol, kolajen oluşumunu engelleyen ve serbest radikalleri azaltan bir A vitamini türevidir. Günde iki kez %0.3 retinol krem uygulamasının, altı ay sonra cildi pürüzsüzleştirerek selülit görünümünü azalttığı gösterilmiştir.Cilt altına karbondioksit gazı enjeksiyonu şeklinde uygulanan bir tedavi yöntemidir. Bazı selülitler bu yöntemle tedavi edilebilir. İşlem sonrası morarma ve rahatsızlık hissi gibi yan etkilere neden olabilir.Selülitten korunma yolları nelerdir?Selülit oluşumunun %100 engellenmesi mümkün değildir. Fakat bazı önlemler alarak selülit oluşumunu azaltmak olmasıdır. Aktif bir yaşam tarzı ve sağlıklı beslenme, selülit görünümünü minimuma indirmeye yardımcı olabilir. Ek olarak sağlıklı vücut ağırlığını korumak uyluk veya karında ortaya çıkan çukurlukların derecesini en aza indirmede etkilidir. Uyluk ve göbek için kas güçlendirici egzersizler de selülitin göründüğü bölgeleri şekillendirmeye ve belirginliğini azaltmaya yardımcı olabilir.Fazla kiloları olanların kilo vermesi selülit görünümünü azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak kilo kaybı, bazı insanlarda durumun daha belirgin hale gelmesine de neden olabilir. Genellikle hızlı ve önemli kilo kaybının ardından ortaya çıkan gevşek cilt, selülit görünümünün daha belirgin hale gelmesiyle sonuçlanabilir. Bu sebeple yavaş yavaş ve cildin kilo kaybına göre esnemesini olanaklı kılacak bir zayıflama programı önerilir.Cildinize iyi bakmanız, selülit görünümünü azaltmaya yardımcı olur. Sigarayı bırakmak, cildin daha yumuşak, daha sıkı ve daha elastik kalmasına yardımcı olmak için güneş koruyucu ürünler kullanmak etkili olabilir. Çünkü sıkı bir cilt, selülit görünümünü azaltmaya yardımcı olabilir. | 4,472 |
4,415 | Göz Sağlığı ve Hastalıkları | 👁️ Renk Körlüğü Nedir? Renk Körlüğü Testi Nasıl Yapılır? | Renk, cisimler üzerinden yansıyan ışık dalgalarının göz sinirleri tarafından algılanıp beyne iletilmesi ile ortaya çıkan bir kavramdır. Renkleri adlandırırken yansıyan ışıkların dalga boyları göz önünde bulundurulur. Eğer bir cisim, üzerine toplanan tüm ışığı doğrudan geri yansıtır veya dağıtırsa insan gözü o cismi beyaz renkte görürken, üzerine gelen tüm ışık dalgalarını doğrudan emerek absorbe eden cisimler, beyin tarafından siyah renkte algılanır.
Gözde bulunan bazı sinir hücrelerinin fonksiyon kaybı yaşaması sonucunda cisimlerin yansıttığı farklı dalga boylarındaki ışıklar, beyne doğru biçimde iletilemez ve renkli görme olayı gerçekleşmez. Renklerin algılanmasında meydana gelen bu bozukluklar renk körlüğü olarak adlandırılır.İçindekilerRenk Körlüğü Nedir?Renk Körlüğü Neden Olur?Renk Körlüğü Tanısı Nasıl Konur?Renk Körlüğü Testi Nedir?Renk Körlüğü TedavisiRenk Körlüğü Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Renk Körlüğü Nedir?
Bir cisim üzerinden yansıyan yeterli miktarda ışık dalgası göze değdiği an öncelikle retinaya temas eder ve burada iki farklı fotoreseptör tarafından işleme alınır.
Çubuk ve koni hücreleri olarak da bilinen bu fotoreseptörler, farklı özellikleri ile görme olayını destekleyen son derece önemli yapılardır. Işığa karşı son derece hassas olan çubuk hücreleri, oldukça karanlık ortamlarda dahi görmeyi sağlar ancak renklere karşı herhangi bir duyarlılığa sahip değildir.
Koni hücreleri ise ışığa karşı daha az duyarlıdır ancak özellikle gün ışığında cisimlerden yansıyan renklere karşı son derece hassas sinir hücrelerine sahiptir. Bulundurduğu pigment çeşidine göre sırasıyla kırmızıya, yeşile ve maviye duyarlı olmak üzere üç farklı koni hücresinden bahsedilebilir.
Bu hücre gruplarında yer alan fotoreseptörler tarafından absorbe edilen ışık dalgaları, burada sinirsel iletiye dönüştürülerek nöronlar aracılığıyla beyne iletilir.
Renkli görme olayının doğru şekilde gerçekleşebilmesi için koni hücrelerinde bulunan üç farklı fotoreseptör tipinin de eksiksiz biçimde çalışması gerekir.
Bu üç tip koni hücresinden bir veya birkaçının işleyişinde meydana gelen kusurlar, renklerin algılanmasında bozukluğa ve tıpta renk körlüğü olarak adlandırılan hastalığa neden olur.
Dünya genelinde 180 milyon kişiyi etkilediği bilinen renk körlüğü, genellikle kusurlu olan fotoreseptör hücresine göre 3 farklı şekilde sınıflandırılır:
Monokromatik Renk Körlüğü
Renk körlüğünün bu tipinde ışık dalgalarını algılayarak sinirsel iletilere dönüştüren 3 farklı koni hücresinin tamamında işlevsel bozukluk mevcuttur. Monokromatik renk körlüğü yaşayan kişiler renkleri yalnızca koyu ve açık renk şeklinde sınıflandırabilir ve diğer renkleri herhangi bir şekilde ayırt etmeleri mümkün değildir. Tüm renk körlüğü olguları içerisinde en az karşılaşılan monokromatik renk körlüğü tablosu, bazı kaynaklarda “renksiz tip” olarak da adlandırılır.
Dikromatik Renk Körlüğü
Koni hücrelerinden biri tamamen kusurlu iken diğer ikisinin normal işlevini yerine getirdiği renk körlüğü tipi, dikromatik renk körlüğü olarak adlandırılır. Hangi koni hücresinde kusur mevcut ise kişi o koni hücreleri tarafından absorbe edilen ışık dalgalarını ayırt edemez ve o rengi, renk körü olmayan diğer insanlardan daha farklı şekilde algılar.
Mevcut kusur kırmızı rengi etkileyen fotoreseptör hücrelerinde ise dikromatik renk körlüğünün bu tipi, protanopia olarak adlandırılır. Kişi, kırmızıya yakın renkleri ayırt etmekte zorlanırken tamamen kırmızı renkli cisimleri ise daha farklı renklerde görür.
Yeşil rengi emen fotoreseptörlerde ortaya çıkan herhangi bir kusur varlığında dikromatik renk körlüğü, deuteranopia olarak adlandırılır. Bu kusura sahip kişiler, yeşil rengi farklı tonlarda görür ve yeşile yakın tonlarda olan renk dalgalarını ayırt etmekte zorlanır.
Dikromatik renk körlüğünde maviyi absorbe eden fotoreseptör hücrelerinde kusur meydana gelmesi ise tritanopia olarak adlandırılır ve yine aynı şekilde kişi, mavi rengi farklı tonlarda algılamak ile birlikte maviye yakın renk tonlarını ayırt etmekte güçlük yaşar.
Anormal Trikromatik Renk Körlüğü
Renk körlüğünün bu tipinde üç farklı fotoreseptör türünden birinde o renge karşı duyarlılık kaybı görülür ve ilgili koni hücreleri kusurlu biçimde çalışır. Anormal trikromatik renk körlüğüne sahip kişiler, geniş renk spektrumunda bulunan küçük bir alanı ayırt etmekte zorlanır. Bu durum o rengin, renk körü olmayan bir kişiden daha farklı tonlarda algılanmasına neden olur.
Renk körlüğünün bu tipi de kusurlu şekilde çalışan fotoreseptör hücresinin çeşidine göre 3 farklı şekilde adlandırılır. Anormal kusurlu işleyiş ve duyarlılık kaybı kırmızıyı algılayan fotoreseptörlerde ise bu durum protanopia anormal renk körlüğü olarak adlandırılır. Kişi kırmızı renk dalgalarını kırmızı olarak algılar ancak bu renge ait bazı tonları ayırt etmekte zorlanır.
Yeşil rengi algılayan fotoreseptörlerde duyarlılık kaybı gelişmiş ise deuteranopia anormal renk körlüğü tablosu gelişir. Kişi, yeşil rengi yeşil olarak görürken bu renge ait farklı tonları ayırt etmekte güçlük yaşar.
Mavi renk dalgalarını algılayan fotoreseptörlerde duyarlılık kaybı ile karakterize olan anormal trikromatik renk körlüğü tabloları ise tritanopia renk körlüğü olarak adlandırılır. Kişinin mavi rengi mavi olarak görürken bu renge ait diğer tonları büyük oranda karıştırmasına neden olur.
Renk Körlüğü Neden Olur?
Renk körlüğü, çekinik genlerle nesilden nesile aktarılan genetik bir hastalık çeşididir. En sık karşılaşılan kalıtsal bozukluklardan biri olan bu hastalık, X kromozomu aracılığı ile aktarıldığından dolayı erkeklerde kadınlara oranla yaklaşık 20 kat daha fazla görülür.
Ancak renkli görme ile ilgili kusurların yalnızca genetik faktörlerden kaynaklı olarak ortaya çıkacağını söylemek doğru değildir. Son derece nadir olmakla birlikte retinada travma ve hasara yol açan yaralanmalar, gözün yapısı ile ilişkili bazı hastalıklar, ciddi toksik özellikli maddeler ile yoğun temas ve bazı sistemik hastalıklar sonucunda, kişide renk körlüğü gibi çeşitli görme kusurları meydana gelebilir.
Renk Körlüğü Tanısı Nasıl Konur?
Renk körlüğü tanısı, genellikle yetişkinlik döneminde ortaya çıkan çeşitli aksaklıklar doğrultusunda yapılan bazı tarama testleri ile konur. Tanıyı mümkün olduğunca erken evrede koymak, kişinin gerek profesyonel yaşamda gerekse trafik gibi riskli ortamlarda ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmaması için son derece önemlidir.
Renk körlüğünün tanısında yaygın olarak kullanılan testler başlıca şunlardır:
Ishihara renkli görme paletleri:
Farklı boyutta ve farklı renklerde birçok dairenin bir araya gelmesi ile oluşturulan Ishihara paletleri, psödoizokromatik paletler olarak da adlandırılır. Tam bir test, toplam 38 farklı paletten oluşur.
Her biri farklı şekilde tasarlanmış olan bu paletler içerisinde çeşitli sayı ve çizgiler bulunur. Doğru renklerle gizlenmiş bu sayı ve şekiller yalnızca renkli görme ile ilişkili herhangi bir bozukluk yaşamayan kişiler tarafından görülebilir.
Bazı paletler ise yalnızca renk körlüğü olan kişilerin görebileceği şekilde tasarlanmıştır. En yaygın bilinen renk körü testi olsa da Ishihara paletleri, renk körlüğüne ilişkin detaylı bir sonuç vermeden, yalnızca pozitif veya negatif olarak sonuçlandırılabileceği için günümüzde yetersiz kabul edilir.
Farnsworth renkli nokta prosedürü:
Bu test uygulanırken hastadan 85 farklı renkte taşı tonlarına göre ayırıp doğru şekilde düzenlemesi istenir. Genellikle mavi renkle ilişkili görme bozukluklarını teşhis etmek için kullanılan bu renk körü testi, uygulama açısından zor olmakla birlikte süre olarak fazlasıyla uzun sürmesinden dolayı sık tercih edilen testlerden biri değildir.
Anomaloskop testi:
Anomaloskop cihazı sayesinde kişide doğuştan gelen veya sonradan gelişen tüm renk körlüğü problemleri, hastalığın derecesi ile birlikte tam olarak teşhis edilebilir. Renkli görme bozukluğuna ilişkin en doğru sonuçları veren bu test yöntemi, günümüzde referans test olarak kabul edilir.
Renk Körlüğü Testi Nedir?
Renk körlüğü testi, kişinin renk algısını değerlendirmek ve olası renk körlüğü belirtilerini tespit etmek için kullanılan tıbbi bir testtir.
Bu test, belirli renkleri doğru bir şekilde ayırt edip edemediğini veya belirli renklerin tonlarını görebilme yeteneğini ölçer.
Renk körlüğü testi temel olarak, test iki ana yöntemle yapılır:
Ishihara Testi
Ishihara testi, en yaygın olarak kullanılan renk körlüğü testidir. Bu test renk körü olan kişilerin belirli renk desenlerini görememesine dayanır.
Test, renkli noktaların yer aldığı tabloları içerir. Kişiden bu desenlerin içinde gizlenmiş rakam veya şekilleri görmesi istenir. Renk körü olan kişiler, rakamları veya şekilleri göremezler.
Farnsworth-Munsell 100 Hue Testi
Farnsworth-Munsell 100 Hue testi, renkleri sıralamak ve ayırt etmek için kullanılır. Katılımcıdan renkleri sıralaması veya tonlar arasındaki farklılıkları göstermesi istenir.
Renk körlüğü testi, renk körlüğünün türünü ve şiddetini belirlemede oldukça etkilidir.
Renk Körlüğü Tedavisi
Renk körlüğü, büyük oranda kalıtsal temelli olarak meydana gelen bir görme bozukluğu olduğu için hastalığı kesin biçimde ortadan kaldıran herhangi bir tedavi seçeneği mevcut değildir.
Ancak kromojen özellikli haploskopik filtrelerle kişinin görme bozukluğu yaşadığı ışık dalgalarına özel olarak renklendirilmiş göz içi lensler ve gözlükler tercih edilebilir. Renk körlüğü tanısı almış kişilerin günlük yaşam aktivitelerini ve trafik gibi alanlara uyumunu kolaylaştırmak için geliştirilmiş olan kromojen filtreli gözlük ve lensler %97 gibi yüksek başarı oranına sahip son derece önemli buluşlardan biridir.
Renk Körlüğü Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
RENK KÖRLÜĞÜ İÇİN HANGİ DOKTORA GİDİLİR?
Renk körlüğü için bir göz doktoruna, optometriste veya oftalmologa başvurulmalıdır. Bu kişiler; renk körlüğünü değerlendirmek, tanı koymak ve uygun tedavi planlarını önermek için gerekli bilgiye ve deneyime sahiptir.
RENK KÖRLÜĞÜ DERECESİ VAR MI?
Evet, renk körlüğü derecelendirilir. Renk körlüğü; hafif, orta veya şiddetli olarak sınıflandırılır. Bu derecelendirme, kişinin belirli renkleri ayırt etme yeteneğinin ne kadar etkilendiğini belirtir. Örneğin, hafif renk körlüğü olan bir kişi belirli renklerde sadece hafif bir zorluk yaşar, şiddetli renk körlüğü olan bir kişi belirli renkleri ayırt etmekte büyük zorluklar yaşayabilir veya belirli renkleri tamamen göremeyebilir.
RENK KÖRLÜĞÜ NASIL TEDAVİ EDİLİR?
Renk körlüğü, kalıtsal bir durumdur ve kesin bir tedavisi yoktur. Fakat belirli durumlarda semptomları hafifletmek veya kişinin yaşam kalitesini artırmak için bazı yöntemler kullanılabilir. Bunlar arasında renk tanımlama uygulamaları, özel lensler, eğitim ve farkındalık gibi çeşitli yöntemler yer alır.Renk, cisimler üzerinden yansıyan ışık dalgalarının göz sinirleri tarafından algılanıp beyne iletilmesi ile ortaya çıkan bir kavramdır. Renkleri adlandırırken yansıyan ışıkların dalga boyları göz önünde bulundurulur. Eğer bir cisim, üzerine toplanan tüm ışığı doğrudan geri yansıtır veya dağıtırsa insan gözü o cismi beyaz renkte görürken, üzerine gelen tüm ışık dalgalarını doğrudan emerek absorbe eden cisimler, beyin tarafından siyah renkte algılanır.Gözde bulunan bazı sinir hücrelerinin fonksiyon kaybı yaşaması sonucunda cisimlerin yansıttığı farklı dalga boylarındaki ışıklar, beyne doğru biçimde iletilemez ve renkli görme olayı gerçekleşmez. Renklerin algılanmasında meydana gelen bu bozukluklar renk körlüğü olarak adlandırılır.Renk Körlüğü Nedir?Bir cisim üzerinden yansıyan yeterli miktarda ışık dalgası göze değdiği an öncelikle retinaya temas eder ve burada iki farklı fotoreseptör tarafından işleme alınır.Çubuk ve koni hücreleri olarak da bilinen bu fotoreseptörler, farklı özellikleri ile görme olayını destekleyen son derece önemli yapılardır. Işığa karşı son derece hassas olan çubuk hücreleri, oldukça karanlık ortamlarda dahi görmeyi sağlar ancak renklere karşı herhangi bir duyarlılığa sahip değildir.Koni hücreleri ise ışığa karşı daha az duyarlıdır ancak özellikle gün ışığında cisimlerden yansıyan renklere karşı son derece hassas sinir hücrelerine sahiptir. Bulundurduğu pigment çeşidine göre sırasıyla kırmızıya, yeşile ve maviye duyarlı olmak üzere üç farklı koni hücresinden bahsedilebilir.Bu hücre gruplarında yer alan fotoreseptörler tarafından absorbe edilen ışık dalgaları, burada sinirsel iletiye dönüştürülerek nöronlar aracılığıyla beyne iletilir.Renkli görme olayının doğru şekilde gerçekleşebilmesi için koni hücrelerinde bulunan üç farklı fotoreseptör tipinin de eksiksiz biçimde çalışması gerekir.Bu üç tip koni hücresinden bir veya birkaçının işleyişinde meydana gelen kusurlar, renklerin algılanmasında bozukluğa ve tıpta renk körlüğü olarak adlandırılan hastalığa neden olur.Dünya genelinde 180 milyon kişiyi etkilediği bilinen renk körlüğü, genellikle kusurlu olan fotoreseptör hücresine göre 3 farklı şekilde sınıflandırılır:Renk körlüğünün bu tipinde ışık dalgalarını algılayarak sinirsel iletilere dönüştüren 3 farklı koni hücresinin tamamında işlevsel bozukluk mevcuttur. Monokromatik renk körlüğü yaşayan kişiler renkleri yalnızca koyu ve açık renk şeklinde sınıflandırabilir ve diğer renkleri herhangi bir şekilde ayırt etmeleri mümkün değildir. Tüm renk körlüğü olguları içerisinde en az karşılaşılan monokromatik renk körlüğü tablosu, bazı kaynaklarda “renksiz tip” olarak da adlandırılır.Koni hücrelerinden biri tamamen kusurlu iken diğer ikisinin normal işlevini yerine getirdiği renk körlüğü tipi, dikromatik renk körlüğü olarak adlandırılır. Hangi koni hücresinde kusur mevcut ise kişi o koni hücreleri tarafından absorbe edilen ışık dalgalarını ayırt edemez ve o rengi, renk körü olmayan diğer insanlardan daha farklı şekilde algılar.Mevcut kusur kırmızı rengi etkileyen fotoreseptör hücrelerinde ise dikromatik renk körlüğünün bu tipi, protanopia olarak adlandırılır. Kişi, kırmızıya yakın renkleri ayırt etmekte zorlanırken tamamen kırmızı renkli cisimleri ise daha farklı renklerde görür.Yeşil rengi emen fotoreseptörlerde ortaya çıkan herhangi bir kusur varlığında dikromatik renk körlüğü, deuteranopia olarak adlandırılır. Bu kusura sahip kişiler, yeşil rengi farklı tonlarda görür ve yeşile yakın tonlarda olan renk dalgalarını ayırt etmekte zorlanır.Dikromatik renk körlüğünde maviyi absorbe eden fotoreseptör hücrelerinde kusur meydana gelmesi ise tritanopia olarak adlandırılır ve yine aynı şekilde kişi, mavi rengi farklı tonlarda algılamak ile birlikte maviye yakın renk tonlarını ayırt etmekte güçlük yaşar.Renk körlüğünün bu tipinde üç farklı fotoreseptör türünden birinde o renge karşı duyarlılık kaybı görülür ve ilgili koni hücreleri kusurlu biçimde çalışır. Anormal trikromatik renk körlüğüne sahip kişiler, geniş renk spektrumunda bulunan küçük bir alanı ayırt etmekte zorlanır. Bu durum o rengin, renk körü olmayan bir kişiden daha farklı tonlarda algılanmasına neden olur.Renk körlüğünün bu tipi de kusurlu şekilde çalışan fotoreseptör hücresinin çeşidine göre 3 farklı şekilde adlandırılır. Anormal kusurlu işleyiş ve duyarlılık kaybı kırmızıyı algılayan fotoreseptörlerde ise bu durum protanopia anormal renk körlüğü olarak adlandırılır. Kişi kırmızı renk dalgalarını kırmızı olarak algılar ancak bu renge ait bazı tonları ayırt etmekte zorlanır.Yeşil rengi algılayan fotoreseptörlerde duyarlılık kaybı gelişmiş ise deuteranopia anormal renk körlüğü tablosu gelişir. Kişi, yeşil rengi yeşil olarak görürken bu renge ait farklı tonları ayırt etmekte güçlük yaşar.Mavi renk dalgalarını algılayan fotoreseptörlerde duyarlılık kaybı ile karakterize olan anormal trikromatik renk körlüğü tabloları ise tritanopia renk körlüğü olarak adlandırılır. Kişinin mavi rengi mavi olarak görürken bu renge ait diğer tonları büyük oranda karıştırmasına neden olur.Renk Körlüğü Neden Olur?Renk körlüğü, çekinik genlerle nesilden nesile aktarılan genetik bir hastalık çeşididir. En sık karşılaşılan kalıtsal bozukluklardan biri olan bu hastalık, X kromozomu aracılığı ile aktarıldığından dolayı erkeklerde kadınlara oranla yaklaşık 20 kat daha fazla görülür.Ancak renkli görme ile ilgili kusurların yalnızca genetik faktörlerden kaynaklı olarak ortaya çıkacağını söylemek doğru değildir. Son derece nadir olmakla birlikte retinada travma ve hasara yol açan yaralanmalar, gözün yapısı ile ilişkili bazı hastalıklar, ciddi toksik özellikli maddeler ile yoğun temas ve bazı sistemik hastalıklar sonucunda, kişide renk körlüğü gibi çeşitli görme kusurları meydana gelebilir.Renk Körlüğü Tanısı Nasıl Konur?Renk körlüğü tanısı, genellikle yetişkinlik döneminde ortaya çıkan çeşitli aksaklıklar doğrultusunda yapılan bazı tarama testleri ile konur. Tanıyı mümkün olduğunca erken evrede koymak, kişinin gerek profesyonel yaşamda gerekse trafik gibi riskli ortamlarda ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmaması için son derece önemlidir.Renk körlüğünün tanısında yaygın olarak kullanılan testler başlıca şunlardır:Ishihara renkli görme paletleri:Farklı boyutta ve farklı renklerde birçok dairenin bir araya gelmesi ile oluşturulan Ishihara paletleri, psödoizokromatik paletler olarak da adlandırılır. Tam bir test, toplam 38 farklı paletten oluşur.Her biri farklı şekilde tasarlanmış olan bu paletler içerisinde çeşitli sayı ve çizgiler bulunur. Doğru renklerle gizlenmiş bu sayı ve şekiller yalnızca renkli görme ile ilişkili herhangi bir bozukluk yaşamayan kişiler tarafından görülebilir.Bazı paletler ise yalnızca renk körlüğü olan kişilerin görebileceği şekilde tasarlanmıştır. En yaygın bilinen renk körü testi olsa da Ishihara paletleri, renk körlüğüne ilişkin detaylı bir sonuç vermeden, yalnızca pozitif veya negatif olarak sonuçlandırılabileceği için günümüzde yetersiz kabul edilir.Farnsworth renkli nokta prosedürü:Bu test uygulanırken hastadan 85 farklı renkte taşı tonlarına göre ayırıp doğru şekilde düzenlemesi istenir. Genellikle mavi renkle ilişkili görme bozukluklarını teşhis etmek için kullanılan bu renk körü testi, uygulama açısından zor olmakla birlikte süre olarak fazlasıyla uzun sürmesinden dolayı sık tercih edilen testlerden biri değildir.Anomaloskop testi:Anomaloskop cihazı sayesinde kişide doğuştan gelen veya sonradan gelişen tüm renk körlüğü problemleri, hastalığın derecesi ile birlikte tam olarak teşhis edilebilir. Renkli görme bozukluğuna ilişkin en doğru sonuçları veren bu test yöntemi, günümüzde referans test olarak kabul edilir.Renk Körlüğü Testi Nedir?Renk körlüğü testi, kişinin renk algısını değerlendirmek ve olası renk körlüğü belirtilerini tespit etmek için kullanılan tıbbi bir testtir.Bu test, belirli renkleri doğru bir şekilde ayırt edip edemediğini veya belirli renklerin tonlarını görebilme yeteneğini ölçer.Renk körlüğü testi temel olarak, test iki ana yöntemle yapılır:Ishihara TestiIshihara testi, en yaygın olarak kullanılan renk körlüğü testidir. Bu test renk körü olan kişilerin belirli renk desenlerini görememesine dayanır.Test, renkli noktaların yer aldığı tabloları içerir. Kişiden bu desenlerin içinde gizlenmiş rakam veya şekilleri görmesi istenir. Renk körü olan kişiler, rakamları veya şekilleri göremezler.Farnsworth-Munsell 100 Hue TestiFarnsworth-Munsell 100 Hue testi, renkleri sıralamak ve ayırt etmek için kullanılır. Katılımcıdan renkleri sıralaması veya tonlar arasındaki farklılıkları göstermesi istenir.Renk körlüğü testi, renk körlüğünün türünü ve şiddetini belirlemede oldukça etkilidir.Renk Körlüğü TedavisiRenk körlüğü, büyük oranda kalıtsal temelli olarak meydana gelen bir görme bozukluğu olduğu için hastalığı kesin biçimde ortadan kaldıran herhangi bir tedavi seçeneği mevcut değildir.Ancak kromojen özellikli haploskopik filtrelerle kişinin görme bozukluğu yaşadığı ışık dalgalarına özel olarak renklendirilmiş göz içi lensler ve gözlükler tercih edilebilir. Renk körlüğü tanısı almış kişilerin günlük yaşam aktivitelerini ve trafik gibi alanlara uyumunu kolaylaştırmak için geliştirilmiş olan kromojen filtreli gözlük ve lensler %97 gibi yüksek başarı oranına sahip son derece önemli buluşlardan biridir.Renk Körlüğü Hakkında Sıkça Sorulan SorularRenk körlüğü için bir göz doktoruna, optometriste veya oftalmologa başvurulmalıdır. Bu kişiler; renk körlüğünü değerlendirmek, tanı koymak ve uygun tedavi planlarını önermek için gerekli bilgiye ve deneyime sahiptir.Evet, renk körlüğü derecelendirilir. Renk körlüğü; hafif, orta veya şiddetli olarak sınıflandırılır. Bu derecelendirme, kişinin belirli renkleri ayırt etme yeteneğinin ne kadar etkilendiğini belirtir. Örneğin, hafif renk körlüğü olan bir kişi belirli renklerde sadece hafif bir zorluk yaşar, şiddetli renk körlüğü olan bir kişi belirli renkleri ayırt etmekte büyük zorluklar yaşayabilir veya belirli renkleri tamamen göremeyebilir.Renk körlüğü, kalıtsal bir durumdur ve kesin bir tedavisi yoktur. Fakat belirli durumlarda semptomları hafifletmek veya kişinin yaşam kalitesini artırmak için bazı yöntemler kullanılabilir. Bunlar arasında renk tanımlama uygulamaları, özel lensler, eğitim ve farkındalık gibi çeşitli yöntemler yer alır. | 5,649 |
4,416 | Genel Cerrahi | Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) Nedir? Belirtileri ve Tedavisi | Safra kesesi taşı kadınlarda erkeklere oranla daha fazla sıklıkta görülen ve oldukça ağrılı seyredebilen bir hastalıktır. Karaciğerden günde yaklaşık olarak 1 litre kadar safra salgılanır ve bağırsaklardan yağların sindirimi ile bazı vitaminlerin emilimini sağlamak gibi çeşitli fonksiyonları yerine getirir.
Safra, karaciğerden midenin devamı olan oniki parmak bağırsağına doğru akarken, yolu üzerindeki safra kesesine uğrayarak burada birikir. Suyu emilerek yoğunluğu daha da artar. Özellikle yağlı yiyecekler başta olmak üzere bazı gıdaların tüketilmesinin ardından safra kesesi kasılarak içerisindeki yoğunlaşmış safrayı onikiparmak bağırsağına doğru sevk eder. Olağan koşullarda bileşiminde bulunan çeşitli maddelerin belirli miktarlardaki karışımı sayesinde safra akışkanlığını korur. Ancak safranın içinde yer alan bu bileşenlerdeki herhangi bir artış ya da azalma, safranın akışkanlığında bozulmaya ve "tortu bırakıcı" bir hal almasına yol açabilir.
Hem bu tortular hem de uzun süre sadece damar yoluyla beslenen ya da uzun süreli açlık hallerinde safra çamuru denen safra çökeltileri de safra taşı oluşumunda rol oynayabilir.
İçindekilerSafra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedir, safra kesesi nerede bulunur?Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedir?Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedenleri nelerdir?Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) belirtileri nelerdir?Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) başka hastalıklara neden olabilir mi?Safra kesesi taşı risk faktörleri nelerdir?Safra kesesi taşı tanısı nasıl konulur?Safra kesesi ameliyatı ve taş tedavisi nasıldır?
Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedir, safra kesesi nerede bulunur?
Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis), karnın sağ üst bölgesinde karaciğerin hemen altında bulunan armut şeklindeki bir organdır. Bağırsaklara salgıladığı sarı-yeşil renkteki safra ile vücudun sindirim işlevlerine önemli katkıda bulunur.
Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedir?
Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) olarak tanımlanan safra kesesinde taş oluşumu, genellikle gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan ancak dünyanın her kesiminde tespit edilebilen bir problemdir. Ortaya çıkma sıklığı yaş ile birlikte artış gösterir.
Safra kesesi taşları, bu sindirime yardımcı safranın içeriğinde çok yüksek düzeyde kolesterol bulunması sonucu katılaşarak çökelti oluşturması sonrası meydana gelir. Taşların boyutu ve sayısı kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.
Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedenleri nelerdir?
Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedenleri arasında 3 çeşit oluşum yolu ön plana çıkar:
Safrada Aşırı Kolesterol Varlığı
Normal şartlarda safra kesesinde bulunan safranın kimyasal içeriği karaciğerden buraya atılan kolesterolün çözünmesi için yeterlidir. Bazen karaciğerden safranın içinde çözünebilecek düzeyin üzerindeki miktarda kolesterol atılabilir ve bu aşırı kolesterol kristalleşerek zaman içerisinde taş oluşumuna neden olabilir.
Safrada Aşırı Bilirubin Varlığı
Solunum gazlarının taşınmasında görev alan kırmızı kan hücreleri bu görevlerini içerisinde yer alan hemoglobin molekülü ile gerçekleştirir. Ömrünü tamamlayan ve yeni hücrelerin üretilmesi amacıyla parçalanan hücrelerde hemoglobin çeşitli biyokimyasal süreçlerden geçer ve bilirubin maddesi oluşur.
Karaciğer sirozu, safra kanalı enfeksiyonları ve çeşitli kan hastalıkları varlığında vücutta aşırı miktarda bilirubin ortaya çıkar ve bu aşırı bilirubin safra kesesinde birikerek taş oluşumuna neden olabilir.
Safra Kesesinin Tam Olarak Boşalamaması
Safra kesesinin çalışmasını olumsuz yönde etkileyen çeşitli durumlarda kesenin içerisindeki sıvı oldukça yoğun bir hal alarak taş oluşumuna neden olabilir.
Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) belirtileri nelerdir?
Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) oluşumu başladıktan sonra taşların sayısı ve büyüklüğü artarken ilk başta genellikle herhangi safra kesesi belirtileri meydana getirmezler. Büyük çoğunluğu sessiz olarak seyreden safra kesesi taşları, acil haller dışında bazı tetkikler yapılırken ya da kimi ameliyatlarda tesadüfen fark edilirler.
Safra kesesi içinde bulunan ve yerçekiminin etkisiyle hareket eden taşlar, safra kesesinin çıkışını tıkayıp, olağan boşalmasını engellediği zaman çeşitli belirtileri oluşturmaya başlar. Safra taşı hastalığının seyri esnasında taşın ana safra kanalına düşmesi durumunda çok daha sorunlu bir sürece girilir. Tıkanma sarılığı olarak adlandırılan bu süreçte hastada karın ağrısı, sarılık, idrar renginin kırmızı veya kahverengi olması, bulantı, kusma ve bazen de ateş gibi belirtiler görülebilir.
Taşın safra kanalını birkaç saat süre ile tıkaması sonrasında bu bölgede enflamatuar (iltihabi) değişiklikler meydana gelir ve bu durum kolesistit olarak isimlendirilir. Eğer bu tabloya enfeksiyon da eklenirse hayatı tehdit edecek çok ciddi problemlere neden olabileceği için dikkatli olunmalıdır. Bu hastalığa ise kolanjit adı verilir. Kolanjit dışında ortak safra kanalına düşen bir safra taşı, pankreasın iltihabi hastalığı olan akut pankreatite de neden olabilir. Bu hastalık hayatı ciddi anlamda tehlikeye sokabilir.
Taşın safra kanalını tıkaması ile ortaya çıkan safra kesesi hastalığının belirtileri şu şekilde özetlenebilir:
Ani ve hızlı ağırlaşan karnın sağ üst bölgesinde ağrı hissi
Sırt ağrısı
Sağ omuzda ağrı
Bulantı, kusma
İdrar renginde koyulaşma
Açık renkli dışkı
Aşırı gaz ve diğer sindirim problemleri
İshal
Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) başka hastalıklara neden olabilir mi?
Safra kesesi taşları; safra kesesinin iltihaplanması, safra kanalına taşın düşmesiyle gelişen tıkanma sarılığı, tüm safra kanallarının ve pankreasın iltihaplanması gibi çok ciddi birçok hastalığa neden olabilir.
Hastalarda oluşan yakınmalar genellikle karın sağ-üst kısmında ağrı, bu ağrının sağa doğru yayılması ve sırtta sağ tarafta da hissedilmesi, bulantı ve bazen kusma atakları şeklindedir.
İltihaplanma varsa tabloya ateş de eklenir. Bu ağrılı ataklar genellikle yağlı ağır bir yemeğin ardından başlar ve 1-5 saatlik bir süre boyunca devam edebilir.
Safra kesesi taşlarının diğer yol açtığı hastalık daha seyrek olarak da safra kesesinde bulunan büyük bir taşın kese duvarını uzun bir süre zarfında delerek, bağırsağa geçmesi ve ince bağırsağın dar bir yerinde mekanik tıkanmaya neden olabilmesidir. Doğal seyri esnasında giderek büyüyen ve sayıları artan safra taşları sürekli olarak safra kesesinin iç cidarını tahriş eder ve kronik bir iltihap şeklindeki tablonun ilerleyerek kansere dönüşme riskini de arttırabilir. Özellikle 2–3 cm'lik boyutları aşan taş olgularında bu risk yüksek olarak kabul edilir.
Safra kesesi taşlarına bağlı oluşan bu durumlar komplikasyon olarak tanımlanır. En sık ortaya çıkan komplikasyonlar 4 adettir:
Safra Kesesi İltihabı (Kolesistit)
Kese içerisinde oluşan taşlar kanalın boyun bölgesine oturması ile birlikte burada enflamasyon (iltihaplanma) meydana getirmesi durumudur. Kolesistit gelişimi ile birlikte kişide şiddetli ağrı ve ateş şikayeti meydana gelir.
Semptomatik seyreden safra kesesi taşlarında akut (ani başlangıçlı) kolesistit gelişme riski %1-3 arasında değişkenlik gösterir. Ağrı ve ateş şikayetine ek olarak üşüme-titreme, iştah kaybı ve bulantı-kusma gibi belirtiler de ortaya çıkabilir. Kolesistit acil olarak müdahale edilmesi gereken bir durumdur.
Ortak Safra Kanalının Tıkanması
Safra kesesi taşları karaciğerde üretilen ve safra kesesi vasıtası ile ince bağırsaklara aktarılan safra yollarında tıkanıklığa neden olabilir. Ortak kanalın tıkanması sonrası kişide yoğun ağrı, sarılık ve kanal iltihaplanması gibi durumlar oluşabilir.
Pankreatik Kanalın Tıkanması
Pankreatik kanal, bu organdan başlayarak ortak kanal ile birleşir ve ince bağırsağa açılır. Kanalın görevi pankreasta üretilen sindirim enzimlerinin oniki parmak bağırsağına ulaştırılmasını sağlamaktır. Safra kesesi taşları pankreatik kanala geçerek burada tıkanıklık oluşturabilir. Bu durum pankreatit olarak ifade edilen pankreasın iltihaplanması ile sonuçlanabilir.
Pankreatit gelişimi sonrasında kişide ani ve yoğun bir karın ağrısı meydana gelir. Pankreatit gelişen kişiler genellikle hastanede yatırılarak tedavi edilirler.
Safra Kesesi Kanseri
Uzun süreli tahriş nedeniyle safra kesesi taşı öyküsü olan kişilerde safra kesesi kanseri görülme riskinde bir artış söz konusudur. Her ne kadar risk yükselse de safra kesesi kanseri nadir bir kanser türü olduğu için oldukça az rastlanılan bir komplikasyondur.
Safra kesesi taşı risk faktörleri nelerdir?
Safra kesesi taşlarına kadınlarda erkeklere göre daha sık rastlanılır. Taşların oluşumunda risk faktörü olarak kabul edilen birçok farklı durum mevcuttur:
Cinsiyet
40 yaş ve üzerinde olmak
Aşırı kiloluluk ya da obezite
Sedanter (hareketsiz) yaşam
Gebelik
Yağ içeriği zengin ürünler ile beslenme
Yüksek kolesterollü gıdaları tüketme
Liften fakir diyet
Safra kesesi taşına dair aile öyküsünün bulunması
Şeker hastalığı
Orak hücreli anemi ve lösemi gibi kan hastalıkları
Hızlı kilo verme
Östrojen içeren oral kontraseptif (doğum kontrol ilaçları) kullanmak ya da hormon tedavisi görüyor olmak
Karaciğer hastalıkları
Hamilelikte safra kesesi taşı oluşumuna yatkınlığın artmasının sebebi gebelik süreci içerisinde yüksek düzeyde salgılanan progesteron hormonundan kaynaklanır. Progesteron hormonu safra kesesinin kasılmalarını yavaşlatır ve akış hızının kesilmesine sebep olur.
Bu faktörler dışında uzamış açlıklar, bariatrik cerrahi operasyonlar ve crohn hastalığı gibi durumlarda da safra taşı oluşma riskinde artış meydana gelebilir.
Safra kesesi taşları genellikle safra akışının ve kesenin boşalmasının yavaşladığı durumlarda oluşma eğilimindedir. Taş oluşumdaki en sık neden ise kolesterol içeriği yüksek safrada kolesterolün yoğunlaşmasıdır. İkinci en sık tespit edilen taş formu ise pigmente taşlardır.
Kolesterol taşları genellikle sarı renkli olup çözünmemiş kolesterolden meydana gelir. Pigment taşları ise koyu kahverengi ya da siyah renkte olup safra içeriğindeki aşırı bilirubinden kaynaklanır.
Bazen çeşitli maddelerin bir araya gelmesi sonucu oluşan mix tipte taşlar tespit edilebilir. Mix tipteki taşlar tespit edilme sıklığında 3. sıradadır. Bu taşların yapısında kalsiyum karbonat, kalsiyum fosfat, kolesterol ve safra bulunabilir.
Safra kesesi taşlarının 4. tipi kalsiyum taşlarıdır. Kan dolaşımında yüksek düzeyde kalsiyum bulunan kişilerde meydana gelir ve bu kişilerde genellikle safra kesesi taşlarına ek olarak böbrek taşlarının varlığı da tespit edilebilir.
Safra kesesi taşı tanısı nasıl konulur?
Hastalığın tanısı; tipik muayene bulguları ile beraber kan, idrar, gaita tetkikleri ve ultrasonografi (USG) ile konulur. Bu tetkiklerle %100'e yakın kesin teşhise ulaşılabilir. Seyrek olarak bilgisayarlı tomografi, MRI gibi diğer görüntüleme yöntemlerine başvurulur. Ayrıca safra kanalında bulunan taşlar için ultrason dışında ERCP dediğimiz endoskopik girişimlerden hem tanı hem de tedavide yararlanılabilir. Gastroenteroloji nedir diye araştıran kişiler kolaylıkla safra kesesi ile ilgili rahatsızlıkların tanı, tehşis ve tedavisinde bu birimin de görev aldığını görebilir.
Safra kesesi taşı hastaları sağlık kuruluşlarına tipik olarak yağlı ve baharatlı bir öğünü takiben ortaya çıkan sağ üst bölgedeki karın ağrısı ile başvururlar. Bu şikayetlerine bulantı ve kusma eşlik edebilir.
Hekimler tarafından gerçekleştirilen fizik muayenede hastanın nefes alması esnasında sağ üst karın bölgesine derin palpasyon (parmakların o bölgeye bastırılması) yapılması ile kişide tipik safra kesesi ağrısı oluşması tanısal öneme sahiptir. Kişide sarılık bulgularının mevcut olması ortak safra kanalının taşa bağlı olarak tıkanmasına işaret ediyor olabilir.
Safra kesesi taşlarına tanısal yaklaşımda ilk olarak başvurulan tetkik ultrasonografidir. Bu radyolojik tanı yöntemi ile 2 mm küçüklükteki taşların bile tespiti sağlanabilir. Safra kesesinin duvarında kalınlaşma tespit edilmesi ve çevresinde sıvı varlığının görülmesi gibi bulgular kişide safra kesesi iltihabı olduğunu gösteren belirtilerdir.
Çok küçük olup ultrasonografi ile tespit edilemeyen taşlar için endoskopik ultrasonografi işlemi ile tanı konulabilir. Bu işlemde ince ve esnek endoskop ağızdan girilerek sindirim sistemi içerisinde ilerletilir ve ses dalgaları vasıtası ile küçük taşların görüntülenmesi sağlanır.
Ortak safra kanalındaki bir taştan şüphelenilmesi halinde manyetik rezonans kolanjiopankreatografi (MRCP) adı verilen görüntüleme yönteminden faydalanılabilir. Bu işlem ile ortak kanaldaki taşın tespit edilmesi halinde endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) adı verilen işleme geçilir. ERCP işlemi sırasında taşların çıkarılması da gerçekleştirilebilir.
Safra kesesi ameliyatı ve taş tedavisi nasıldır?
Hastalığın ve komplikasyonlarının tedavilerinde çeşitli yöntemler kullanılır. En sık kullanılan yöntem laparoskopik ameliyatlardır. Safra kesesi ameliyatlarının %5'ten daha azı açık ameliyat ile gerçekleşir. Açık ameliyat yapılmasının en önemli sebebi karın içerisinde önceden geçirilmiş ataklar ya da ameliyatlara bağlı oluşmuş yapışıklıklardır. ERCP ve PTK gerekli olan durumlarda kullanılan diğer tedavi yöntemleridir.
Safra kesesi taşı tedavisi için safra kesesinin alınması işlemi kolesistektomi olarak isimlendirilir. Altın standart kolesistektomi yaklaşımı ise laparoskopik ameliyatlardır. Çeşitli nedenlerle ameliyatın laparoskopik olarak gerçekleştirilmemesi halinde açık ameliyat yöntemi tercih edilebilir. Cerrahi işlem sırasında kesenin bırakılarak sadece taşların alınması günümüzde akılcı bir yaklaşım olarak kabul görür. Bunun sebebi hastalarda yaklaşık 1 yıl içerisinde tekrar taşların meydana gelmesi ve komplikasyon oluşma riskidir.
Genel anestezi altında gerçekleştirilen laparoskopik kolesistektomi ameliyatında operatör hekim hastanın karın bölgesinde 3-4 adet insizyon (kesi) gerçekleştirir. Bu insizyon bölgelerinden küçük ve ışıklı ameliyat aletleri hastanın karın boşluğunun içerisine sokulur ve safra kesesinin çıkarılması sağlanır. Hastalar ameliyat sonrasında bir süre gözlenir ve istenmeyen bir durumla karşılaşılmaması halinde genellikle aynı gün veya operasyon sonrası günde taburcu edebilirler.
Laparoskopik kolesistektomi ameliyatı olan kişilerde ishal gelişmesi normal kabul edilir. Bu durum ameliyat sonrasında, kişilerde safranın direkt olarak karaciğerden ince bağırsağa geçişinden kaynaklanır. Konsantre forma geçemeyen safra bağırsaklarda laksatif etki gösterir ve dışkının sulu hale gelmesine neden olur. Bu durumun üstesinden gelmede atılacak en önemli adımlardan biri öğünler ile birlikte yağ içeriği yüksek gıdaların tüketiminden kaçınmaktır.
Cerrahi dışında medikal tedavi ve litotripsi adı verilen yöntem ile de safra kesesi taşlarına müdahale edilebilir. Medikal tedavi günümüz şartlarında gelişen ameliyathane ve prosedür şartları nedeniyle tercih edilir. Opere olması olanaksız olan kişilerde özellikle kolesterol kaynaklı oluşan taşlarda ursodiol etken maddeli ilaçlara başvurulabilir. Bu ilaçların kullanımında günde 2 ile 4 kez değişen dozlarda alınması, safra kesesi taşlarını geçirmelelerinin yılları bulabilmesi ve tedavinin sonlandırılmasını takiben hastalarda tekrar taş oluşumunun gözlenmesi gibi problemlerle karşılaşılabilir.
Litotripsi ameliyat dışı safra kesesi taşı tedavisinde başvurulabilen bir diğer yöntemdir. Bu uygulamada kişiye şok dalgaları verilerek taşlarının daha küçük parçalara ayrılması sağlanır.
Safra kesesi taşı gelişiminden ve taşa bağlı olumsuz etkilerden korunmak adına hekimlerin bilgisi ve önerisi dahilinde yapılabilecek bir takım beslenme değişiklikleri mevcuttur:
Kızartmalar gibi yağ içeriği yüksek gıdalardan kaçınmak ve düşük yağlı besinlerle beslenmek
Beslenme programına bağırsak hareketlerini kolaylaştırıcı etki gösteren lif içeriği yüksek gıdalar eklemek
Kahve safra kesesi taşı ve diğer hastalıklarına karşı koruyucu etki gösterebilir ancak yüksek düzeyde kafein içeren içeceklerden, yüksek yağlı süt ürünlerinden ve şeker içeriği yüksek tatlı gıdalardan diyare (ishal) yapıcı etkileri nedeniyle uzak durulması önerilir.
Sindirimi kolaylaştırmak adına öğünleri küçülterek beslenmek ve günlük en az 6-8 bardak su tüketmek yapılabilecek diğer beslenme uygulamaları arasında yer alır.
Safra kesesi taşı veya gelişme riski bulunan kişiler kilo verirken yavaş kilo verme yöntemlerini seçmesi önerilir. Hızlı şekilde kilo vermek hem safra kesesi taşı gelişimine hem de diğer sağlık problemlerine neden olabileceği için dikkatli olunmalıdır. Hızlı şekilde kilo verdiren bariatrik cerrahi tedavilerini geçirmiş ya da geçirecek olan hastalar kendilerine en uygun yöntemi tercih etmelidir. Mide balonu nedir diye araştırıldığında obezite cerrahisi içerisindeki yöntemlerden daha az kiloyu daha uzun sürede kaybedildiğini görebilirler.
Safra kesesi taşı belirtileri ve diğer şikayetler zaman içerisinde ortaya çıkıp sonrasında kaybolabilir. Özellikle 5 saati geçen karın ağrısı şikayetinde, sarılık belirtilerinin eşlik etmesi halinde, dışkının beyaz renkte olması halinde ve bu belirtilere terleme, üşüme, titreme ve ateş gibi diğer şikayetlerin eşlik etmesi durumunda sağlık kuruluşlarına başvurmanız önerilir.Safra kesesi taşı kadınlarda erkeklere oranla daha fazla sıklıkta görülen ve oldukça ağrılı seyredebilen bir hastalıktır. Karaciğerden günde yaklaşık olarak 1 litre kadar safra salgılanır ve bağırsaklardan yağların sindirimi ile bazı vitaminlerin emilimini sağlamak gibi çeşitli fonksiyonları yerine getirir.Safra, karaciğerden midenin devamı olan oniki parmak bağırsağına doğru akarken, yolu üzerindeki safra kesesine uğrayarak burada birikir. Suyu emilerek yoğunluğu daha da artar. Özellikle yağlı yiyecekler başta olmak üzere bazı gıdaların tüketilmesinin ardından safra kesesi kasılarak içerisindeki yoğunlaşmış safrayı onikiparmak bağırsağına doğru sevk eder. Olağan koşullarda bileşiminde bulunan çeşitli maddelerin belirli miktarlardaki karışımı sayesinde safra akışkanlığını korur. Ancak safranın içinde yer alan bu bileşenlerdeki herhangi bir artış ya da azalma, safranın akışkanlığında bozulmaya ve "tortu bırakıcı" bir hal almasına yol açabilir.Hem bu tortular hem de uzun süre sadece damar yoluyla beslenen ya da uzun süreli açlık hallerinde safra çamuru denen safra çökeltileri de safra taşı oluşumunda rol oynayabilir.Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedir, safra kesesi nerede bulunur?Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis), karnın sağ üst bölgesinde karaciğerin hemen altında bulunan armut şeklindeki bir organdır. Bağırsaklara salgıladığı sarı-yeşil renkteki safra ile vücudun sindirim işlevlerine önemli katkıda bulunur.Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedir?Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) olarak tanımlanan safra kesesinde taş oluşumu, genellikle gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan ancak dünyanın her kesiminde tespit edilebilen bir problemdir. Ortaya çıkma sıklığı yaş ile birlikte artış gösterir.Safra kesesi taşları, bu sindirime yardımcı safranın içeriğinde çok yüksek düzeyde kolesterol bulunması sonucu katılaşarak çökelti oluşturması sonrası meydana gelir. Taşların boyutu ve sayısı kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedenleri nelerdir?Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) nedenleri arasında 3 çeşit oluşum yolu ön plana çıkar:Normal şartlarda safra kesesinde bulunan safranın kimyasal içeriği karaciğerden buraya atılan kolesterolün çözünmesi için yeterlidir. Bazen karaciğerden safranın içinde çözünebilecek düzeyin üzerindeki miktarda kolesterol atılabilir ve bu aşırı kolesterol kristalleşerek zaman içerisinde taş oluşumuna neden olabilir.Solunum gazlarının taşınmasında görev alan kırmızı kan hücreleri bu görevlerini içerisinde yer alan hemoglobin molekülü ile gerçekleştirir. Ömrünü tamamlayan ve yeni hücrelerin üretilmesi amacıyla parçalanan hücrelerde hemoglobin çeşitli biyokimyasal süreçlerden geçer ve bilirubin maddesi oluşur.Karaciğer sirozu, safra kanalı enfeksiyonları ve çeşitli kan hastalıkları varlığında vücutta aşırı miktarda bilirubin ortaya çıkar ve bu aşırı bilirubin safra kesesinde birikerek taş oluşumuna neden olabilir.Safra kesesinin çalışmasını olumsuz yönde etkileyen çeşitli durumlarda kesenin içerisindeki sıvı oldukça yoğun bir hal alarak taş oluşumuna neden olabilir.Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) belirtileri nelerdir?Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) oluşumu başladıktan sonra taşların sayısı ve büyüklüğü artarken ilk başta genellikle herhangi safra kesesi belirtileri meydana getirmezler. Büyük çoğunluğu sessiz olarak seyreden safra kesesi taşları, acil haller dışında bazı tetkikler yapılırken ya da kimi ameliyatlarda tesadüfen fark edilirler.Safra kesesi içinde bulunan ve yerçekiminin etkisiyle hareket eden taşlar, safra kesesinin çıkışını tıkayıp, olağan boşalmasını engellediği zaman çeşitli belirtileri oluşturmaya başlar. Safra taşı hastalığının seyri esnasında taşın ana safra kanalına düşmesi durumunda çok daha sorunlu bir sürece girilir. Tıkanma sarılığı olarak adlandırılan bu süreçte hastada karın ağrısı, sarılık, idrar renginin kırmızı veya kahverengi olması, bulantı, kusma ve bazen de ateş gibi belirtiler görülebilir.Taşın safra kanalını birkaç saat süre ile tıkaması sonrasında bu bölgede enflamatuar (iltihabi) değişiklikler meydana gelir ve bu durum kolesistit olarak isimlendirilir. Eğer bu tabloya enfeksiyon da eklenirse hayatı tehdit edecek çok ciddi problemlere neden olabileceği için dikkatli olunmalıdır. Bu hastalığa ise kolanjit adı verilir. Kolanjit dışında ortak safra kanalına düşen bir safra taşı, pankreasın iltihabi hastalığı olan akut pankreatite de neden olabilir. Bu hastalık hayatı ciddi anlamda tehlikeye sokabilir.Taşın safra kanalını tıkaması ile ortaya çıkan safra kesesi hastalığının belirtileri şu şekilde özetlenebilir:Safra Kesesi Taşı (Kolelitiazis) başka hastalıklara neden olabilir mi?Safra kesesi taşları; safra kesesinin iltihaplanması, safra kanalına taşın düşmesiyle gelişen tıkanma sarılığı, tüm safra kanallarının ve pankreasın iltihaplanması gibi çok ciddi birçok hastalığa neden olabilir.Hastalarda oluşan yakınmalar genellikle karın sağ-üst kısmında ağrı, bu ağrının sağa doğru yayılması ve sırtta sağ tarafta da hissedilmesi, bulantı ve bazen kusma atakları şeklindedir.İltihaplanma varsa tabloya ateş de eklenir. Bu ağrılı ataklar genellikle yağlı ağır bir yemeğin ardından başlar ve 1-5 saatlik bir süre boyunca devam edebilir.Safra kesesi taşlarının diğer yol açtığı hastalık daha seyrek olarak da safra kesesinde bulunan büyük bir taşın kese duvarını uzun bir süre zarfında delerek, bağırsağa geçmesi ve ince bağırsağın dar bir yerinde mekanik tıkanmaya neden olabilmesidir. Doğal seyri esnasında giderek büyüyen ve sayıları artan safra taşları sürekli olarak safra kesesinin iç cidarını tahriş eder ve kronik bir iltihap şeklindeki tablonun ilerleyerek kansere dönüşme riskini de arttırabilir. Özellikle 2–3 cm'lik boyutları aşan taş olgularında bu risk yüksek olarak kabul edilir.Safra kesesi taşlarına bağlı oluşan bu durumlar komplikasyon olarak tanımlanır. En sık ortaya çıkan komplikasyonlar 4 adettir:Kese içerisinde oluşan taşlar kanalın boyun bölgesine oturması ile birlikte burada enflamasyon (iltihaplanma) meydana getirmesi durumudur. Kolesistit gelişimi ile birlikte kişide şiddetli ağrı ve ateş şikayeti meydana gelir.Semptomatik seyreden safra kesesi taşlarında akut (ani başlangıçlı) kolesistit gelişme riski %1-3 arasında değişkenlik gösterir. Ağrı ve ateş şikayetine ek olarak üşüme-titreme, iştah kaybı ve bulantı-kusma gibi belirtiler de ortaya çıkabilir. Kolesistit acil olarak müdahale edilmesi gereken bir durumdur.Safra kesesi taşları karaciğerde üretilen ve safra kesesi vasıtası ile ince bağırsaklara aktarılan safra yollarında tıkanıklığa neden olabilir. Ortak kanalın tıkanması sonrası kişide yoğun ağrı, sarılık ve kanal iltihaplanması gibi durumlar oluşabilir.Pankreatik kanal, bu organdan başlayarak ortak kanal ile birleşir ve ince bağırsağa açılır. Kanalın görevi pankreasta üretilen sindirim enzimlerinin oniki parmak bağırsağına ulaştırılmasını sağlamaktır. Safra kesesi taşları pankreatik kanala geçerek burada tıkanıklık oluşturabilir. Bu durum pankreatit olarak ifade edilen pankreasın iltihaplanması ile sonuçlanabilir.Pankreatit gelişimi sonrasında kişide ani ve yoğun bir karın ağrısı meydana gelir. Pankreatit gelişen kişiler genellikle hastanede yatırılarak tedavi edilirler.Uzun süreli tahriş nedeniyle safra kesesi taşı öyküsü olan kişilerde safra kesesi kanseri görülme riskinde bir artış söz konusudur. Her ne kadar risk yükselse de safra kesesi kanseri nadir bir kanser türü olduğu için oldukça az rastlanılan bir komplikasyondur.Safra kesesi taşı risk faktörleri nelerdir?Safra kesesi taşlarına kadınlarda erkeklere göre daha sık rastlanılır. Taşların oluşumunda risk faktörü olarak kabul edilen birçok farklı durum mevcuttur:Hamilelikte safra kesesi taşı oluşumuna yatkınlığın artmasının sebebi gebelik süreci içerisinde yüksek düzeyde salgılanan progesteron hormonundan kaynaklanır. Progesteron hormonu safra kesesinin kasılmalarını yavaşlatır ve akış hızının kesilmesine sebep olur.Bu faktörler dışında uzamış açlıklar, bariatrik cerrahi operasyonlar ve crohn hastalığı gibi durumlarda da safra taşı oluşma riskinde artış meydana gelebilir.Safra kesesi taşları genellikle safra akışının ve kesenin boşalmasının yavaşladığı durumlarda oluşma eğilimindedir. Taş oluşumdaki en sık neden ise kolesterol içeriği yüksek safrada kolesterolün yoğunlaşmasıdır. İkinci en sık tespit edilen taş formu ise pigmente taşlardır.Kolesterol taşları genellikle sarı renkli olup çözünmemiş kolesterolden meydana gelir. Pigment taşları ise koyu kahverengi ya da siyah renkte olup safra içeriğindeki aşırı bilirubinden kaynaklanır.Bazen çeşitli maddelerin bir araya gelmesi sonucu oluşan mix tipte taşlar tespit edilebilir. Mix tipteki taşlar tespit edilme sıklığında 3. sıradadır. Bu taşların yapısında kalsiyum karbonat, kalsiyum fosfat, kolesterol ve safra bulunabilir.Safra kesesi taşlarının 4. tipi kalsiyum taşlarıdır. Kan dolaşımında yüksek düzeyde kalsiyum bulunan kişilerde meydana gelir ve bu kişilerde genellikle safra kesesi taşlarına ek olarak böbrek taşlarının varlığı da tespit edilebilir.Safra kesesi taşı tanısı nasıl konulur?Hastalığın tanısı; tipik muayene bulguları ile beraber kan, idrar, gaita tetkikleri ve ultrasonografi (USG) ile konulur. Bu tetkiklerle %100'e yakın kesin teşhise ulaşılabilir. Seyrek olarak bilgisayarlı tomografi, MRI gibi diğer görüntüleme yöntemlerine başvurulur. Ayrıca safra kanalında bulunan taşlar için ultrason dışında ERCP dediğimiz endoskopik girişimlerden hem tanı hem de tedavide yararlanılabilir. Gastroenteroloji nedir diye araştıran kişiler kolaylıkla safra kesesi ile ilgili rahatsızlıkların tanı, tehşis ve tedavisinde bu birimin de görev aldığını görebilir.Safra kesesi taşı hastaları sağlık kuruluşlarına tipik olarak yağlı ve baharatlı bir öğünü takiben ortaya çıkan sağ üst bölgedeki karın ağrısı ile başvururlar. Bu şikayetlerine bulantı ve kusma eşlik edebilir.Hekimler tarafından gerçekleştirilen fizik muayenede hastanın nefes alması esnasında sağ üst karın bölgesine derin palpasyon (parmakların o bölgeye bastırılması) yapılması ile kişide tipik safra kesesi ağrısı oluşması tanısal öneme sahiptir. Kişide sarılık bulgularının mevcut olması ortak safra kanalının taşa bağlı olarak tıkanmasına işaret ediyor olabilir.Safra kesesi taşlarına tanısal yaklaşımda ilk olarak başvurulan tetkik ultrasonografidir. Bu radyolojik tanı yöntemi ile 2 mm küçüklükteki taşların bile tespiti sağlanabilir. Safra kesesinin duvarında kalınlaşma tespit edilmesi ve çevresinde sıvı varlığının görülmesi gibi bulgular kişide safra kesesi iltihabı olduğunu gösteren belirtilerdir.Çok küçük olup ultrasonografi ile tespit edilemeyen taşlar için endoskopik ultrasonografi işlemi ile tanı konulabilir. Bu işlemde ince ve esnek endoskop ağızdan girilerek sindirim sistemi içerisinde ilerletilir ve ses dalgaları vasıtası ile küçük taşların görüntülenmesi sağlanır.Ortak safra kanalındaki bir taştan şüphelenilmesi halinde manyetik rezonans kolanjiopankreatografi (MRCP) adı verilen görüntüleme yönteminden faydalanılabilir. Bu işlem ile ortak kanaldaki taşın tespit edilmesi halinde endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) adı verilen işleme geçilir. ERCP işlemi sırasında taşların çıkarılması da gerçekleştirilebilir.Safra kesesi ameliyatı ve taş tedavisi nasıldır?Hastalığın ve komplikasyonlarının tedavilerinde çeşitli yöntemler kullanılır. En sık kullanılan yöntem laparoskopik ameliyatlardır. Safra kesesi ameliyatlarının %5'ten daha azı açık ameliyat ile gerçekleşir. Açık ameliyat yapılmasının en önemli sebebi karın içerisinde önceden geçirilmiş ataklar ya da ameliyatlara bağlı oluşmuş yapışıklıklardır. ERCP ve PTK gerekli olan durumlarda kullanılan diğer tedavi yöntemleridir.Safra kesesi taşı tedavisi için safra kesesinin alınması işlemi kolesistektomi olarak isimlendirilir. Altın standart kolesistektomi yaklaşımı ise laparoskopik ameliyatlardır. Çeşitli nedenlerle ameliyatın laparoskopik olarak gerçekleştirilmemesi halinde açık ameliyat yöntemi tercih edilebilir. Cerrahi işlem sırasında kesenin bırakılarak sadece taşların alınması günümüzde akılcı bir yaklaşım olarak kabul görür. Bunun sebebi hastalarda yaklaşık 1 yıl içerisinde tekrar taşların meydana gelmesi ve komplikasyon oluşma riskidir.Genel anestezi altında gerçekleştirilen laparoskopik kolesistektomi ameliyatında operatör hekim hastanın karın bölgesinde 3-4 adet insizyon (kesi) gerçekleştirir. Bu insizyon bölgelerinden küçük ve ışıklı ameliyat aletleri hastanın karın boşluğunun içerisine sokulur ve safra kesesinin çıkarılması sağlanır. Hastalar ameliyat sonrasında bir süre gözlenir ve istenmeyen bir durumla karşılaşılmaması halinde genellikle aynı gün veya operasyon sonrası günde taburcu edebilirler.Laparoskopik kolesistektomi ameliyatı olan kişilerde ishal gelişmesi normal kabul edilir. Bu durum ameliyat sonrasında, kişilerde safranın direkt olarak karaciğerden ince bağırsağa geçişinden kaynaklanır. Konsantre forma geçemeyen safra bağırsaklarda laksatif etki gösterir ve dışkının sulu hale gelmesine neden olur. Bu durumun üstesinden gelmede atılacak en önemli adımlardan biri öğünler ile birlikte yağ içeriği yüksek gıdaların tüketiminden kaçınmaktır.Cerrahi dışında medikal tedavi ve litotripsi adı verilen yöntem ile de safra kesesi taşlarına müdahale edilebilir. Medikal tedavi günümüz şartlarında gelişen ameliyathane ve prosedür şartları nedeniyle tercih edilir. Opere olması olanaksız olan kişilerde özellikle kolesterol kaynaklı oluşan taşlarda ursodiol etken maddeli ilaçlara başvurulabilir. Bu ilaçların kullanımında günde 2 ile 4 kez değişen dozlarda alınması, safra kesesi taşlarını geçirmelelerinin yılları bulabilmesi ve tedavinin sonlandırılmasını takiben hastalarda tekrar taş oluşumunun gözlenmesi gibi problemlerle karşılaşılabilir.Litotripsi ameliyat dışı safra kesesi taşı tedavisinde başvurulabilen bir diğer yöntemdir. Bu uygulamada kişiye şok dalgaları verilerek taşlarının daha küçük parçalara ayrılması sağlanır.Safra kesesi taşı gelişiminden ve taşa bağlı olumsuz etkilerden korunmak adına hekimlerin bilgisi ve önerisi dahilinde yapılabilecek bir takım beslenme değişiklikleri mevcuttur:Kahve safra kesesi taşı ve diğer hastalıklarına karşı koruyucu etki gösterebilir ancak yüksek düzeyde kafein içeren içeceklerden, yüksek yağlı süt ürünlerinden ve şeker içeriği yüksek tatlı gıdalardan diyare (ishal) yapıcı etkileri nedeniyle uzak durulması önerilir.Sindirimi kolaylaştırmak adına öğünleri küçülterek beslenmek ve günlük en az 6-8 bardak su tüketmek yapılabilecek diğer beslenme uygulamaları arasında yer alır.Safra kesesi taşı veya gelişme riski bulunan kişiler kilo verirken yavaş kilo verme yöntemlerini seçmesi önerilir. Hızlı şekilde kilo vermek hem safra kesesi taşı gelişimine hem de diğer sağlık problemlerine neden olabileceği için dikkatli olunmalıdır. Hızlı şekilde kilo verdiren bariatrik cerrahi tedavilerini geçirmiş ya da geçirecek olan hastalar kendilerine en uygun yöntemi tercih etmelidir. Mide balonu nedir diye araştırıldığında obezite cerrahisi içerisindeki yöntemlerden daha az kiloyu daha uzun sürede kaybedildiğini görebilirler.Safra kesesi taşı belirtileri ve diğer şikayetler zaman içerisinde ortaya çıkıp sonrasında kaybolabilir. Özellikle 5 saati geçen karın ağrısı şikayetinde, sarılık belirtilerinin eşlik etmesi halinde, dışkının beyaz renkte olması halinde ve bu belirtilere terleme, üşüme, titreme ve ateş gibi diğer şikayetlerin eşlik etmesi durumunda sağlık kuruluşlarına başvurmanız önerilir. | 8,900 |
4,417 | Beslenme ve Diyet | Kış aylarında hasta olmamak için ne yemeliyiz? | Kış aylarında kapalı ortamlarda daha fazla vakit geçirilmekte, fiziksel aktivite yoğunluğunda azalma olmaktadır. Kış mevsiminde fiziksel aktivitenin az olması, gecelerin uzaması nedeni ile televizyon başında fazla zaman geçirilmesi ve besinlerin atıştırılması gibi nedenlerden dolayı vücut ağırlığında istenmeyen yönde değişiklikler olabilmektedir. Hem istenmeyen kiloları engellemek adına hem de hastalıklardan korunmak adına kış aylarında yeterli ve dengeli beslenmeye özen göstermeliyiz.
Peki yeterli ve dengeli beslenme nedir ?İçindekilerSebze ve meyve tüketiminizi artırınProtein tüketiminizi ihmal etmeyinSıvı Tüketiminizi ArtırınFiziksel aktivitenizi artırınSık sık az az beslenin
Sebze ve meyve tüketiminizi artırın
Kış aylarından A ve C vitaminlerini ve antioksidan vitaminleri bolca tüketmemiz gerekir. Bu vitaminler, bağışıklık sistemimizi güçlendirerek, hastalıklara karşı daha dirençli olmamızı sağlar. Turunçgiller, havuç, brokoli, kabak, brüksel lahanası, yeşilbiber, karnabahar, mandalina tüketilmesi gereken besinlerin başında gelmektedir. Maydanoz, roka, tere gibi sebzeler de vitaminler açısından zengin besinler arasındadır. Çay ya da kahve yerine kuşburnu çayı tercih edebilirsiniz. Kuşburnu çayı , C vitamini içeriği en yüksek olan çaylardan biridir. E vitamini de bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkilidir. Soğuk algınlığı ve diğer enfeksiyonlara karşı vücut direncini arttırmaktır. E vitaminin iyi kaynakları olan; yeşil yapraklı sebzeler, fındık ceviz gibi yağlı tohumlar ve kuru baklagillerin yeterli miktarlarda tüketilmesi önemlidir.
Protein tüketiminizi ihmal etmeyin
Dengeli beslenmenin bir diğer şartı da yeterli protein alımıdır. Doku yapımı ve onarımındaki güçlü etkileri nedeniyle proteinlerin günlük beslenmeden eksik edilmemesi gerekir. Enfeksiyon geçirildiği dönemlerde, protein kaynaklarının yeterli tüketilmesi çok önemlidir. Özellikle süt, yoğurt, peynir, yumurta, et, tavuk ve balık gibi gıdalar proteinlerin en iyi kaynakları arasındaır. Diyetinizdeki yağ türü ve miktarı da enfeksiyon hastalıklarının seyrinde önem taşır. Diyetinize uygun olarak ayçiçeği, mısırözü, bitkisel sıvı yağlar, Omega6 yağ asitleri (çoklu doymamış yağlar), deniz ürünleri Omega3 yağ asitleri (çoklu doymamış yağlar) tüketebilirsiniz. Sonbaharda ve soğuk kış günlerinde yenen balık, içerdiği Omega3 yağ asidinden dolayı bağışıklık sisteminin kuvvetlenmesine de yardımcı olacağı unutulmamalıdır.
Sıvı Tüketiminizi Artırın
Vücut ısısını dengede tutabilmek için bol sıvı alımı gerekmektedir. Yeterli sıvı alımı vücutta oluşan toksinlerin (zararlı öğeler) atılmasında , vücut fonksiyonlarının düzenli çalışmasında, metabolizma dengesinin sağlanmasında ve vücutta pek çok biyokimyasal reaksiyonun gerçekleşmesinde son derece önemli rol oynamaktadır. Bu nedenle, her gün en az 2-2.5 litre (12-14 su bardağı) su içilmeli, sıvı alımının karşılanmasında ıhlamur, adaçayı, kuşburnu çayı, açık çay gibi içecekler tercih edilmelidir.
Fiziksel aktivitenizi artırın
Hareketsizlikle birlikte günlük gıdalarla aldığımız enerji harcadığımız enerjiden daha fazla olması kilo artışımıza bir nedendir. Gün içinde her besin grubundan yeterli miktarda almak yani ihtiyacımız olan protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve mineralleri günlük gereksinimlerimize göre tamamlamamız özellikle kış aylarında vücudun kendi koruma sistemini sağlamlaştırması adına oldukça önemlidir. Ayrıca bu dönemde metabolizmamızı hızlandırmanın en iyi yolu yine dengeli ve sık aralıklarla beslenmektir.
Sık sık az az beslenin
Beslenmenin sık aralıklarla olması örneğin sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam yemeği ve aralara eklenecek ara öğünler ile hem kan şekeri düzeyinizin sabit kalmasını hem de ana öğünlerde çok acıkıp aşırı besin tüketimimizi engelleyecektir. Dolayısı ile bu şekilde bir beslenme kilo kontrolünüz içinde fayda sağlayacaktır.Kış aylarında kapalı ortamlarda daha fazla vakit geçirilmekte, fiziksel aktivite yoğunluğunda azalma olmaktadır. Kış mevsiminde fiziksel aktivitenin az olması, gecelerin uzaması nedeni ile televizyon başında fazla zaman geçirilmesi ve besinlerin atıştırılması gibi nedenlerden dolayı vücut ağırlığında istenmeyen yönde değişiklikler olabilmektedir. Hem istenmeyen kiloları engellemek adına hem de hastalıklardan korunmak adına kış aylarında yeterli ve dengeli beslenmeye özen göstermeliyiz.Sebze ve meyve tüketiminizi artırınKış aylarından A ve C vitaminlerini ve antioksidan vitaminleri bolca tüketmemiz gerekir. Bu vitaminler, bağışıklık sistemimizi güçlendirerek, hastalıklara karşı daha dirençli olmamızı sağlar. Turunçgiller, havuç, brokoli, kabak, brüksel lahanası, yeşilbiber, karnabahar, mandalina tüketilmesi gereken besinlerin başında gelmektedir. Maydanoz, roka, tere gibi sebzeler de vitaminler açısından zengin besinler arasındadır. Çay ya da kahve yerine kuşburnu çayı tercih edebilirsiniz. Kuşburnu çayı , C vitamini içeriği en yüksek olan çaylardan biridir. E vitamini de bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkilidir. Soğuk algınlığı ve diğer enfeksiyonlara karşı vücut direncini arttırmaktır. E vitaminin iyi kaynakları olan; yeşil yapraklı sebzeler, fındık ceviz gibi yağlı tohumlar ve kuru baklagillerin yeterli miktarlarda tüketilmesi önemlidir.Protein tüketiminizi ihmal etmeyinDengeli beslenmenin bir diğer şartı da yeterli protein alımıdır. Doku yapımı ve onarımındaki güçlü etkileri nedeniyle proteinlerin günlük beslenmeden eksik edilmemesi gerekir. Enfeksiyon geçirildiği dönemlerde, protein kaynaklarının yeterli tüketilmesi çok önemlidir. Özellikle süt, yoğurt, peynir, yumurta, et, tavuk ve balık gibi gıdalar proteinlerin en iyi kaynakları arasındaır. Diyetinizdeki yağ türü ve miktarı da enfeksiyon hastalıklarının seyrinde önem taşır. Diyetinize uygun olarak ayçiçeği, mısırözü, bitkisel sıvı yağlar, Omega6 yağ asitleri (çoklu doymamış yağlar), deniz ürünleri Omega3 yağ asitleri (çoklu doymamış yağlar) tüketebilirsiniz. Sonbaharda ve soğuk kış günlerinde yenen balık, içerdiği Omega3 yağ asidinden dolayı bağışıklık sisteminin kuvvetlenmesine de yardımcı olacağı unutulmamalıdır.Sıvı Tüketiminizi ArtırınVücut ısısını dengede tutabilmek için bol sıvı alımı gerekmektedir. Yeterli sıvı alımı vücutta oluşan toksinlerin (zararlı öğeler) atılmasında , vücut fonksiyonlarının düzenli çalışmasında, metabolizma dengesinin sağlanmasında ve vücutta pek çok biyokimyasal reaksiyonun gerçekleşmesinde son derece önemli rol oynamaktadır. Bu nedenle, her gün en az 2-2.5 litre (12-14 su bardağı) su içilmeli, sıvı alımının karşılanmasında ıhlamur, adaçayı, kuşburnu çayı, açık çay gibi içecekler tercih edilmelidir.Fiziksel aktivitenizi artırınHareketsizlikle birlikte günlük gıdalarla aldığımız enerji harcadığımız enerjiden daha fazla olması kilo artışımıza bir nedendir. Gün içinde her besin grubundan yeterli miktarda almak yani ihtiyacımız olan protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve mineralleri günlük gereksinimlerimize göre tamamlamamız özellikle kış aylarında vücudun kendi koruma sistemini sağlamlaştırması adına oldukça önemlidir. Ayrıca bu dönemde metabolizmamızı hızlandırmanın en iyi yolu yine dengeli ve sık aralıklarla beslenmektir.Sık sık az az besleninBeslenmenin sık aralıklarla olması örneğin sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam yemeği ve aralara eklenecek ara öğünler ile hem kan şekeri düzeyinizin sabit kalmasını hem de ana öğünlerde çok acıkıp aşırı besin tüketimimizi engelleyecektir. Dolayısı ile bu şekilde bir beslenme kilo kontrolünüz içinde fayda sağlayacaktır. | 2,156 |
4,418 | Tüp Bebek (IVF) Tedavisi - Tüp Bebek Merkezi | Aşılama Nedir? | Günümüzde bebek sahibi olmak isteyip de düzenli ve korunmasız ilişkiye rağmen bebek sahibi olamayan çiftlerin bebek sahibi olma şanslarını artıran başta aşılama ve tüp bebek tedavisi olmak üzere çeşitli yardımcı üreme teknikleri vardır. Öncelikle bir yıl süresince düzenli ve korunmasız ilişki yaşamasına rağmen bebek sahibi olamayan çiftler, alanında uzman doktorlar tarafından infertilite şüphesi ile değerlendirmeye alınırlar. Bu aşamada öncelikle kadının rahmi vajinal ultrasonografi yöntemiyle detaylı olarak incelenir ve FSH, LH, testosteron, TSH, estradiol, prolaktin gibi kadın üreme sisteminin sağlığı hakkında önemli bilgiler veren bazı hormon değerleri incelenir.
Ayrıca kadınlarda HSG adı verilen rahim filmi yöntemiyle rahim boşluğu ve fallop tüplerinde bir tıkanıklık olup olmadığı incelenir. Kadının tüplerinde tıkanıklık olması durumunda aşılamanın başarılı olması için öncelikle tüplerin açılması gerekir. Erkeklerde ise spermiogram yani sperm analizi yapılır. Erkekten alınan sperm örneğinin laboratuvar ortamında incelenmesi ile yapılan bu testte erkek üreme hücresi olan spermin, sayısı, kalitesi, şekli gibi bazı değerler incelenir. Tüm bu incelemelerin sonunda açıklanamayan kısırlığı olan, sperm sayısında veya şeklinde sorun olan veya rahim duvarı kalınlaşması gibi bulgular bulunan çiftlerde öncelikle aşılama (inseminasyon) tedavisinden faydalanılır. Peki aşılama -inseminasyon- nedir? Aşılama tedavisi, doğal üremeye en yakın olan yardımcı üreme tekniklerinden bir tanesidir. Aşılama tedavisi kısaca erkekten alınan spermlerin ince plastik bir kanül yardımıyla rahmin içerisine bırakılması işlemidir. Bir başka ifadeyle aşılama, cinsel ilişki dışında bir yöntemle erkek üreme hücresi olan sperm ile kadın üreme hücresi olan yumurtayı buluşturmayı amaçlayan bir tedavi yöntemidir.İçindekilerAşılama Tedavisi Nasıl Yapılır?Kadınlarda Aşılama TedavisiErkeklerde Aşılama TedavisiAşılama Öncesi Dikkat Edilmesi GerekenlerAşılamadan Sonraki Süreç Nasıldır?Aşılama Tedavisi Kaç Gün Sürer?Kadında Aşılama Takibi Nasıl Yapılır?Kimlere Aşılama Yapılır?Aşılamanın Başarısı Nedir?En Fazla Kaç Kere Aşılama Yapılabilir?İlk Aşılama Tedavisi Başarısız Olduğunda Ne Kadar Beklenir?Aşılama Fiyatları 2022
Aşılama Tedavisi Nasıl Yapılır?
Aşılama tedavisi doğal yollarla bebek sahibi olamayan çiftlerde bebek sahibi olma şansını büyük oranda artıran tedavi yöntemlerinden bir tanesidir. Peki aşılama tedavisi nasıl yapılır? Aşılama yönteminde öncelikle işlem için en uygun zamanın tespit edilmesi gerekir. Gebelik oluşması için ilk olarak mutlaka kadının yumurtlama döneminde olması ve yumurta ile spermin buluşması gerekir. Yumurtlama olmayan durumlarda gebeliğin gerçekleşmesi mümkün değildir. Kadınlarda her ay sadece bir gün yumurtlama gerçekleşir ve yumurta hücresi yaklaşık olarak 24 saat canlı kalır. Ancak bu durum sadece o gün gebelik şansı olması anlamına gelmez. Kaliteli bir sperm, kadının rahminde 72 saate kadar canlı kalabilir. Düzenli adet döngüsüne sahip kadınlarda yumurtlama genellikle beklenen adet tarihinden 14 gün önce gerçekleşir. Adet döngüsünün düzensiz olduğu durumlarda yumurtlama takvimini takip etmek daha zor olduğu için ovulasyon testleri veya kan tahlilleri ile yumurtlama zamanı tespit edilebilir. Yumurtlama dönemi, aşılama tedavisi için en uygun zamandır. Aşılama tedavisinde öncelikle erkekten alınan spermler özel bir solüsyon içerisinde yıkanır ve sağlıklı olan spermler ayrılır. Bu arada kadının vajinasına spekulum adı verilen bir alet yerleştirilerek gerekli olan açıklık sağlanır. Daha sonra ince bir kanül vajinanın içerisine yerleştirilir ve spermler kanül yardımıyla rahme gönderilir. Aşılama tedavisinin asıl amacı, spermleri doğrudan yumurtaya en yakın alana bırakmaktır. Böylece herhangi bir engelle karşılaşmayan sperm hücrelerinin yumurtayı dölleme şansı büyük oranda artar.
Kadınlarda Aşılama Tedavisi
Bazı durumlarda kadınlarda yumurtlama hiç olmayabilir ya da yumurta çatlayacak kadar gelişmeyebilir. Genellikle polikistik over sendromu bulunan kadınlarda yumurtanın çatlamaması durumuna sık rastlanır. Yumurtanın yeteri kadar gelişmediği durumlarda alanında uzman doktorlar tarafından yumurta uyarıcı ilaçlarla yumurtanın belirli bir olgunluğa ulaşması sağlanabilir. Yeterince olgunlaşan yumurta, yumurta çatlatma iğnesi olarak bilinen bir iğne yardımıyla çatlatılır. Yumurta çatladıktan sonraki 24-36 saat içerisinde aşılamanın gerçekleştirilmesi gerekir.
Erkeklerde Aşılama Tedavisi
Erkeklerde aşılama tedavisi öncesinde spermiogram testi ile sperm sayısı, kalitesi, hareketliliği ve şekli detaylı olarak incelenir. İnceleme sonucunda alanında uzman üroloji doktoru ve kadın doğum doktoru, çiftlerin aşılama tedavisi için uygun olup olmadığına karar verir. Erkeklerde sperm sayısı düşüklüğü durumunda zararlı alışkanlıklardan uzak durmak, sağlıklı beslenmek gibi bazı yaşam tarzı değişiklikleri, sperm testi sonuçlarında iyileşme olmasına yardımcı olabilir. Aşılama zamanı geldiğinde erkekten sperm örneği alınması gerekir. Erkekler sperm örneğini laboratuvar ortamında ya da laboratuvardan aldıkları bir kap ile ev ortamında da verebilirler. Ancak sperm örneğinin ev ortamında verileceği durumlarda örneği en kısa sürede laboratuvara ulaştırmak gerekir.
Aşılama Öncesi Dikkat Edilmesi Gerekenler
Aşılama öncesinde hem kadınların hem erkeklerin dikkat etmesi gereken bazı noktalar vardır. Aşılama öncesi dikkat edilmesi gerekenler aşağıdaki gibi sıralanabilir:
Kadınlarda aşılama tedavisi öncesi uzman doktor gerekli görürse yumurta uyarıcı ilaç kullanılması gerekebilir. Bu ilaçlara genellikle adetin ilk 5 günü içerisinde başlanır. 5 gün boyunca günde 1-2 tablet olacak şekilde kullanılır.
Çiftlerin aşılama tedavisinin en az iki gün öncesinde alkol gibi zararlı alışkanlıkları bırakmaları önemlidir.
Erkeklerde aşılama tedavisi öncesinde sperm sayısını ve kalitesini artırmak için belirli bir süre cinsel perhiz uygulanması gerekir. Bu süre genellikle 2-3 gündür.
Aşılamadan Sonraki Süreç Nasıldır?
Aşılamadan sonraki süreç çiftler için oldukça heyecan verici ve bazı durumlarda endişeli olabilir. Aşılamanın başarı oranı çeşitli faktörlerin etkisiyle değişiklik gösterebilir. Yapılan bazı araştırmalara göre aşılamanın başarı oranının yaklaşık olarak %20 olduğu söylenebilir. Aşılama kısa zamanda yapılan bir işlemdir. Aşılama sonrasında kadınların 15-20 dakika boyunca uzanıp dinlenmesi gerekebilir. Sonrasında normal günlük hayatına dönmesinde bir sakınca yoktur. Bazı kadınlarda aşılamadan sonraki birkaç gün adet sancısına benzer sancı ve kramplar yaşanabilir. Bunun yanı sıra aşılama yöntemi sonrasındaki birkaç gün hafif lekelenme görülmesi de normaldir. Aşılamanın başarılı olup olmadığını anlamak için iki hafta sonra kan veya idrar örneğinden gebelik testi yapılabilir.
Aşılama Tedavisi Kaç Gün Sürer?
Toplamda 15 gün sürmektedir. Bu sürede erkeğin gelmesi gerekmez sadece aşılama günü sperm örneği vermek için çağrılır. Kadın ise 15 gün içerisinde en fazla 2-3 kere ultrasonografi takibi ve en son aşılama işlemi için çağrılır.
Kadında Aşılama Takibi Nasıl Yapılır?
Adetin 2-3. günlerinde yapılan ultrasonografi sonrası yumurtalıklarda kist gibi engel bir durum yoksa hap veya tercihen düşük doz iğnelerle yumurtalıklar uyarılır. Her gün günün aynı saatlerinde iğne yapılır ve bir hafta sonra yapılan ultrasonografi ile yumurtalıkların ilaçlara verdiği tepki değerlendirilir. Ultrasonografide folikül (yumurta içeren kesecik) belli boyutlara ulaştığında (17-20 mm) çatlatma iğnesi tabir edilen bir iğne yapılarak folikül içindeki yumurta olgunlaştırılır. Folikül sayısı üçten fazla ise aşılama yapılmaması önerilir ve tedavi iptal edilmelidir, aksi durumda üçüz ve üzeri gebelikler oluşabilir, kadın hayatını riske eden hiperstimulasyon gibi durumlar nadiren de olsa ortaya çıkabilir. Çatlatma iğnesinden 24-38 saat sonra bir ya da ardışık günlerde iki kez, laboratuarda yıkanan ve hazırlanan spermlerle aşılama yapılabilir. Aşılama günü sabah erkekten 2-5 günlük perhiz sonrası alınan sperm örneği laboratuarda yıkanarak hazırlanır ve konsantre edilerek çok ince bir kateter ile rahime bırakılır. İşlem anestezi gerektirmez, çok basit ve kısadır, ağrısızdır. Normal bir jinekolojik muayene gibidir. Sperm rahime bırakıldıktan sonra 15 dakika istirahat sonrası hasta normal yaşantısına dönebilir. Cinsel ilişki kısıtlaması yapılmaz. Aşılama sonrası progesteron desteği olarak bazı ilaçlar verilebilir, ama şart değildir. Aşılamadan 12-14 gün sonra gebelik testi yapılarak sonuç değerlendirilir. Gebelik olması durumunda herhangi bir özel takip şekli yoktur, normal kendiliğinden oluşan bir gebelik gibi takip edilir.
Kimlere Aşılama Yapılır?
Sperm sayısı hafif düşük ise, sperm hareketi hafif düşük ise, açıklanamayan infertilitede, erken evre endometriozisde, kadında yumurtlama problemi varsa ve yumurta takibi ile gebelik elde edilemediyse, sosyal sebeplerle gebelik eldesini hızlandırmak isteyen çiftlerde uygulanabilir. Tek başına sperm morfoloji sorunu olan çiftlerde her zaman doğrudan tüp bebeğe geçmek gerekmez, morfolojik problemin boyutuna göre değişmekle birlikte bu çiftlerde aşılama da uygulanabilir.
Aşılamanın Başarısı Nedir?
Kabaca %10-30 arasında değişmekle birlikte ortalama %20 denilebilir. Hazırlama sonrası rahime verilen spermin 10 milyonun üzerinde olması başarıyı arttırmaktadır.
En Fazla Kaç Kere Aşılama Yapılabilir?
Aşılama başarısı her bir tedavi için %10-30 olup toplamda 2-3 kere aşılama yapıldıktan sonra tüp bebeğe geçilmesi tavsiye edilir. Fakat 6 kereye kadar da aşılama yapılabilir, gebelik elde etmek mümkündür.
İlk Aşılama Tedavisi Başarısız Olduğunda Ne Kadar Beklenir?
Beklemek gerekmez, ertesi ay ikinci aşılamaya geçilebilir. Aşılama tedavilerini ardışık yapmak tıbben sakıncalı değildir. Kullanılan ilaçlar düşük dozlarda olduğundan kadın sağlığına tehdit oluşturmaz.
Aşılama Fiyatları 2022
Aşılama fiyatları, aşılamanın yapıldığı sağlık kuruluşuna göre farklılık gösterebilir. Hastanenin teknolojik donanımı, işlemi yapan hekimin ve diğer sağlık personellerinin tecrübesi fiyatın farklılaşmasına neden olabilir. Ancak aşılama maliyetinin diğer yardımcı üreme tekniklerinden bazılarına kıyasla daha uygun olduğu söylenebilir. Aşılamanın her denemede başarı oranı yaklaşık olarak %20 olduğundan tedavinin birkaç kez tekrarlanması gerekebilir. Tüp bebek kliniklerinden aşımalaya dair her konu hakkında bilgi alınabilir. Aşılamada başarı oranı kadının yaşı, erkeğin sperm sayısı ve kalitesine bağlı olarak değişiklik gösterir. Tekrarlanan aşılama denemeleri aşılama fiyatlarında da değişiklik olmasına neden olabilir.
Siz de bebek sahibi olmak istiyor ancak doğal yollarla gebelik elde edemiyorsanız hastanelerimize başvurarak aşılama tedavisi ve aşılama fiyatları hakkında bilgi alabilirsiniz. Hastanelerimizde aşılama (inseminasyon) tedavisi alanında uzman hekim kadrosu tarafından başarıyla uygulanmaktadır.
Sağlıklı günler dileriz.Günümüzde bebek sahibi olmak isteyip de düzenli ve korunmasız ilişkiye rağmen bebek sahibi olamayan çiftlerin bebek sahibi olma şanslarını artıran başta aşılama ve tüp bebek tedavisi olmak üzere çeşitli yardımcı üreme teknikleri vardır. Öncelikle bir yıl süresince düzenli ve korunmasız ilişki yaşamasına rağmen bebek sahibi olamayan çiftler, alanında uzman doktorlar tarafından infertilite şüphesi ile değerlendirmeye alınırlar. Bu aşamada öncelikle kadının rahmi vajinal ultrasonografi yöntemiyle detaylı olarak incelenir ve FSH, LH, testosteron, TSH, estradiol, prolaktin gibi kadın üreme sisteminin sağlığı hakkında önemli bilgiler veren bazı hormon değerleri incelenir.Ayrıca kadınlarda HSG adı verilen rahim filmi yöntemiyle rahim boşluğu ve fallop tüplerinde bir tıkanıklık olup olmadığı incelenir. Kadının tüplerinde tıkanıklık olması durumunda aşılamanın başarılı olması için öncelikle tüplerin açılması gerekir. Erkeklerde ise spermiogram yani sperm analizi yapılır. Erkekten alınan sperm örneğinin laboratuvar ortamında incelenmesi ile yapılan bu testte erkek üreme hücresi olan spermin, sayısı, kalitesi, şekli gibi bazı değerler incelenir. Tüm bu incelemelerin sonunda açıklanamayan kısırlığı olan, sperm sayısında veya şeklinde sorun olan veya rahim duvarı kalınlaşması gibi bulgular bulunan çiftlerde öncelikle aşılama (inseminasyon) tedavisinden faydalanılır. Peki aşılama -inseminasyon- nedir? Aşılama tedavisi, doğal üremeye en yakın olan yardımcı üreme tekniklerinden bir tanesidir. Aşılama tedavisi kısaca erkekten alınan spermlerin ince plastik bir kanül yardımıyla rahmin içerisine bırakılması işlemidir. Bir başka ifadeyle aşılama, cinsel ilişki dışında bir yöntemle erkek üreme hücresi olan sperm ile kadın üreme hücresi olan yumurtayı buluşturmayı amaçlayan bir tedavi yöntemidir.Aşılama Tedavisi Nasıl Yapılır?Aşılama tedavisi doğal yollarla bebek sahibi olamayan çiftlerde bebek sahibi olma şansını büyük oranda artıran tedavi yöntemlerinden bir tanesidir. Peki aşılama tedavisi nasıl yapılır? Aşılama yönteminde öncelikle işlem için en uygun zamanın tespit edilmesi gerekir. Gebelik oluşması için ilk olarak mutlaka kadının yumurtlama döneminde olması ve yumurta ile spermin buluşması gerekir. Yumurtlama olmayan durumlarda gebeliğin gerçekleşmesi mümkün değildir. Kadınlarda her ay sadece bir gün yumurtlama gerçekleşir ve yumurta hücresi yaklaşık olarak 24 saat canlı kalır. Ancak bu durum sadece o gün gebelik şansı olması anlamına gelmez. Kaliteli bir sperm, kadının rahminde 72 saate kadar canlı kalabilir. Düzenli adet döngüsüne sahip kadınlarda yumurtlama genellikle beklenen adet tarihinden 14 gün önce gerçekleşir. Adet döngüsünün düzensiz olduğu durumlarda yumurtlama takvimini takip etmek daha zor olduğu için ovulasyon testleri veya kan tahlilleri ile yumurtlama zamanı tespit edilebilir. Yumurtlama dönemi, aşılama tedavisi için en uygun zamandır. Aşılama tedavisinde öncelikle erkekten alınan spermler özel bir solüsyon içerisinde yıkanır ve sağlıklı olan spermler ayrılır. Bu arada kadının vajinasına spekulum adı verilen bir alet yerleştirilerek gerekli olan açıklık sağlanır. Daha sonra ince bir kanül vajinanın içerisine yerleştirilir ve spermler kanül yardımıyla rahme gönderilir. Aşılama tedavisinin asıl amacı, spermleri doğrudan yumurtaya en yakın alana bırakmaktır. Böylece herhangi bir engelle karşılaşmayan sperm hücrelerinin yumurtayı dölleme şansı büyük oranda artar.Kadınlarda Aşılama TedavisiBazı durumlarda kadınlarda yumurtlama hiç olmayabilir ya da yumurta çatlayacak kadar gelişmeyebilir. Genellikle polikistik over sendromu bulunan kadınlarda yumurtanın çatlamaması durumuna sık rastlanır. Yumurtanın yeteri kadar gelişmediği durumlarda alanında uzman doktorlar tarafından yumurta uyarıcı ilaçlarla yumurtanın belirli bir olgunluğa ulaşması sağlanabilir. Yeterince olgunlaşan yumurta, yumurta çatlatma iğnesi olarak bilinen bir iğne yardımıyla çatlatılır. Yumurta çatladıktan sonraki 24-36 saat içerisinde aşılamanın gerçekleştirilmesi gerekir.Erkeklerde Aşılama TedavisiErkeklerde aşılama tedavisi öncesinde spermiogram testi ile sperm sayısı, kalitesi, hareketliliği ve şekli detaylı olarak incelenir. İnceleme sonucunda alanında uzman üroloji doktoru ve kadın doğum doktoru, çiftlerin aşılama tedavisi için uygun olup olmadığına karar verir. Erkeklerde sperm sayısı düşüklüğü durumunda zararlı alışkanlıklardan uzak durmak, sağlıklı beslenmek gibi bazı yaşam tarzı değişiklikleri, sperm testi sonuçlarında iyileşme olmasına yardımcı olabilir. Aşılama zamanı geldiğinde erkekten sperm örneği alınması gerekir. Erkekler sperm örneğini laboratuvar ortamında ya da laboratuvardan aldıkları bir kap ile ev ortamında da verebilirler. Ancak sperm örneğinin ev ortamında verileceği durumlarda örneği en kısa sürede laboratuvara ulaştırmak gerekir.Aşılama Öncesi Dikkat Edilmesi GerekenlerAşılama öncesinde hem kadınların hem erkeklerin dikkat etmesi gereken bazı noktalar vardır. Aşılama öncesi dikkat edilmesi gerekenler aşağıdaki gibi sıralanabilir:Aşılamadan Sonraki Süreç Nasıldır?Aşılamadan sonraki süreç çiftler için oldukça heyecan verici ve bazı durumlarda endişeli olabilir. Aşılamanın başarı oranı çeşitli faktörlerin etkisiyle değişiklik gösterebilir. Yapılan bazı araştırmalara göre aşılamanın başarı oranının yaklaşık olarak %20 olduğu söylenebilir. Aşılama kısa zamanda yapılan bir işlemdir. Aşılama sonrasında kadınların 15-20 dakika boyunca uzanıp dinlenmesi gerekebilir. Sonrasında normal günlük hayatına dönmesinde bir sakınca yoktur. Bazı kadınlarda aşılamadan sonraki birkaç gün adet sancısına benzer sancı ve kramplar yaşanabilir. Bunun yanı sıra aşılama yöntemi sonrasındaki birkaç gün hafif lekelenme görülmesi de normaldir. Aşılamanın başarılı olup olmadığını anlamak için iki hafta sonra kan veya idrar örneğinden gebelik testi yapılabilir.Aşılama Tedavisi Kaç Gün Sürer?Toplamda 15 gün sürmektedir. Bu sürede erkeğin gelmesi gerekmez sadece aşılama günü sperm örneği vermek için çağrılır. Kadın ise 15 gün içerisinde en fazla 2-3 kere ultrasonografi takibi ve en son aşılama işlemi için çağrılır.Kadında Aşılama Takibi Nasıl Yapılır?Adetin 2-3. günlerinde yapılan ultrasonografi sonrası yumurtalıklarda kist gibi engel bir durum yoksa hap veya tercihen düşük doz iğnelerle yumurtalıklar uyarılır. Her gün günün aynı saatlerinde iğne yapılır ve bir hafta sonra yapılan ultrasonografi ile yumurtalıkların ilaçlara verdiği tepki değerlendirilir. Ultrasonografide folikül (yumurta içeren kesecik) belli boyutlara ulaştığında (17-20 mm) çatlatma iğnesi tabir edilen bir iğne yapılarak folikül içindeki yumurta olgunlaştırılır. Folikül sayısı üçten fazla ise aşılama yapılmaması önerilir ve tedavi iptal edilmelidir, aksi durumda üçüz ve üzeri gebelikler oluşabilir, kadın hayatını riske eden hiperstimulasyon gibi durumlar nadiren de olsa ortaya çıkabilir. Çatlatma iğnesinden 24-38 saat sonra bir ya da ardışık günlerde iki kez, laboratuarda yıkanan ve hazırlanan spermlerle aşılama yapılabilir. Aşılama günü sabah erkekten 2-5 günlük perhiz sonrası alınan sperm örneği laboratuarda yıkanarak hazırlanır ve konsantre edilerek çok ince bir kateter ile rahime bırakılır. İşlem anestezi gerektirmez, çok basit ve kısadır, ağrısızdır. Normal bir jinekolojik muayene gibidir. Sperm rahime bırakıldıktan sonra 15 dakika istirahat sonrası hasta normal yaşantısına dönebilir. Cinsel ilişki kısıtlaması yapılmaz. Aşılama sonrası progesteron desteği olarak bazı ilaçlar verilebilir, ama şart değildir. Aşılamadan 12-14 gün sonra gebelik testi yapılarak sonuç değerlendirilir. Gebelik olması durumunda herhangi bir özel takip şekli yoktur, normal kendiliğinden oluşan bir gebelik gibi takip edilir.Kimlere Aşılama Yapılır?Sperm sayısı hafif düşük ise, sperm hareketi hafif düşük ise, açıklanamayan infertilitede, erken evre endometriozisde, kadında yumurtlama problemi varsa ve yumurta takibi ile gebelik elde edilemediyse, sosyal sebeplerle gebelik eldesini hızlandırmak isteyen çiftlerde uygulanabilir. Tek başına sperm morfoloji sorunu olan çiftlerde her zaman doğrudan tüp bebeğe geçmek gerekmez, morfolojik problemin boyutuna göre değişmekle birlikte bu çiftlerde aşılama da uygulanabilir.Aşılamanın Başarısı Nedir?Kabaca %10-30 arasında değişmekle birlikte ortalama %20 denilebilir. Hazırlama sonrası rahime verilen spermin 10 milyonun üzerinde olması başarıyı arttırmaktadır.En Fazla Kaç Kere Aşılama Yapılabilir?Aşılama başarısı her bir tedavi için %10-30 olup toplamda 2-3 kere aşılama yapıldıktan sonra tüp bebeğe geçilmesi tavsiye edilir. Fakat 6 kereye kadar da aşılama yapılabilir, gebelik elde etmek mümkündür.İlk Aşılama Tedavisi Başarısız Olduğunda Ne Kadar Beklenir?Beklemek gerekmez, ertesi ay ikinci aşılamaya geçilebilir. Aşılama tedavilerini ardışık yapmak tıbben sakıncalı değildir. Kullanılan ilaçlar düşük dozlarda olduğundan kadın sağlığına tehdit oluşturmaz.Aşılama Fiyatları 2022Aşılama fiyatları, aşılamanın yapıldığı sağlık kuruluşuna göre farklılık gösterebilir. Hastanenin teknolojik donanımı, işlemi yapan hekimin ve diğer sağlık personellerinin tecrübesi fiyatın farklılaşmasına neden olabilir. Ancak aşılama maliyetinin diğer yardımcı üreme tekniklerinden bazılarına kıyasla daha uygun olduğu söylenebilir. Aşılamanın her denemede başarı oranı yaklaşık olarak %20 olduğundan tedavinin birkaç kez tekrarlanması gerekebilir. Tüp bebek kliniklerinden aşımalaya dair her konu hakkında bilgi alınabilir. Aşılamada başarı oranı kadının yaşı, erkeğin sperm sayısı ve kalitesine bağlı olarak değişiklik gösterir. Tekrarlanan aşılama denemeleri aşılama fiyatlarında da değişiklik olmasına neden olabilir.Siz de bebek sahibi olmak istiyor ancak doğal yollarla gebelik elde edemiyorsanız hastanelerimize başvurarak aşılama tedavisi ve aşılama fiyatları hakkında bilgi alabilirsiniz. Hastanelerimizde aşılama (inseminasyon) tedavisi alanında uzman hekim kadrosu tarafından başarıyla uygulanmaktadır.Sağlıklı günler dileriz. | 5,707 |
4,419 | Romatoloji | Romatoid artrit nedir? Romatoid artrit belirtileri ve tedavisi nasıl olur? | Romatoid artrit eklem iltihabının sık görülen formudur ve eklemlerin içindeki zarda (sinoviyumda) ve/veya diğer iç organlarda iltihaba yol açar. Eklem hattı kalınlaşır ve eklemde ısı artışı, şişme ve ağrıya yol açabilir. Romatoid artrit yıllarca devam eder yani kronik bir hastalıktır. Vücutta değişik pek çok eklemi etkiler. Kıkırdak, kemik ve eklem yapılarına zarar verir.
Romatoid artrit nedeni henüz bilinmiyor ve hastalık kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Çocukları ve yaşlıları kapsayacak şekilde herkesi etkileyebilir. Buna rağmen hastalık genellikle genç ve orta yaş döneminde başlar. Romatoid artritli hastalar arasında, kadın erkek oranı 3/1'dir. Hastaların 2/3' ü kadındır. Hastalık tüm ırklarda ve dünyanın her kısmında görülebilir.İçindekilerRomatoid artrit neden olur?Enfeksiyonlar romatoid artrite sebep olabilir mi?Romatoid artrit diğer romatizma çeşitlerinden nasıl ayrılır?Romatoid artrit teşhisi ve testleriRomatoid artrit belirtileri neledir? Romatoid artrit tedavisiRomatoid artrit ilaçlarıRomatoid artrit egzersizleriFiziksel veya uğraşı terapisiRomatoid artrit eklem cerrahisi ne zaman en iyi seçenektir?
Romatoid artrit neden olur?
Bağışıklık sistemi yani savunma sistemi düzgün çalıştığında vücut savunması bakteri, virüs ve diğer yabancı hücrelere karşı savaşır. Romatoid artritde bağışıklık sistemi düzgün çalışmaz ve vücut kendi eklemleri ve diğer organlarına saldırır. Romatoid artritde iltihap hücrelere (beyaz kan hücreleri yani akyuvarlar) kandan eklem dokularına doğru hareket eder ve eklemlere saldırırlar. Eklem sıvısı artarve eklemde şişlik meydana gelir. Eklem dokusundaki iltihap hücreleri eklemi etkileyip hasara neden olur.
Enfeksiyonlar romatoid artrite sebep olabilir mi?
Pek çok bilim adamı ve doktor Romatoid artritin enfeksiyondan tetiklendiğine inanır. Fakat şimdilik bunun bir kanıtı yok. Romatoid artrit bulaşıcı değildir. Geçirilmiş bir enfeksiyon RA'in başlamasına sebep olabilir.
Genlerin Rolü:
Romatoid artrit anneden veya babadan çocuklara geçmez. Bunun yerine Romatoid artrit gelişmesine yatkınlık yaratan genler çocuklara geçebilir. Çocuklarda RA hastalığına karşı bir yatkınlık gelişir.
Romatoid artrit diğer romatizma çeşitlerinden nasıl ayrılır?
Romatoid artriti diğer artrit formlarından ayırmanın önemli bir yolu eklem tutulumunun özelliğidir. Örneğin, Romatoid artrit el bileğini ve pek çok el küçük eklemlerini etkiler. Genellikle tırnaklara yakın eklemleri etkilemez. Osteroartrit yani kireçlenme tam tersi olarak elin daha çok tırnağa yakın eklemlerini tutar. Romatoid artritde en çok tutulan diğer eklemler dirsekler, omuz, boyun, çene, kalça, diz, ayak bilekleri ve ayak parmak eklemleridir. Romatoid artritte omurga eklemleri genellikle tutulmaz. Bazen boyun omurları tutularak ense ve boyun ağrısı yapabilir.
Romatoid artritli bir insanda eklemler genellikle simetrik tutulur yani her iki taraf eklemi tutulma eğilimdedir ( her iki diz veya her iki el bileğinin tutulması gibi). Yani eğer sağ elin parmak eklemleri şişmişse sıklıkla sol elin parmak eklemleri de şişecektir. Şişen eklemlerin yerleri ve bazı kan testleri RA'i diğer romatizmal hastalıklardan ayırd etmede temel rol oynar.
Romatoid artrit teşhisi ve testleri
Romatoid artrit teşhisi için doktorunuz hikayenizi dinleyip muayene yapacaktır. Doktor, eklemlerinizde şişme, ısı artışı, haraket kısıtlılığı ve Romatoid artritin diğer bulgularını (romatoid nodül gibi) arayacaktır. Ayrıca doktorunuz halsizlik, yorgunluk, sabah katılığı (sabah uyandığınızda hissettiğiniz haraket kısıtlılığı, tutukluk hissi) gibi RA ile ilgili bulgularınızın olup olmadığını soracaktır. Tutulan eklemlerin özelliği RA'yı diğer romatizmal hastalıklardan ayırmada temel esastır.
Doktorunuz ayrıca belirli kan testleri ve röntgen filmleri de isteyecektir. Romatoid faktör (RF) denen bir testin pozitif (+) (olumlu) çıkması RA' yı desteklemektedir. RF bir romatizma testidir. Fakat eklem yakınmaları olmayan bir hastada RF testinin pozitif (+) çıkması o kişi de RA olduğu anlamını taşımaz yani tek başına RF testi romatizma tanısı koydurmaz. Sıklıkla bakılan ASO testi asla bir romatizma testi değildir ve özellikle başta RA olmak üzere romatizmal hastalıklarda ASO testi kesinlikle bakılmaz ve kullanılmaz. ASO sadece geçirilmiş mikrobik boğaz enfeksiyonunun bir göstergesidir ve yalnızca akut eklem romatizmasında tanı koymada yardımcı bir testtir. Romatoloji polikliniklerinde ASO testi sadece akut eklem romatizması şüphesinde kullanılır.
Hastalığınızın şiddetini, alevlenme durumunu gözlemleme ve hastalığın takibi açısından sedimentasyon (ESR) ve CRP testleri de bakılmaktadır. Bu testler vücutta iltihap varlığı durumlarında yükselir. Hastalığa bağlı iltihap durumunun takibinde oldukça faydalı ve tedavinin düzenlenmesinde çok yaralı testlerdir.
Romatoid artrit hastalarında uzun süren kronik hastalığa ve ağrı kesici ilaçların sürekli kullanılmasına bağlı anemi (kansızlık), böbrek ve karaciğer fonksiyonlarında bozulma gelişebilir. Doktorunuz bu kan testlerini belirli aralıklarla takip edip gerekli durumlarda gerekli müdahalelerde bulunacaktır. Bu konuda sizde; doktorunuzun size önerdiği tarihlerde düzenli kontrollerinize gidiniz, doktorunuzun size verdiği ilaçları aksatmadan kullanınız, şikayetiniz oluştuğunda zaman geçirmeden doktorunuza başvurunuz.
RA tanısı koyduran ya da kesin tanıyı koyduran bir test mevcut değildir. Romatoid artritin erken dönemlerinde röntgen filmleri tamamen normaldir. Hastalık ilerledikçe eklem hasarı röntgen filmlerinde görülmeye başlar. Eklem röntgen filmlerinde görülen bu hasarlar kesin tanıyı koymada ve tanıyı doğrulamada çok yardımcıdır.
Romatoid artrit belirtileri neledir?
Romatoid artrit belirtileri insandan insana değişir. RA'lı her insanda eklem iltihabı genellikle kalıcıdır. Bazı insanlarda hastalık alevlenme nöbetleri ile seyredip ılımlı ve daha yavaş seyirli olabilir. Fakat genellikle hastalık tedavi edilmezse sürekli aktiftir. Eğer başarılı bir şekilde tedavi edilmezse hastalık gün geçtikçe ilerler ve kalıcı sakatlık yaratabilir.
Romatoid artrit hastası iseniz eklemlerinizde sıcaklık, şişlik, hassasiyet, ağrı ve hareket kısıtlılığı yani eklem iltihabı yaşayacaksınız. Bu eklem iltihabı (artrit) belirtileri eklem zarlarının (sinovyum) iltihabından kaynaklanır. Bağışıklık sisteminin eklem zarına giren iltihap hücreleri iltihabı devam ettirir ve doku hasarına sebep olur. Eğer bu iltihap devam ederse veya tedavi edilmezse kıkırdak, kemik, tendon ve eklem bağlarında kalıcı hasara sebep olur. Bu çoğunlukla eklemde sakatlığa neden olur.
Romatoid artrit alevlenmelerinde kendinizi hasta ve kötü hissetmenize neden olabilir. İştahsızlık, halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı ve ateşe neden olabilir. Kansızlık (anemi) gelişebilir. Romatoid artritli hastaların yaklaşık 1/5'inde deri altında romatoid nodül denilen küçük, ağrısız şişlikler, yumrular oluşabilir. Bunlar sıklıkla dirseklerde, dizlerde yani daha çok basınca maruz kalan düz kemik bölgelerinde oluşur. Bunlar çoğunlukla dirsek etrafında oluşurlar fakat vücudun herhangi başka yerinde ve hatta iç organlarda bulunabilirler.
Bazen Romatoid artritli hastalarda akciğer ve kalpte iltihap gelişebilir. Gözyaşı ve tükürük bezlerinin iltihabına bağlı göz kuruluğu ve ağız kuruluğu da ortaya çıkabilir.
Nadiren deri, sinirler ve diğer organlarda iltihaba yol açan damar duvarı iltihabı (romatoid vaskülit) gelişebilir.
Romatoid artrit tedavisi
Şimdilik Romatoid artrit tedavisi olarak tamamen iyileşme yok. Güncel tedaviler ile hastalığın ilerlemesini durdurmak mümkün. Güncel tedavi metotları ağrıyı rahatlatma, iltihabı azaltma, eklem hasarını önleme veya yavaşlatma ve hastanın iyilik halini sürdürmeyi hedef almıştır. Modern tedaviler Romatoid artritli hastaların hayat kalitesini arttırmıştır. Tedavi programınız; sizin ihtiyaçlarınız, bireysel yaşam tarzınız, diğer tıbbi sorunlarınız, hastalığınızın şiddeti ve ciddiyeti göz önüne alarak düzenlenir.
Romatoid artrit tedavisinde ROMATOLOG sağlık ekibinin lideri konumundadır. Romatologlar kas, kemik ve eklem hastalıkları konusunda özel eğitimli, uzman hekimlerdir. Romatolog, RA'nın tıbbi tedavisinde sorumlu olacak kişi olarak görev görür. FTR hekimi, fizyoterapist, hemşire, psikiyatrist, ortopedik hekimi ve sosyal hizmetler uzmanı gibi diğer sağlık uzmanları hastalığı yenme konusundaki yardımlarıyla önemli roller oynarlar.
Romatoid artrit tedavisinde kullanılan ilaçlar şikayetlerinizi (semptom) rahatlatmaya yarayan ilaçlar ve hastalığın yaptığı hasarı durduran, bu durumu devam ettirmeye yarayan (modifiye eden) ilaçlar olmak üzere ikiye ayrılırlar. Doktorunuz aynı anda iki veya daha fazla ilaç kullanmanızı önerebilir. Bunların her biri Romatoid artrit tedavisinde belirli amaçlara hizmet eden ilaçlardır. Bu ilaçların bazıları tedavi sırasında dikkatli takibi gereklidir. Bütün ilaçlar yan etkilere sahiptirler fakat RA mutlaka tedavi edilmesi gerekli bir hastalıktır. Bu yüzden hasta tedavi seçenekleri konusunda, tedavinin yaralarına karşı riskleri konusunda mümkün olduğunca fazla bilgilendirilmelidir. Doktorunuza, hemşirenize ve eczacınıza tedavi hakkındaki bilmek istediğiniz, aklınıza takılan her türlü soruyu sorun. Tedaviye bağlı yan etkiden şüpheleniyorsanız veya tedavinin iyi gelmediğini düşünüyorsanız bunu doktorunuza bildirin. Tüm tedaviye rağmen, her şey yolunda giderken de ara ara ufak tefek de olsa yakınmalarınızın olabileceğini de unutmamalısınız.
Romatoid artrit ilaçları
Aşağıdaki ilaçlar Romatoid artrit ile ilgili semptomları (şikayetleri) rahatlatır.
NSAİİ (Kortizon olmayan ağrı kesici ve iltihap gidericiler) ve aspirin:
NSAİİ'ler (voltaren, cataflam, apranax, naprosyn, majezik, endol… gibi) ve aspirin iltihabı ve ağrıyı tedavi etmek için kullanılırlar. NSAİİ'ler tek başlarına RA tedavisi için hiçbir zaman yeterli değildir. RA' li hastalar hastalık aktivitesini baskılayıcı ilaçları da almak zorundadır. NSAİİ ilaçlar ve aspirin mide kanaması gibi yan etkilere neden olabilir. Bu ilaçlar yemeklerle veya yemek sonrası kullanılmalıdır. Ayrıca doktorunuz bu yan etkileri önleyecek ek ilaçlar (mide koruyucuları- Lansor, Omeprol, Protonex, Nexium gibi) reçete edecektir. Aspirin bazı doktorlarca RA tedavisi için kullanılmaktadır. Etkili olabilmek için normal dozundan çok daha yüksek dozlarda kullanılmalıdır. Aspirin diğer ilaçlara göre daha fazla mide problemlerine ve mide kanamalarına yol açmaktadır ve yüksek dozlarda kullanılması gerekmektedir bu nedenle RA tedavisinde aspirin tercih edilmemektedir. Pek çok romatolog günümüzde aspirini ağrı kesici, iltihap giderici olarak kullanmamaktadır.
NSAİİ ler kortizonun ağrı kesici ve iltihap giderici etkisine yardımcı olmaları ve kortizon dozunun en aza indirilip hatta kesilmesine yardımcı olmaları nedeniyle de kortizon tedavisine yardımcı tedavi olarak kullanılmaktadır.
Analjezikler (Basit ağrı kesiciler):
Aspirin veya NSAİİ' lara ek olarak ağrıyı hafifletmek için basit ağrı kesiciler de (analjezikler) yardımcı olabilir. Bu ilaçlar parasetamol (vermidon, parol, tamol vb.), ve metamizol (novalgin, adepiron) içerir. Parasetamol ve metamizol aç ya da tok kullanılabilirler. Mide üzerine yan etkileri yoktur. Böbrekler ve karaciğer üzerine yan etkileri çok nadirdir. Bu açıdan kortizon ve NSAİİ lere yardımcı ağrı kesici olarak rahatlıkla kullanılabilirler.
Uyuşturucu özellikteki (Narkotik) ağrı kesiciler yan etkileri, bağımlılık yapmaları ve iltihaba giderici olmadıkları için romatizmal hastalıkların tedavisinde önerilmezler. Bazı özel durumlarda hekim kontrolünde kullanılabilirler.
Glukokortikoidler (Kortizon):
Glukokortikoidler (kortizon, prednizon) (prednol, deltakortril, ultralan, flantadin) RA ya bağlı şikayetleri azaltıp rahatlatmada oldukça etkilidirler. Hızlı ve güçlü bir ağrı kesici, iltihap giderici etkiye sahiptirler. Fakat uzun süre ve yüksek dozda kullanımlarda ciddi yan etkilere sahiptirler. Bu ilaçlar kortizol isimli hormonla ilgilidir. Kortizol vücutta doğal olarak bulunan ve kan basıncı ve nabız gibi önemli vücut fonksiyonlarını kontrol eden çok önemli fonksiyonlara sahip bir hormondur. Kortizolsüz yaşam mümkün değildir. Eğer yüksek dozda kortizonu uzun süre alırsanız yan etkiler başlar. Uzun süre yüksek doz kortizon kullanımı kolay ezikler, ciltte morluklar, çatlaklar, sivilceler, ense omuzlar ve karında yağ toplanması, erken damar sertliği gelişimi, erken koroner arter hastalığı gelşimi, şeker hastalığına eğilim yaratması, osteoporoz, kaslarda erime, kemik nekrozları, erken katarakt gelişimi, göz tansiyonunun yükselmesi (glokom), kilo artışı, ay dede yüzü (yuvarlak yüz), enfeksiyonlara yatkınlık ve psikiyatrik problemlere yol açabilir. Nadiren yüksek doz kortizonla kısa süre tedaviden sonra da ciddi kemik hasarları gelişebilir. Genelde RA' in tedavisinde yüksek doz kortizon gerekli değildir. Bazen ciddi organ tutulumu veya damar duvarı iltihabı (romatoid vaskülit) durumlarında yüksek doz kortizon kullanılabilir. Eklem iltihabını kontrol etmek için NSAİİ lerle birlikte düşük doz kortizon kullanılabilir. Özellikle hastalığın başlangıç dönemlerinde hastalığın aktivitesini baskılayıcı ilaçların etkileri ortaya çıkıncaya dek geçen 1-3 aylık dönemde kortizon kullanılabilir. Bazı hastalarda hastalığa bağlı yakınmaların baskılayabilmesi için sürekli kortizon kullanmak zorunda kalınabilinir. Bu durumlarda kortizonun yan etkileri açısından sürekli kontrol altında tutulup gerekirse bunları önleyici tedaviler vermek gereklidir.
Kortizonun pek çok yararı ve yan etkileri verilen doza bağlıdır. Amaç mümkün olduğunca yan etkilerden kaçınılarak en düşük ve en etkin kortizon dozunu bulmaktır. Düşük doz kortizon kullanımı kortizona bağlı yan etki riskini en aza indirir. Aynı zamanda günde tek doz olarak kullanım da kortizonun yan etkilerini azaltmada oldukça etkilidir. RA' li hastaların uzun dönem tedavi aldıklarından kortizon tedavisi tedavinin temel ilacı olarak düşünülmemelidir. Eğer düzenli kortizon kullanıyorsanız kalsiyum ve D vitamini almanız gerekmektedir. Bunun yanında günlük süt ve süt ürünleri tüketimini de (günde en az 1 bardak süt veya 1 kase yoğurt veya 1 kibrit kutusu büyüklüğünde peynir) arttırmanız gereklidir. Düzenli süt ve süt ürünleri tüketiyorsanız kalsiyum ve D vitamini ilaöları kullanmayabilirsiniz. Eğer kemik erimesi (osteoporoz) varsa buna yönelik ilaçlar (Bonviva, Fosomax, Actonel vb.) kullanmanız gerekmektedir.
Günde 16 mg dozun üzerinde Prednol veya 20 mg üzerinde Deltakortril kullanıyorsanız yemeklerle birlikte aldığınız tuzu azaltmalısınız. Kortizon yüksek dozlarda vücutta su ve tuz tutulumuna sebep olarak tansiyonunuzun yükselmesine sebep olabilir.
Temel bilinenin aksine kortizon kilo aldırmaz fakat iştahı arttırır. Buna bağlı kilo alma şikayetiniz ortaya çıkabilir. Kortizon kullandığınız süre içersinde iştahınızı kontrol altında tutmalısınız.
Uzun süre kortizon kullanımı vücudun kortizol üretimini azaltıcı veya durdurucu etkiye sahiptir. Kortizon kullanan bir hastanın kortizonu doktorunun bilgisi dışında önemli oranda azaltması veya kesmesi son derece tehlikelidir, Çünkü vücut kendisi için gerekli ve yeterli kortizolü hemen üretmeye başlayamaz.
Cerrahi girişim veya trafik kazası gibi yüksek stres dönemlerinde vücudun kortizon gereksinimi artacağından kortizon dozu arttırılmalıdır. Ayrıca herhangi bir sebeple başvurduğunuz her doktora mutlaka kortizon kullandığınızı söylemelisiniz.
Kortizon ilaçlarının ampul formları (prednol flakon, kenakort vb…) bir veya daha fazla eklem içine enjeksiyon şeklinde uygulanabilir. Bu tür tedaviler hızlı bir şekilde iyileşme sağlayabilir. Sürekli ağrılı ve şiş olan veya sıklıkla alevlenme gösteren eklemleri rahatlatabilir. Etki belirli bölgede (lokal) olduğu için, eklem içine yapılan enjeksiyon iltihabı geçici olarak kontrol eder ve günlük kortizon haplarının sebep olduğu istenmeyen yan etkileri önler. Eğer enjeksiyonlar yılda birkaç kezden fazla yapılırsa eklemlerde zararlı yan etkilere yol açabilir. Eklem enjeksiyonları 3 aydan daha kısa sürede tekrarlanmamalıdır.
Hastalığı Modifiye Edici İlaçlar (Hastalık ilerlemesini ve alevlenmesini önleyen ilaçlar)
Altın tedavisi:
Altın, enjekte edilebilen altın tuzları şeklinde, RA tedavisinde 60 yıldan daha fazla süredir kullanılmaktadır. Altın enjeksiyonları kalça veya kol kaslarına yapılır. Hap formları (Ridoura) son 15 yıldır kullanılmaktadır. Son yıllarda, yeni gelişen tedaviler nedeniyle altın tedavisi pek çok romatolog tarafından tercih edilmemektedir.
Methotreksat:
1980'lerin ortasından itibaren methotraksat (MTX, Emthexate, Trexan) sık kullanılan ve etkili bir ilaçtır. Metrotrexate haftada bir kez kullanılır. Tablet veya iğne (enjektable) (Metoject) çeşitleri vardır. Methotrexate asla her gün kullanılmamalıdır. Her gün kullanılırsa çok ciddi yan etkilere sebep olabilir. Methotrexate oldukça yüksek dozlarda çeşitli kanser hastalıklarında da kullanılan bir ilaçtır fakat RA'da daha düşük dozlarda ve haftada bir kez kullanılmaktadır.
İlacın tablet dozu haftada 1 gün, sabah, aç karına yemekten 30 dk önce ve suyla alınmalıdır. Genellikle 3 veya 4 tablet olarak başlanıp 10 tablete kadar dozu yükseltilebilmektedir. Bu karar tamamen doktorunuza aittir. Çeşitli nedenlerle özellikle bulantı kusma yakınması gibi durumlarda, aynı gün içinde aldığınız dozu ikiye bölerek sabah ve akşam şeklinde kullanabilirsiniz.
Genellikle haftada bir 8 veya 10 tablet dozlarına gereksinim duyulduğunda veya ilacı ağız yoluyla aldığınızda bulantı kusma gibi yakınmalarınız çok oluyorsa doktorunuz iğne tedavisi şeklinde tedavinizi düzenleyebilir. İğne tedavisinde aç tok olmanız fark etmez fakat yine ancak haftada 1 kez uygulama yapmanız gereklidir.
MTX'ın başka önemli sağlık problemi olmayanlarda güvenle kullanılabileceği düşünülmektedir. Doktorlar karaciğer, böbrek hastalığı, akciğer problemi, kemik iliği yetmezliği veya kalp yetmezliği olanlarda MTX tedavi olarak başlamadan önce çok dikkatli incelemeler gereklidir. MTX alanlar alkol almamalıdır. Doktorunuz siz ilacı alırken karaciğer veya kemik iliği fonksiyonlarında anormallik olup olmadığını anlamak için sık sık (ayda 1 veya 3 ayda 1) karaciğer fonksiyonlarınızı ve kan sayımlarınızı kontrol edecektir.
Methotrexate kullanırken akciğer iltihabı nadiren gelişebilir. İlacı alırken kuru öksürüğünüz olursa hemen doktorunuza haber verin. Mide rahatsızlığı, ağızda hassasiyet, baş ağrısı, baş dönmesi veya ishal diğer görülebilecek yan etkilerdir.
Uyarı:
MTX doğumda problemlere neden olabilir. Kadın ve erkek planlı bir gebelikten 90 gün önce (hamile kalmadan en az 3 ay önce) MTX almayı bırakmalıdır. Erkek ve kadın için bu durum geçerlidir. Eşlerden kim MTX kullanıyorsa hamilelikten önce ilaç kesilmelidir. Hamile ve emziren kadınlar ve ciddi böbrek veya karaciğer hastalığı olan, alkol içen veya AIDS' li hastalarda MTX kullanılmamalıdır. MTX alırken doktorunuza hamilelik durumunuzu hemen bildirin. Siz ve sağlık ekibiniz sizin için en iyi tedaviyi belirleyecektir.
Hidrosiklorokin ve klorokin (Sıtma ilaçları):
Malarya (sıtma)tedavisi için üretilen antimalaryal ilaçlar yıllardır RA tedavisi için kullanılmaktadır. Bu tedavi türünün bir örneği hidrosiklorokindir (Quensyl, Plaquenil). Hidrsiklorokin eklemlerde ağrı, şişme, katılık ve ağrılarını rahatlamaya yarayan etkili bir ilaçtır. Günde bir veya iki defa ağızdan tablet olarak tok karına alınır. Ciddi yan etkileri sık değildir. Hidroksiklorokin alan hastalar yılda 1 kez, klorokin alan hastalar 6 ayda 1 kez görme alanı testi ile göz muayenesi olmalıdırlar. Göz üzerine yan etkiler nadirdir ve erken teşhis edilebilirse geri dönüşümlüdür kalıcı hasar bırakmaz.
Sülfasalazine (Salazopyrin En Tab):
Sülfazalazine (Salazopyrin) bir antibiyotik ve bir iltihap giderici ilaçtan oluşan bir ilaçtır. İltihaplı bağırsak hastalıklarında da kullanılmaktadır. Yan etkileri döküntü, mide rahatsızlığı, baş ağrısı, beyaz kan hücrelerinde ve trombositlerde azalma ve karaciğer yan etkilerini içerir. Hamilelik düşünülüyorsa hamilelikten 3 ay önce kesilmelidir. Erkek kullanıyorsa yada kadın kullanıyorsa her ikisi de ilacı hamilelikten önce kesmelidir.
Leflunamid (Arava):
Romatoid artrit tedavisinde hastalığı modifiye edici olarak kullanılan yeni bir ilaçtır. Leflunamid'i (Arava) kullanırken kan sayımı ve karaciğer fonksiyon testlerini içeren ilaç etkilerini takip etmek için belirli kan testlerine ihtiyaç duyulur. Yan etkiler deri döküntüleri, mide barsak yakınmaları, karaciğere ait enzim bozuklukları ve geri dönüşümlü saç dökülmesidir. Aktif enfeksiyonu olanlar bu ilacı kullanmamalıdır.
Gebe veya emziren kadınlarda leflunamid kullanmamalıdır. Hamile olma olasılığı olan kadınlar leflunamid kullanırken doğum kontrolünü iyi uygulamalıdırlar yani leflunamid kullanırken hamile kalınmamalıdır. Eğer kadın hamile kalmak isterse, leflunamid alımını kesmeli, vücudundan leflunamidin atılımını kolaylaştıracak başka ilaçlar (reçine) kullanmalıdır. Çocuk sahibi olmak isteyen erkeklerde aynı işlem uygulamak zorundadır.
Biyolojik ilaçlar:
Romatoid artrit tedavisinde biyolojik ilaçlar adı verilen yeni bir ilaç grubu 1998'lerin sonunda bulunmuştur.
Etanerecpt (Enbrel), infliximab (Remicade), adalimumab (Humira) başka ilaçların yaptığı gibi tüm bağışıklık (savunma) sistemini etkilemeden RA'in oluşmasında rol oynayan özel kimyasal maddeleri hedef alır. Bu biyolojik ilaçlar iltihap ve doku hasarında önemli bir rol oynayan TNF denen kimyasal maddeyi bloke ederler.
Etanercept (Enbrel) deri altına hasta veya hasta yakını tarafından haftada 2 kez enjekte edilir. Evde uygulanımı, uygulama esnasında hastaneye yatmak zorunda olunmaması önemli bir avantajıdır. Bazılarına göre tedavinin etkisi birkaç hafta içinde ortaya çıkar. Büyük bir çoğunlukta ise etkisi 3 ay içinde oluşmaktadır. Enjeksiyon bölgesinde döküntü, kaşıntı veya kırmızılık gelişebilir. Fakat bu genellikle zamanla düzelir. Etanercept kullanırken enjeksiyona ait yan etkiler gelişirse, doktorunuza haber veriniz.
Enbrel kullanırken ateşli bir enfeksiyon geçirirseniz ilacı kesip doktorunuza başvurunuz. Doktorunuz tekrar başlayıncaya kadar ilaca ara veriniz.
İnfliximab (Remicade) ilk iki dozu 15 günde bir, üçüncü dozu bir ay sonra ve daha sonraki dozları iki ayda bir damardan serum (infüzyon) şeklinde yapılır. Bu ilaçla birlikte MTX tedavisi de verilir. Beklenmeyen yan etkiler görüldüğünde doktorunuza başvurunuz.
İlacı kullandığınız dönem içinde ateşli bir hastalık geçirirseniz mutlaka doktorunuza başvurunuz.
Adalimumab (Humira) 15 günde bir kez cilt altına enjekte edilir. Evde uygulanım kolaylığı ve rahatlığı vardır. Hasta veya hasta yakını tarafından rahatça uygulanabilir. Enjeksiyon bölgesinde birkaç gün içinde kaybolan hafif bir kızarıklık ve kaşıntı olabilir. Korkulacak bir durum değildir.
Bu ilaçları kullanmadan önce tüberküloz (verem) geçirip geçirmediğiniz veya tüberküloz mikrobu taşıyıp taşımadığınız araştırılır. Eğer gerekirse vereme direnç kazanmanız ve korunmanız için INH isimli ilaç 6-9 ay süreyle size verilir.
Evde uygulanım kolaylığı olmasına karşın tüm biyoljik tedavi alan hastalar ayda 1 kez doktoru tarafından görülüp takip edilmelidir.
Romatoid artrit egzersizleri
Yıllarca eklem iltihabı (artrit) olan hastaların eklemlerini korumak için dinlenmeleri gerektiği düşünülmüştür. Şimdi, buna rağmen doktorlar ve fizyoterapistler zarar vermeden egzersizle sağlığınızı ve formunuzu geliştirebileceğinizi bilmektedirler. 1996 daki fiziksel aktivite ve genel sağlık hakkındaki genel cerrahların raporuna göre, düzenli fiziksel aktivite yorgunluğu azaltır, kasları ve kemikleri güçlendirir, esnekliği ve dayanıklılığı artırır ve genel olarak iyi olma hissini geliştirir. Bu düşünceyle, sağlık ekibinizle çalışarak en iyi egzersiz, aktivite ve dinlenme programınızı belirleyebilirsiniz. Tedavi edici egzersizler, günlük aktiviteler için gerekli kabiliyetinizi geliştirmek için doktorunuz, fizik tedavi uzmanı ve fizyoterapist tarafından belirlenecektir. RA hastalığınız varsa eklemlerinizi esnek, kaslarınızı güçlü tutmak, kalp ve akciğerlerinizi sağlıklı tutmak için egzersiz önemlidir. Dinlenme yatakta uzanma gibi genel olabilir veya splint (atel) kullanmak gibi özel bir ekleme yönelik olabilir.
Hastalığınıza bağlı olarak değişik oranlarda egzersize, aktivite ve dinlenmeye ihtiyaç duyarsınız. Fiziksel sağlığı elde etmek için egzersizlerinizi ve istirahatlerinizi nasıl ayarlayacağınızı öğrenmeniz önemlidir. Eklem ağrılı, şiş ve sıcak olduğunda dinlenme eklem iltihabının azalmasına yardım edecektir ve genel (eklem hareketlerini açıcı) ROM egzersizleri eklem hareketlerinin yapılmasını kolaylaştıracaktır. Doktorunuza ve terapistiniz hangi tür dinlenmeye ne kadar ihtiyacınız olduğunu belirlemede rehberlik edecektir. Buna rağmen geçici olarak aktivite düzeyinizi düşürmeniz tüm eksersizi durdurmanız anlamına gelmez. ROM egsersizleri yaparak eklem hareketliliği üzerinde çalışmalı ve izometrik egzersizlerle kas kuvvetini arttırmalısınız.
ROM (Eklem haraket açıklığını koruyucu) egzersizleri: Eklem hareketliliği korumak için uygulanır ve ağırlık olmadan yapılır. Bu egzersizle eklem katılığını azaltıp eklem esnekliğini korumaya yardım ettiklerinden dolayı yararlıdır.
İzometrik egzersizler: Eklemlerinizi hareket ettirmeden kaslarınızı güçlendirmenize yardım eder. Doktorunuz veya fizyoterapistiniz bu egzersizleri nasıl düzgün olarak yapacağınızı öğretecektir.
Bu egzersizler eklemlerinize hareket yaptırmadığından dolayı eklem iltihabı mevcutken bile rahatlıkla uygulanabilir. Alevlenme dönemlerinde suda egzersizlere devam edebilirsiniz Çünkü suyun kaldırma gücü eklemlerinizi korumaya yardım eder ve hareketleri daha kolay yapmanızı sağlar. Yakınmalarınız kontrol altına alındığında aerobik egzersizleri de içeren büyük bir egzersiz programına dereceli olarak yeniden başlamalısınız. Kardiyovasküler (kalbi çalıştırıcı) egzersizler tüm sağlığınız, kilo kontrolü, kas güçlülüğü ve enerji düzeyiniz için önemlidir. Düşük etkili kondüsyon programları (yürüyüş veya sabit bisiklet sürme gibi) genellikle iyi seçeneklerdir. Size uygun bir program için doktorunuzdan veya fizyoterapistinizden görüş almalısınız.
Fiziksel veya uğraşı terapisi
Terapi Romatoid artritli pek çok insana yardım edebilir. Fizyoterapistler özel ihtiyaçlarımızı değerlendirerek eklem hareketliliği, kas kuvveti ve aerobik formuna uygun egzersizleri öğreteceklerdir. Fizyoterapistler ağrıyı, şişmeyi ve katılığı azaltmak ve hareketleri daha kolay yapmak için sıcak ve soğuk tedavilerin nasıl etkili uygulanabileceği konusunda değerli önerilerde bulunabilirler. Bazen ağrıyı azaltarak veya eklem hareketliliğini geliştirerek için derin sıcaklık veya elektriksel uyarı uygulamak için özel aletler kullanabilirler. Ayrıca splintler, yürümeye yardımcı aletler, postoperatif rehabilitasyon ve ortopedik ayakkabılar kullanılabilir.
Uğraşı terapistleri eklemlerinizi nasıl koruyucu kullanacağınızı öğretirler. Ayrıcı işte ve evde eklemlerinizdeki stresi azaltmak için günlük işleri nasıl yapacağınızı gösterirler, Enerjinizi akıllıca kullanmayı ve günlük aktiviteleriniz verimli şekilde planlamanızı da öğretirler. Ayrıca gevşeme tekniklerini de öğretebilirler.
Romatoid artrit eklem cerrahisi ne zaman en iyi seçenektir?
Ciddi eklem hasarına bağlı ağrı ve hareket bozukluğu yaşarsanız, total (tüm) eklem protezi düşünülebilir. Eklem protezi size özgür olabilmeyi sürdürme imkanını sağlar. Özel eğitimli ortopedi cerrahları bu ameliyatları yapabilirler. Cerrah hasarlı eklem parçalarını metal veya plastik maddelerle değiştirir. Bu parçalar kemiğe bir yapışkan veya sıkı bir vidayla yerleştirilir. Tüm diz protezi sıktır. El cerrahisi ikinci sıradadır. Cerrahilerin pek çoğunda ameliyat sonrası rehabilitasyon (bakım) gerektirir. Bu sayede yeni eklemden en iyi yararı sağlamak mümkündür. Cerrahiden önce kaslarınızı hazırlamak için bir egzersiz programına tabi tutulabilir.
Protez uygulanan eklem ağrımaz ve iyi bir bakım ve egzersizle oldukça konforlu ağrısız bir yaşanti sürmenize yardımcı olur.Romatoid artrit eklem iltihabının sık görülen formudur ve eklemlerin içindeki zarda (sinoviyumda) ve/veya diğer iç organlarda iltihaba yol açar. Eklem hattı kalınlaşır ve eklemde ısı artışı, şişme ve ağrıya yol açabilir. Romatoid artrit yıllarca devam eder yani kronik bir hastalıktır. Vücutta değişik pek çok eklemi etkiler. Kıkırdak, kemik ve eklem yapılarına zarar verir.Romatoid artrit nedeni henüz bilinmiyor ve hastalık kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Çocukları ve yaşlıları kapsayacak şekilde herkesi etkileyebilir. Buna rağmen hastalık genellikle genç ve orta yaş döneminde başlar. Romatoid artritli hastalar arasında, kadın erkek oranı 3/1'dir. Hastaların 2/3' ü kadındır. Hastalık tüm ırklarda ve dünyanın her kısmında görülebilir.Romatoid artrit neden olur?Bağışıklık sistemi yani savunma sistemi düzgün çalıştığında vücut savunması bakteri, virüs ve diğer yabancı hücrelere karşı savaşır. Romatoid artritde bağışıklık sistemi düzgün çalışmaz ve vücut kendi eklemleri ve diğer organlarına saldırır. Romatoid artritde iltihap hücrelere (beyaz kan hücreleri yani akyuvarlar) kandan eklem dokularına doğru hareket eder ve eklemlere saldırırlar. Eklem sıvısı artarve eklemde şişlik meydana gelir. Eklem dokusundaki iltihap hücreleri eklemi etkileyip hasara neden olur.Enfeksiyonlar romatoid artrite sebep olabilir mi?Pek çok bilim adamı ve doktor Romatoid artritin enfeksiyondan tetiklendiğine inanır. Fakat şimdilik bunun bir kanıtı yok. Romatoid artrit bulaşıcı değildir. Geçirilmiş bir enfeksiyon RA'in başlamasına sebep olabilir.
Genlerin Rolü:Romatoid artrit anneden veya babadan çocuklara geçmez. Bunun yerine Romatoid artrit gelişmesine yatkınlık yaratan genler çocuklara geçebilir. Çocuklarda RA hastalığına karşı bir yatkınlık gelişir.Romatoid artrit diğer romatizma çeşitlerinden nasıl ayrılır?Romatoid artriti diğer artrit formlarından ayırmanın önemli bir yolu eklem tutulumunun özelliğidir. Örneğin, Romatoid artrit el bileğini ve pek çok el küçük eklemlerini etkiler. Genellikle tırnaklara yakın eklemleri etkilemez. Osteroartrit yani kireçlenme tam tersi olarak elin daha çok tırnağa yakın eklemlerini tutar. Romatoid artritde en çok tutulan diğer eklemler dirsekler, omuz, boyun, çene, kalça, diz, ayak bilekleri ve ayak parmak eklemleridir. Romatoid artritte omurga eklemleri genellikle tutulmaz. Bazen boyun omurları tutularak ense ve boyun ağrısı yapabilir.Romatoid artritli bir insanda eklemler genellikle simetrik tutulur yani her iki taraf eklemi tutulma eğilimdedir ( her iki diz veya her iki el bileğinin tutulması gibi). Yani eğer sağ elin parmak eklemleri şişmişse sıklıkla sol elin parmak eklemleri de şişecektir. Şişen eklemlerin yerleri ve bazı kan testleri RA'i diğer romatizmal hastalıklardan ayırd etmede temel rol oynar.Romatoid artrit teşhisi ve testleriRomatoid artrit teşhisi için doktorunuz hikayenizi dinleyip muayene yapacaktır. Doktor, eklemlerinizde şişme, ısı artışı, haraket kısıtlılığı ve Romatoid artritin diğer bulgularını (romatoid nodül gibi) arayacaktır. Ayrıca doktorunuz halsizlik, yorgunluk, sabah katılığı (sabah uyandığınızda hissettiğiniz haraket kısıtlılığı, tutukluk hissi) gibi RA ile ilgili bulgularınızın olup olmadığını soracaktır. Tutulan eklemlerin özelliği RA'yı diğer romatizmal hastalıklardan ayırmada temel esastır.Doktorunuz ayrıca belirli kan testleri ve röntgen filmleri de isteyecektir. Romatoid faktör (RF) denen bir testin pozitif (+) (olumlu) çıkması RA' yı desteklemektedir. RF bir romatizma testidir. Fakat eklem yakınmaları olmayan bir hastada RF testinin pozitif (+) çıkması o kişi de RA olduğu anlamını taşımaz yani tek başına RF testi romatizma tanısı koydurmaz. Sıklıkla bakılan ASO testi asla bir romatizma testi değildir ve özellikle başta RA olmak üzere romatizmal hastalıklarda ASO testi kesinlikle bakılmaz ve kullanılmaz. ASO sadece geçirilmiş mikrobik boğaz enfeksiyonunun bir göstergesidir ve yalnızca akut eklem romatizmasında tanı koymada yardımcı bir testtir. Romatoloji polikliniklerinde ASO testi sadece akut eklem romatizması şüphesinde kullanılır.Hastalığınızın şiddetini, alevlenme durumunu gözlemleme ve hastalığın takibi açısından sedimentasyon (ESR) ve CRP testleri de bakılmaktadır. Bu testler vücutta iltihap varlığı durumlarında yükselir. Hastalığa bağlı iltihap durumunun takibinde oldukça faydalı ve tedavinin düzenlenmesinde çok yaralı testlerdir.Romatoid artrit hastalarında uzun süren kronik hastalığa ve ağrı kesici ilaçların sürekli kullanılmasına bağlı anemi (kansızlık), böbrek ve karaciğer fonksiyonlarında bozulma gelişebilir. Doktorunuz bu kan testlerini belirli aralıklarla takip edip gerekli durumlarda gerekli müdahalelerde bulunacaktır. Bu konuda sizde; doktorunuzun size önerdiği tarihlerde düzenli kontrollerinize gidiniz, doktorunuzun size verdiği ilaçları aksatmadan kullanınız, şikayetiniz oluştuğunda zaman geçirmeden doktorunuza başvurunuz.RA tanısı koyduran ya da kesin tanıyı koyduran bir test mevcut değildir. Romatoid artritin erken dönemlerinde röntgen filmleri tamamen normaldir. Hastalık ilerledikçe eklem hasarı röntgen filmlerinde görülmeye başlar. Eklem röntgen filmlerinde görülen bu hasarlar kesin tanıyı koymada ve tanıyı doğrulamada çok yardımcıdır.Romatoid artrit belirtileri neledir?Romatoid artrit belirtileri insandan insana değişir. RA'lı her insanda eklem iltihabı genellikle kalıcıdır. Bazı insanlarda hastalık alevlenme nöbetleri ile seyredip ılımlı ve daha yavaş seyirli olabilir. Fakat genellikle hastalık tedavi edilmezse sürekli aktiftir. Eğer başarılı bir şekilde tedavi edilmezse hastalık gün geçtikçe ilerler ve kalıcı sakatlık yaratabilir.Romatoid artrit hastası iseniz eklemlerinizde sıcaklık, şişlik, hassasiyet, ağrı ve hareket kısıtlılığı yani eklem iltihabı yaşayacaksınız. Bu eklem iltihabı (artrit) belirtileri eklem zarlarının (sinovyum) iltihabından kaynaklanır. Bağışıklık sisteminin eklem zarına giren iltihap hücreleri iltihabı devam ettirir ve doku hasarına sebep olur. Eğer bu iltihap devam ederse veya tedavi edilmezse kıkırdak, kemik, tendon ve eklem bağlarında kalıcı hasara sebep olur. Bu çoğunlukla eklemde sakatlığa neden olur.Romatoid artrit alevlenmelerinde kendinizi hasta ve kötü hissetmenize neden olabilir. İştahsızlık, halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı ve ateşe neden olabilir. Kansızlık (anemi) gelişebilir. Romatoid artritli hastaların yaklaşık 1/5'inde deri altında romatoid nodül denilen küçük, ağrısız şişlikler, yumrular oluşabilir. Bunlar sıklıkla dirseklerde, dizlerde yani daha çok basınca maruz kalan düz kemik bölgelerinde oluşur. Bunlar çoğunlukla dirsek etrafında oluşurlar fakat vücudun herhangi başka yerinde ve hatta iç organlarda bulunabilirler.Bazen Romatoid artritli hastalarda akciğer ve kalpte iltihap gelişebilir. Gözyaşı ve tükürük bezlerinin iltihabına bağlı göz kuruluğu ve ağız kuruluğu da ortaya çıkabilir.Nadiren deri, sinirler ve diğer organlarda iltihaba yol açan damar duvarı iltihabı (romatoid vaskülit) gelişebilir.Romatoid artrit tedavisiŞimdilik Romatoid artrit tedavisi olarak tamamen iyileşme yok. Güncel tedaviler ile hastalığın ilerlemesini durdurmak mümkün. Güncel tedavi metotları ağrıyı rahatlatma, iltihabı azaltma, eklem hasarını önleme veya yavaşlatma ve hastanın iyilik halini sürdürmeyi hedef almıştır. Modern tedaviler Romatoid artritli hastaların hayat kalitesini arttırmıştır. Tedavi programınız; sizin ihtiyaçlarınız, bireysel yaşam tarzınız, diğer tıbbi sorunlarınız, hastalığınızın şiddeti ve ciddiyeti göz önüne alarak düzenlenir.Romatoid artrit tedavisinde ROMATOLOG sağlık ekibinin lideri konumundadır. Romatologlar kas, kemik ve eklem hastalıkları konusunda özel eğitimli, uzman hekimlerdir. Romatolog, RA'nın tıbbi tedavisinde sorumlu olacak kişi olarak görev görür. FTR hekimi, fizyoterapist, hemşire, psikiyatrist, ortopedik hekimi ve sosyal hizmetler uzmanı gibi diğer sağlık uzmanları hastalığı yenme konusundaki yardımlarıyla önemli roller oynarlar.Romatoid artrit tedavisinde kullanılan ilaçlar şikayetlerinizi (semptom) rahatlatmaya yarayan ilaçlar ve hastalığın yaptığı hasarı durduran, bu durumu devam ettirmeye yarayan (modifiye eden) ilaçlar olmak üzere ikiye ayrılırlar. Doktorunuz aynı anda iki veya daha fazla ilaç kullanmanızı önerebilir. Bunların her biri Romatoid artrit tedavisinde belirli amaçlara hizmet eden ilaçlardır. Bu ilaçların bazıları tedavi sırasında dikkatli takibi gereklidir. Bütün ilaçlar yan etkilere sahiptirler fakat RA mutlaka tedavi edilmesi gerekli bir hastalıktır. Bu yüzden hasta tedavi seçenekleri konusunda, tedavinin yaralarına karşı riskleri konusunda mümkün olduğunca fazla bilgilendirilmelidir. Doktorunuza, hemşirenize ve eczacınıza tedavi hakkındaki bilmek istediğiniz, aklınıza takılan her türlü soruyu sorun. Tedaviye bağlı yan etkiden şüpheleniyorsanız veya tedavinin iyi gelmediğini düşünüyorsanız bunu doktorunuza bildirin. Tüm tedaviye rağmen, her şey yolunda giderken de ara ara ufak tefek de olsa yakınmalarınızın olabileceğini de unutmamalısınız.Romatoid artrit ilaçlarıAşağıdaki ilaçlar Romatoid artrit ile ilgili semptomları (şikayetleri) rahatlatır.NSAİİ (Kortizon olmayan ağrı kesici ve iltihap gidericiler) ve aspirin:NSAİİ'ler (voltaren, cataflam, apranax, naprosyn, majezik, endol… gibi) ve aspirin iltihabı ve ağrıyı tedavi etmek için kullanılırlar. NSAİİ'ler tek başlarına RA tedavisi için hiçbir zaman yeterli değildir. RA' li hastalar hastalık aktivitesini baskılayıcı ilaçları da almak zorundadır. NSAİİ ilaçlar ve aspirin mide kanaması gibi yan etkilere neden olabilir. Bu ilaçlar yemeklerle veya yemek sonrası kullanılmalıdır. Ayrıca doktorunuz bu yan etkileri önleyecek ek ilaçlar (mide koruyucuları- Lansor, Omeprol, Protonex, Nexium gibi) reçete edecektir. Aspirin bazı doktorlarca RA tedavisi için kullanılmaktadır. Etkili olabilmek için normal dozundan çok daha yüksek dozlarda kullanılmalıdır. Aspirin diğer ilaçlara göre daha fazla mide problemlerine ve mide kanamalarına yol açmaktadır ve yüksek dozlarda kullanılması gerekmektedir bu nedenle RA tedavisinde aspirin tercih edilmemektedir. Pek çok romatolog günümüzde aspirini ağrı kesici, iltihap giderici olarak kullanmamaktadır.NSAİİ ler kortizonun ağrı kesici ve iltihap giderici etkisine yardımcı olmaları ve kortizon dozunun en aza indirilip hatta kesilmesine yardımcı olmaları nedeniyle de kortizon tedavisine yardımcı tedavi olarak kullanılmaktadır.Analjezikler (Basit ağrı kesiciler):Aspirin veya NSAİİ' lara ek olarak ağrıyı hafifletmek için basit ağrı kesiciler de (analjezikler) yardımcı olabilir. Bu ilaçlar parasetamol (vermidon, parol, tamol vb.), ve metamizol (novalgin, adepiron) içerir. Parasetamol ve metamizol aç ya da tok kullanılabilirler. Mide üzerine yan etkileri yoktur. Böbrekler ve karaciğer üzerine yan etkileri çok nadirdir. Bu açıdan kortizon ve NSAİİ lere yardımcı ağrı kesici olarak rahatlıkla kullanılabilirler.Uyuşturucu özellikteki (Narkotik) ağrı kesiciler yan etkileri, bağımlılık yapmaları ve iltihaba giderici olmadıkları için romatizmal hastalıkların tedavisinde önerilmezler. Bazı özel durumlarda hekim kontrolünde kullanılabilirler.Glukokortikoidler (Kortizon):Glukokortikoidler (kortizon, prednizon) (prednol, deltakortril, ultralan, flantadin) RA ya bağlı şikayetleri azaltıp rahatlatmada oldukça etkilidirler. Hızlı ve güçlü bir ağrı kesici, iltihap giderici etkiye sahiptirler. Fakat uzun süre ve yüksek dozda kullanımlarda ciddi yan etkilere sahiptirler. Bu ilaçlar kortizol isimli hormonla ilgilidir. Kortizol vücutta doğal olarak bulunan ve kan basıncı ve nabız gibi önemli vücut fonksiyonlarını kontrol eden çok önemli fonksiyonlara sahip bir hormondur. Kortizolsüz yaşam mümkün değildir. Eğer yüksek dozda kortizonu uzun süre alırsanız yan etkiler başlar. Uzun süre yüksek doz kortizon kullanımı kolay ezikler, ciltte morluklar, çatlaklar, sivilceler, ense omuzlar ve karında yağ toplanması, erken damar sertliği gelişimi, erken koroner arter hastalığı gelşimi, şeker hastalığına eğilim yaratması, osteoporoz, kaslarda erime, kemik nekrozları, erken katarakt gelişimi, göz tansiyonunun yükselmesi (glokom), kilo artışı, ay dede yüzü (yuvarlak yüz), enfeksiyonlara yatkınlık ve psikiyatrik problemlere yol açabilir. Nadiren yüksek doz kortizonla kısa süre tedaviden sonra da ciddi kemik hasarları gelişebilir. Genelde RA' in tedavisinde yüksek doz kortizon gerekli değildir. Bazen ciddi organ tutulumu veya damar duvarı iltihabı (romatoid vaskülit) durumlarında yüksek doz kortizon kullanılabilir. Eklem iltihabını kontrol etmek için NSAİİ lerle birlikte düşük doz kortizon kullanılabilir. Özellikle hastalığın başlangıç dönemlerinde hastalığın aktivitesini baskılayıcı ilaçların etkileri ortaya çıkıncaya dek geçen 1-3 aylık dönemde kortizon kullanılabilir. Bazı hastalarda hastalığa bağlı yakınmaların baskılayabilmesi için sürekli kortizon kullanmak zorunda kalınabilinir. Bu durumlarda kortizonun yan etkileri açısından sürekli kontrol altında tutulup gerekirse bunları önleyici tedaviler vermek gereklidir.Kortizonun pek çok yararı ve yan etkileri verilen doza bağlıdır. Amaç mümkün olduğunca yan etkilerden kaçınılarak en düşük ve en etkin kortizon dozunu bulmaktır. Düşük doz kortizon kullanımı kortizona bağlı yan etki riskini en aza indirir. Aynı zamanda günde tek doz olarak kullanım da kortizonun yan etkilerini azaltmada oldukça etkilidir. RA' li hastaların uzun dönem tedavi aldıklarından kortizon tedavisi tedavinin temel ilacı olarak düşünülmemelidir. Eğer düzenli kortizon kullanıyorsanız kalsiyum ve D vitamini almanız gerekmektedir. Bunun yanında günlük süt ve süt ürünleri tüketimini de (günde en az 1 bardak süt veya 1 kase yoğurt veya 1 kibrit kutusu büyüklüğünde peynir) arttırmanız gereklidir. Düzenli süt ve süt ürünleri tüketiyorsanız kalsiyum ve D vitamini ilaöları kullanmayabilirsiniz. Eğer kemik erimesi (osteoporoz) varsa buna yönelik ilaçlar (Bonviva, Fosomax, Actonel vb.) kullanmanız gerekmektedir.Günde 16 mg dozun üzerinde Prednol veya 20 mg üzerinde Deltakortril kullanıyorsanız yemeklerle birlikte aldığınız tuzu azaltmalısınız. Kortizon yüksek dozlarda vücutta su ve tuz tutulumuna sebep olarak tansiyonunuzun yükselmesine sebep olabilir.Temel bilinenin aksine kortizon kilo aldırmaz fakat iştahı arttırır. Buna bağlı kilo alma şikayetiniz ortaya çıkabilir. Kortizon kullandığınız süre içersinde iştahınızı kontrol altında tutmalısınız.Uzun süre kortizon kullanımı vücudun kortizol üretimini azaltıcı veya durdurucu etkiye sahiptir. Kortizon kullanan bir hastanın kortizonu doktorunun bilgisi dışında önemli oranda azaltması veya kesmesi son derece tehlikelidir, Çünkü vücut kendisi için gerekli ve yeterli kortizolü hemen üretmeye başlayamaz.Cerrahi girişim veya trafik kazası gibi yüksek stres dönemlerinde vücudun kortizon gereksinimi artacağından kortizon dozu arttırılmalıdır. Ayrıca herhangi bir sebeple başvurduğunuz her doktora mutlaka kortizon kullandığınızı söylemelisiniz.Kortizon ilaçlarının ampul formları (prednol flakon, kenakort vb…) bir veya daha fazla eklem içine enjeksiyon şeklinde uygulanabilir. Bu tür tedaviler hızlı bir şekilde iyileşme sağlayabilir. Sürekli ağrılı ve şiş olan veya sıklıkla alevlenme gösteren eklemleri rahatlatabilir. Etki belirli bölgede (lokal) olduğu için, eklem içine yapılan enjeksiyon iltihabı geçici olarak kontrol eder ve günlük kortizon haplarının sebep olduğu istenmeyen yan etkileri önler. Eğer enjeksiyonlar yılda birkaç kezden fazla yapılırsa eklemlerde zararlı yan etkilere yol açabilir. Eklem enjeksiyonları 3 aydan daha kısa sürede tekrarlanmamalıdır.Hastalığı Modifiye Edici İlaçlar (Hastalık ilerlemesini ve alevlenmesini önleyen ilaçlar)Altın, enjekte edilebilen altın tuzları şeklinde, RA tedavisinde 60 yıldan daha fazla süredir kullanılmaktadır. Altın enjeksiyonları kalça veya kol kaslarına yapılır. Hap formları (Ridoura) son 15 yıldır kullanılmaktadır. Son yıllarda, yeni gelişen tedaviler nedeniyle altın tedavisi pek çok romatolog tarafından tercih edilmemektedir.1980'lerin ortasından itibaren methotraksat (MTX, Emthexate, Trexan) sık kullanılan ve etkili bir ilaçtır. Metrotrexate haftada bir kez kullanılır. Tablet veya iğne (enjektable) (Metoject) çeşitleri vardır. Methotrexate asla her gün kullanılmamalıdır. Her gün kullanılırsa çok ciddi yan etkilere sebep olabilir. Methotrexate oldukça yüksek dozlarda çeşitli kanser hastalıklarında da kullanılan bir ilaçtır fakat RA'da daha düşük dozlarda ve haftada bir kez kullanılmaktadır.İlacın tablet dozu haftada 1 gün, sabah, aç karına yemekten 30 dk önce ve suyla alınmalıdır. Genellikle 3 veya 4 tablet olarak başlanıp 10 tablete kadar dozu yükseltilebilmektedir. Bu karar tamamen doktorunuza aittir. Çeşitli nedenlerle özellikle bulantı kusma yakınması gibi durumlarda, aynı gün içinde aldığınız dozu ikiye bölerek sabah ve akşam şeklinde kullanabilirsiniz.Genellikle haftada bir 8 veya 10 tablet dozlarına gereksinim duyulduğunda veya ilacı ağız yoluyla aldığınızda bulantı kusma gibi yakınmalarınız çok oluyorsa doktorunuz iğne tedavisi şeklinde tedavinizi düzenleyebilir. İğne tedavisinde aç tok olmanız fark etmez fakat yine ancak haftada 1 kez uygulama yapmanız gereklidir.MTX'ın başka önemli sağlık problemi olmayanlarda güvenle kullanılabileceği düşünülmektedir. Doktorlar karaciğer, böbrek hastalığı, akciğer problemi, kemik iliği yetmezliği veya kalp yetmezliği olanlarda MTX tedavi olarak başlamadan önce çok dikkatli incelemeler gereklidir. MTX alanlar alkol almamalıdır. Doktorunuz siz ilacı alırken karaciğer veya kemik iliği fonksiyonlarında anormallik olup olmadığını anlamak için sık sık (ayda 1 veya 3 ayda 1) karaciğer fonksiyonlarınızı ve kan sayımlarınızı kontrol edecektir.Methotrexate kullanırken akciğer iltihabı nadiren gelişebilir. İlacı alırken kuru öksürüğünüz olursa hemen doktorunuza haber verin. Mide rahatsızlığı, ağızda hassasiyet, baş ağrısı, baş dönmesi veya ishal diğer görülebilecek yan etkilerdir.Uyarı:MTX doğumda problemlere neden olabilir. Kadın ve erkek planlı bir gebelikten 90 gün önce (hamile kalmadan en az 3 ay önce) MTX almayı bırakmalıdır. Erkek ve kadın için bu durum geçerlidir. Eşlerden kim MTX kullanıyorsa hamilelikten önce ilaç kesilmelidir. Hamile ve emziren kadınlar ve ciddi böbrek veya karaciğer hastalığı olan, alkol içen veya AIDS' li hastalarda MTX kullanılmamalıdır. MTX alırken doktorunuza hamilelik durumunuzu hemen bildirin. Siz ve sağlık ekibiniz sizin için en iyi tedaviyi belirleyecektir.Hidrosiklorokin ve klorokin (Sıtma ilaçları):Malarya (sıtma)tedavisi için üretilen antimalaryal ilaçlar yıllardır RA tedavisi için kullanılmaktadır. Bu tedavi türünün bir örneği hidrosiklorokindir (Quensyl, Plaquenil). Hidrsiklorokin eklemlerde ağrı, şişme, katılık ve ağrılarını rahatlamaya yarayan etkili bir ilaçtır. Günde bir veya iki defa ağızdan tablet olarak tok karına alınır. Ciddi yan etkileri sık değildir. Hidroksiklorokin alan hastalar yılda 1 kez, klorokin alan hastalar 6 ayda 1 kez görme alanı testi ile göz muayenesi olmalıdırlar. Göz üzerine yan etkiler nadirdir ve erken teşhis edilebilirse geri dönüşümlüdür kalıcı hasar bırakmaz.Sülfasalazine (Salazopyrin En Tab):Sülfazalazine (Salazopyrin) bir antibiyotik ve bir iltihap giderici ilaçtan oluşan bir ilaçtır. İltihaplı bağırsak hastalıklarında da kullanılmaktadır. Yan etkileri döküntü, mide rahatsızlığı, baş ağrısı, beyaz kan hücrelerinde ve trombositlerde azalma ve karaciğer yan etkilerini içerir. Hamilelik düşünülüyorsa hamilelikten 3 ay önce kesilmelidir. Erkek kullanıyorsa yada kadın kullanıyorsa her ikisi de ilacı hamilelikten önce kesmelidir.Leflunamid (Arava):Romatoid artrit tedavisinde hastalığı modifiye edici olarak kullanılan yeni bir ilaçtır. Leflunamid'i (Arava) kullanırken kan sayımı ve karaciğer fonksiyon testlerini içeren ilaç etkilerini takip etmek için belirli kan testlerine ihtiyaç duyulur. Yan etkiler deri döküntüleri, mide barsak yakınmaları, karaciğere ait enzim bozuklukları ve geri dönüşümlü saç dökülmesidir. Aktif enfeksiyonu olanlar bu ilacı kullanmamalıdır.Gebe veya emziren kadınlarda leflunamid kullanmamalıdır. Hamile olma olasılığı olan kadınlar leflunamid kullanırken doğum kontrolünü iyi uygulamalıdırlar yani leflunamid kullanırken hamile kalınmamalıdır. Eğer kadın hamile kalmak isterse, leflunamid alımını kesmeli, vücudundan leflunamidin atılımını kolaylaştıracak başka ilaçlar (reçine) kullanmalıdır. Çocuk sahibi olmak isteyen erkeklerde aynı işlem uygulamak zorundadır.Biyolojik ilaçlar:Romatoid artrit tedavisinde biyolojik ilaçlar adı verilen yeni bir ilaç grubu 1998'lerin sonunda bulunmuştur.Etanerecpt (Enbrel), infliximab (Remicade), adalimumab (Humira) başka ilaçların yaptığı gibi tüm bağışıklık (savunma) sistemini etkilemeden RA'in oluşmasında rol oynayan özel kimyasal maddeleri hedef alır. Bu biyolojik ilaçlar iltihap ve doku hasarında önemli bir rol oynayan TNF denen kimyasal maddeyi bloke ederler.Etanercept (Enbrel) deri altına hasta veya hasta yakını tarafından haftada 2 kez enjekte edilir. Evde uygulanımı, uygulama esnasında hastaneye yatmak zorunda olunmaması önemli bir avantajıdır. Bazılarına göre tedavinin etkisi birkaç hafta içinde ortaya çıkar. Büyük bir çoğunlukta ise etkisi 3 ay içinde oluşmaktadır. Enjeksiyon bölgesinde döküntü, kaşıntı veya kırmızılık gelişebilir. Fakat bu genellikle zamanla düzelir. Etanercept kullanırken enjeksiyona ait yan etkiler gelişirse, doktorunuza haber veriniz.Enbrel kullanırken ateşli bir enfeksiyon geçirirseniz ilacı kesip doktorunuza başvurunuz. Doktorunuz tekrar başlayıncaya kadar ilaca ara veriniz.İnfliximab (Remicade) ilk iki dozu 15 günde bir, üçüncü dozu bir ay sonra ve daha sonraki dozları iki ayda bir damardan serum (infüzyon) şeklinde yapılır. Bu ilaçla birlikte MTX tedavisi de verilir. Beklenmeyen yan etkiler görüldüğünde doktorunuza başvurunuz.İlacı kullandığınız dönem içinde ateşli bir hastalık geçirirseniz mutlaka doktorunuza başvurunuz.Adalimumab (Humira) 15 günde bir kez cilt altına enjekte edilir. Evde uygulanım kolaylığı ve rahatlığı vardır. Hasta veya hasta yakını tarafından rahatça uygulanabilir. Enjeksiyon bölgesinde birkaç gün içinde kaybolan hafif bir kızarıklık ve kaşıntı olabilir. Korkulacak bir durum değildir.Bu ilaçları kullanmadan önce tüberküloz (verem) geçirip geçirmediğiniz veya tüberküloz mikrobu taşıyıp taşımadığınız araştırılır. Eğer gerekirse vereme direnç kazanmanız ve korunmanız için INH isimli ilaç 6-9 ay süreyle size verilir.Evde uygulanım kolaylığı olmasına karşın tüm biyoljik tedavi alan hastalar ayda 1 kez doktoru tarafından görülüp takip edilmelidir.Romatoid artrit egzersizleriYıllarca eklem iltihabı (artrit) olan hastaların eklemlerini korumak için dinlenmeleri gerektiği düşünülmüştür. Şimdi, buna rağmen doktorlar ve fizyoterapistler zarar vermeden egzersizle sağlığınızı ve formunuzu geliştirebileceğinizi bilmektedirler. 1996 daki fiziksel aktivite ve genel sağlık hakkındaki genel cerrahların raporuna göre, düzenli fiziksel aktivite yorgunluğu azaltır, kasları ve kemikleri güçlendirir, esnekliği ve dayanıklılığı artırır ve genel olarak iyi olma hissini geliştirir. Bu düşünceyle, sağlık ekibinizle çalışarak en iyi egzersiz, aktivite ve dinlenme programınızı belirleyebilirsiniz. Tedavi edici egzersizler, günlük aktiviteler için gerekli kabiliyetinizi geliştirmek için doktorunuz, fizik tedavi uzmanı ve fizyoterapist tarafından belirlenecektir. RA hastalığınız varsa eklemlerinizi esnek, kaslarınızı güçlü tutmak, kalp ve akciğerlerinizi sağlıklı tutmak için egzersiz önemlidir. Dinlenme yatakta uzanma gibi genel olabilir veya splint (atel) kullanmak gibi özel bir ekleme yönelik olabilir.Hastalığınıza bağlı olarak değişik oranlarda egzersize, aktivite ve dinlenmeye ihtiyaç duyarsınız. Fiziksel sağlığı elde etmek için egzersizlerinizi ve istirahatlerinizi nasıl ayarlayacağınızı öğrenmeniz önemlidir. Eklem ağrılı, şiş ve sıcak olduğunda dinlenme eklem iltihabının azalmasına yardım edecektir ve genel (eklem hareketlerini açıcı) ROM egzersizleri eklem hareketlerinin yapılmasını kolaylaştıracaktır. Doktorunuza ve terapistiniz hangi tür dinlenmeye ne kadar ihtiyacınız olduğunu belirlemede rehberlik edecektir. Buna rağmen geçici olarak aktivite düzeyinizi düşürmeniz tüm eksersizi durdurmanız anlamına gelmez. ROM egsersizleri yaparak eklem hareketliliği üzerinde çalışmalı ve izometrik egzersizlerle kas kuvvetini arttırmalısınız.ROM (Eklem haraket açıklığını koruyucu) egzersizleri: Eklem hareketliliği korumak için uygulanır ve ağırlık olmadan yapılır. Bu egzersizle eklem katılığını azaltıp eklem esnekliğini korumaya yardım ettiklerinden dolayı yararlıdır.İzometrik egzersizler: Eklemlerinizi hareket ettirmeden kaslarınızı güçlendirmenize yardım eder. Doktorunuz veya fizyoterapistiniz bu egzersizleri nasıl düzgün olarak yapacağınızı öğretecektir.Bu egzersizler eklemlerinize hareket yaptırmadığından dolayı eklem iltihabı mevcutken bile rahatlıkla uygulanabilir. Alevlenme dönemlerinde suda egzersizlere devam edebilirsiniz Çünkü suyun kaldırma gücü eklemlerinizi korumaya yardım eder ve hareketleri daha kolay yapmanızı sağlar. Yakınmalarınız kontrol altına alındığında aerobik egzersizleri de içeren büyük bir egzersiz programına dereceli olarak yeniden başlamalısınız. Kardiyovasküler (kalbi çalıştırıcı) egzersizler tüm sağlığınız, kilo kontrolü, kas güçlülüğü ve enerji düzeyiniz için önemlidir. Düşük etkili kondüsyon programları (yürüyüş veya sabit bisiklet sürme gibi) genellikle iyi seçeneklerdir. Size uygun bir program için doktorunuzdan veya fizyoterapistinizden görüş almalısınız.Fiziksel veya uğraşı terapisiTerapi Romatoid artritli pek çok insana yardım edebilir. Fizyoterapistler özel ihtiyaçlarımızı değerlendirerek eklem hareketliliği, kas kuvveti ve aerobik formuna uygun egzersizleri öğreteceklerdir. Fizyoterapistler ağrıyı, şişmeyi ve katılığı azaltmak ve hareketleri daha kolay yapmak için sıcak ve soğuk tedavilerin nasıl etkili uygulanabileceği konusunda değerli önerilerde bulunabilirler. Bazen ağrıyı azaltarak veya eklem hareketliliğini geliştirerek için derin sıcaklık veya elektriksel uyarı uygulamak için özel aletler kullanabilirler. Ayrıca splintler, yürümeye yardımcı aletler, postoperatif rehabilitasyon ve ortopedik ayakkabılar kullanılabilir.Uğraşı terapistleri eklemlerinizi nasıl koruyucu kullanacağınızı öğretirler. Ayrıcı işte ve evde eklemlerinizdeki stresi azaltmak için günlük işleri nasıl yapacağınızı gösterirler, Enerjinizi akıllıca kullanmayı ve günlük aktiviteleriniz verimli şekilde planlamanızı da öğretirler. Ayrıca gevşeme tekniklerini de öğretebilirler.Romatoid artrit eklem cerrahisi ne zaman en iyi seçenektir?Ciddi eklem hasarına bağlı ağrı ve hareket bozukluğu yaşarsanız, total (tüm) eklem protezi düşünülebilir. Eklem protezi size özgür olabilmeyi sürdürme imkanını sağlar. Özel eğitimli ortopedi cerrahları bu ameliyatları yapabilirler. Cerrah hasarlı eklem parçalarını metal veya plastik maddelerle değiştirir. Bu parçalar kemiğe bir yapışkan veya sıkı bir vidayla yerleştirilir. Tüm diz protezi sıktır. El cerrahisi ikinci sıradadır. Cerrahilerin pek çoğunda ameliyat sonrası rehabilitasyon (bakım) gerektirir. Bu sayede yeni eklemden en iyi yararı sağlamak mümkündür. Cerrahiden önce kaslarınızı hazırlamak için bir egzersiz programına tabi tutulabilir.Protez uygulanan eklem ağrımaz ve iyi bir bakım ve egzersizle oldukça konforlu ağrısız bir yaşanti sürmenize yardımcı olur. | 15,690 |
4,420 | Genel Cerrahi | Tüp Mide Ameliyatı Nedir? Tüp Mide Operasyonu | Obezite birçok açıdan kozmetik bir sorun olarak algılanıyor olsa da dünya genelinde ölüme yol açan önlenebilir hastalıklar arasında sigaraya bağlı akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer alan son derece önemli bir sağlık sorunudur. Başta kardiyovasküler hastalıklar olmak üzere diyabetten depresyona kadar çok sayıda önemli hastalığa zemin oluşturan obezite, kişinin genel sağlık durumunu bütünüyle etkileyen kronik ve kompleks bir hastalık tablosudur. Dünya Sağlık Örgütü tarafından obezite, “vücuttaki yağ kütlesinin, kas ve kemik doku gibi yağsız kütleye oranla artması ve aşırı yağ depolanması ile karakterize olan, kişide fiziksel, ruhsal ve sosyal problemlere yol açabilen bir enerji metabolizması bozukluğu” olarak tanımlanır ve kanserden metabolik sendroma kadar çok sayıda hastalıkla ilişkili olduğu kabul edilir. Sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz yaşam tarzı ile ortaya çıkan obezitenin davranış temelli geleneksel tedavisi, hasta açısından oldukça zorlayıcı olabilir. Bu durum hastanın tedavi sürecine uyumunu zorlaştırdığı için tedavide aksaklıklar yaşanır ve kişinin genel sağlık durumu bu süreçte daha kötüye gidebilir. Bu nedenle günümüzde obezite tedavisi için altın standart tüp mide ameliyatı gibi bariatrik cerrahi tedavi yöntemleridir.
İçindekilerTüp Mide Ameliyatı Kimlere Uygulanır?Mide Küçültme Ameliyatı Süresi Nedir?Tüp Mide Ameliyatı Nasıl Uygulanır?Tüp Mide Ameliyatı Olanlar Ne Kadar Kilo Veriyor?Tüp Mide Ameliyatı Riskli midir?Tüp Mide Ameliyatı Sonrası Ağrı Oluyor Mu?Tüp Mide Ameliyatından Sonra Mide Tekrar Genişler mi?Tüp Mide Ameliyatı Sonrası BeslenmeTüp Mide Ameliyatı Fiyatları 2025Tüp Mide Hakkında Sık Sorulan 15 Soru ve Cevabı
Tüp Mide Ameliyatı Kimlere Uygulanır?
Tüp mide ameliyatı, vücut kitle indeksi 50 kg/m2’den yüksek olup süper obez olarak tanımlanan ileri evre obezite hastaları için en uygun tedavi yöntemlerinden biridir. Bunun yanı sıra vücut kitle indeksi 50 kg/m2’den düşük olmasına rağmen bu yöntemi isteyen obez kişilerde de güvenli şekilde tercih edilir. Tüp mide ameliyatı uygulanan hastaların neredeyse tamamı ilk 1 yıl içinde fazla kiloların yaklaşık %55’inden kurtulur. Operasyona bağlı komplikasyon oranı yalnızca %8 olarak bildirilmiş ve bu nedenle tüp mide ameliyatı neredeyse tüm obezite hastaları için güvenli yöntemlerden biri olarak kabul edilmiştir. Hastaların %66’sında diyabet hastalığı ile ilişkili bulguların tamamen ortadan kalktığı ve genel sağlık durumunun son derece hızlı bir şekilde iyileştiği görülmüştür. Tüm bu bilgiler doğrultusunda laparoskopik tüp mide ameliyatının morbid obezite tanısı almış kişiler için tek başına veya diğer tedavi yöntemleri ile birlikte en sık tercih edilen uygulama olduğunu söylemek mümkündür.
Mide Küçültme Ameliyatı Süresi Nedir?
Bariatrik cerrahi, obezite tedavisi için uzun dönem boyunca sürdürülebilir kilo kaybı sağlayan en etkili tedavi seçeneği olarak kabul edilir. Obezitenin cerrahi tedavisi ile ilgili ilk çalışma 2004 yılında İsveç Obez Çalışma Grubu (SOS) tarafından yapılmış ve cerrahi tedavi uygulanmış olan hastalar tedavi sonrasında 10 yıl boyunca yakın takip edilmiştir. Bu çalışmadan elde edilen başarılı sonuçlar doğrultusunda tüp mide ameliyatı gibi bariatrik cerrahi yöntemleri tüm dünyada yaygın hale gelmiş; günümüzde çalışmanın 20. yıl sonuçlarının da yayınlanması ile birlikte cerrahi uygulamalar obezite tedavisinde en etkili yöntem olarak kabul edilmiştir. Obezite hastalığı, kişinin sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz yaşam tarzını benimsemesi ile ortaya çıkar ve hastalıkla birlikte efor gerektiren egzersizleri uygulamak çok daha zor hale gelir. Bu nedenle hastaların cerrahi dışı tedaviye uyumu zorlaşır ve ek olarak ortaya çıkan psikolojik problemler, çeşitli yeme bozukluklarına yol açabilir. Bu nedenle obezitenin kesin tedavisi için en etkili yöntemin tüp mide ve diğer bariatrik cerrahi tedavi yöntemleri olduğunu söylemek mümkündür.
Tüp Mide Ameliyatı Nasıl Uygulanır?
Mide hacmini küçülterek kişinin tek seferde tüketebileceği besin miktarını ve kalori alımını kısıtlayan tüp mide ameliyatı, obezitenin cerrahi tedavi uygulamaları arasında en sık tercih edilen yöntemlerden biridir. Tıpta Sleeve Gastrektomi olarak adlandırılan bu yöntemde midenin antrum olarak adlandırılan alt kısmından başlanarak proksimal his açısında sonlanan stapler hattı boyunca, yaklaşık %85’i kesilerek çıkarılır ve mide kapasitesi en fazla 100 ml olacak şekilde azaltılır. Midenin operasyon sonrasındaki yeni görünümü tüpe benzediği için bu işlem tüp mide ameliyatı olarak da adlandırılır.
Sleeve gastrektomi ameliyatı laparoskopik yöntemle, karın duvarından küçük bir kesi ile girilerek gerçekleştirilir. Açık cerrahi girişim gerektirmemesi hem iyileşme süresini kısalttığı hem de cerrahiye bağlı enfeksiyon riskini azalttığı için hasta açısından son derece avantajlıdır. İleri obezite olgularında dahi ciddi kilo kaybı sağlayan bu uygulama, aynı zamanda mide kapağının etrafında yer alan sfinkter kasların bütünlüğünü korur. Bu sayede mide ile yemek borusu arasındaki ayrımı korumayı başaran tüp mide ameliyatı, diğer bariatrik cerrahi yöntemlere göre daha çok daha avantajlı bir yöntem olarak kabul edilir.
Tüp Mide Ameliyatı Olanlar Ne Kadar Kilo Veriyor?
Yalnızca mide kapasitesini azaltarak besin ve kalori alımını kısıtlayan tüp mide ameliyatı, diğer bazı cerrahi yöntemlerde olduğu gibi bağırsaklarda gerçekleşen besin emilimini etkilemez. Besin emilimin etkilendiği tedavi yöntemleri kişiyi başta demir eksikliği anemisi olmak üzere birçok hastalığa yatkın hale getirir. Bu nedenle tüp mide ameliyatı, obeziteyi tedavi etmesinin yanı sıra kişinin genel sağlık bütünlüğünü koruması nedeniyle de diğer yöntemlere göre daha güvenilir bir seçenektir. Bunun yanı sıra açlık hormonu olarak da bilinen ghrelin, midenin gastrik fundus olarak adlandırılan bir bölümünden salgılanır ve tüp mide ameliyatı ile gastrik fundusun büyük bir kısmı alınır. Bunun sonucunda mideden salgılanan açlık hormonu miktarı düşer ve kişinin iştahı, operasyon sonrasında eskiye oranla oldukça azalır. Tüm bu etkiler sayesinde tüp mide ameliyatı ile son derece hızlı ve kalıcı kilo kaybı sağlanır. Zayıflamanın getirdiği fiziksel ve ruhsal rahatlama günlük yaşam kalitesini hissedilir derecede artırır. Fazla kiloların çoğu 1 yıl içerisinde kaybedilebilir. Bu da morbid obez bir hasta için neredeyse 40-50 kilo gibi bir ağırlığa tekabül edebilir. Ameliyattan sonra obeziteyle ilişkili hastalıklardan tip 2 şeker hastalığı ve uyku apnesi sorunlarının dörtte üçü, kan yağları yüksekliği ve yüksek tansiyon problemlerinin yarıdan çoğu, diz ağrılarının yarısı, bacak varislerinin çoğu düzelir. Bu düzelmeler zayıflamanın başlamasıyla birlikte başka hiç bir tedaviye gerek kalmaksızın kendiliğinden gerçekleşir. Kişinin genel sağlık düzeyinde hızlı bir iyileşme meydana gelir.
Tüp Mide Ameliyatı Riskli midir?
Tüp mide ameliyatı genel olarak tüm ameliyatlar içinde hafif-orta dercede riskli bir ameliyattır. Hastaların büyük bir çoğunluğu herhangi bir ek sorun yaşamaz. Komplikasyon görülme oranı %2 civarındadır. Ameliyat kapalı teknikle yapıldığı için aynı gün ayağa kalkmak mümkündür. Hastanede 3-4 gün yatış yeterlidir. Birkaç hafta içinde olağan gündelik hayata dönülebilir.Takip sonuçları mükemmele yakındır. Hastalar ameliyattan sonraki günler içinde kilo kaybetmeye başlar. Birkaç ay içinde zayıflama belirgin hale gelir. Binlerce hastaya ait uzun dönem tıbbi takip sonuçları tüp mide ameliyatı olan hastaların fazla kilolarının %70-80'ini kaybettiğini göstermektedir.
Tüp Mide Ameliyatı Sonrası Ağrı Oluyor Mu?
Genel anestezi altında ve laparoskopik (kapalı cerrahi girişim) olarak gerçekleştirilen tüp mide operasyonu, diğer pek çok cerrahi girişime oranla oldukça güvenilir yöntemlerden biridir. Bununla birlikte tüp mide ameliyatının özellikle kelepçe gibi uygulamalara kıyasla hem daha az komplikasyon riskine sahip olması hem de çok daha uzun süre kalıcı kilo kaybı sağlaması nedeniyle son derece avantajlı bir yöntemdir. Öyle ki, tüp mide tedavisinin keşfiyle birlikte kelepçe ve benzer uygulamalar neredeyse tamamen ortadan kalkmış, tüp mide operasyonu tüm avantajları sayesinde en sık tercih edilen bariatrik cerrahi yöntem haline gelmiştir. Hastalar birkaç günlük hastanede yatış sürecinin ardından normal hayatına yeni bir beslenme düzeni ile devam eder.
Tüp Mide Ameliyatından Sonra Mide Tekrar Genişler mi?
Tüp mide ameliyatı ile midenin %80-85’i alınır ve mide hacmi yaklaşık 100 ml olacak şekilde azaltılır. Ameliyattan sonra mide kapasitesi bir miktar artar ancak hekim önerileri doğrultusunda beslenilmediği takdirde mide gereğinden fazla büyüyebilir. Bunun sonucunda hasta, ameliyat sonrası hızlı şekilde kaybettiği kiloları geri alır. Tüp mide ameliyatından en doğru faydayı görebilmek için ameliyat sonrasındaki süreçte hekim tarafından planlanan beslenme önerilerine harfiyen uymak son derece önemlidir.
Tüp Mide Ameliyatı Sonrası Beslenme
Tüp mide operasyonu sonrasında beslenme düzeni oldukça önemlidir. Operasyonun ilk haftalarında tamamen sıvı ile beslenme döneminden sırasıyla püre ve katı dönemine geçilir. Mide kendisini çabuk yenileyen bir organ olduğu için doktorunuzun size vereceği beslenme önerilerine uymak hem doğru kilo kaybını sağlayacak hem de kilonun geri alınmasını zorlaştıracaktır. Çabuk doyma ve az yeme avantajınızı ömür boyunca koruyabilmeniz için katı ürünlerle sıvı ürünlerin tüketiminin arasına yarım saat koymak hem mide hacminizin genişlemesini önlemek açısından hem de eksik beslenmeyi engellemek için oldukça önemlidir. Tüp mide operasyonundan sonraki ilk aylarda, protein, vitamin ve çeşitli gıda takviyeleri de doktorunuz tarafından önerilebilir. Yine doktorunuzun vereceği basit egzersizleri kilo verme evresinde yapmak sarkma oluşmasını engelleyecek hem de bağırsak ve mide düzeninize katkı sağlayacaktır.
Tüp Mide Ameliyatı Fiyatları 2025
Obezite ve aşırı kilo çağımızın en önemli sağlık problemlerindendir. Tüp mide operasyonlarının 2025 fiyatları, hekimin ve cerrahi ekibin deneyimine, kullanılacak malzemelere bağlı değişebilir. Tüp mide operasyonu hakkında fiyat verebilmek için doktor muayenesi ve bilgilendirmesi hastalar için daha iyi bir deneyim olacaktır. Sizler de yepyeni bir hayata merhaba demek ve obezite tedavisinde bütüncül yaklaşım ile kilo vermek, kilodan kaynaklanan tüm diğer sağlık problemleri ve komplikasyonlardan kurtulmak istiyorsanız uzman hekimlere başvurarak süreçle ilgili detaylı bilgi alabilirsiniz. Obezite 2025 fiyatları hakkında da hastanelerden ve obezite cerrahlarının uzman ekiplerinden detaylı bilgi alınabilir. 2025 obezite fiyatları aralığı hakkında hastayı muayene edip cerrahi işleme karar verilmeden net bir bilgi verilmesi mümkün değildir.
Tüp Mide Hakkında Sık Sorulan 15 Soru ve Cevabı
Tüp mide operasyonu süreci hakkındaki sorularınıza en pratik ve öğretici yanıtları bulmak için makalemizin devamınızı okuyabilirsiniz.
1. Tüp mide operasyonundan sonra kilo alınır mı?
Tüp mide ameliyatı ile midenin %80-85’i alınır ve mide hacmi yaklaşık 100 ml olacak şekilde azaltılır. Ameliyattan sonra mide kapasitesi bir miktar artar ancak hekim önerileri doğrultusunda beslenilmediği takdirde mide tekrar büyüyebilir. Bunun sonucunda hasta, ameliyat sonrası hızlı şekilde kaybettiği kiloların bir bölümünü geri alabilir. Tüp mide ameliyatından en doğru faydayı görebilmek için ameliyat sonrasındaki süreçte hekim tarafından planlanan beslenme önerilerine harfiyen uymak son derece önemlidir.
2. Tüp mide operasyonundan sonra sarkma olur mu? Nasıl sıkılaştırılır?
Bariatrik cerrahi operasyonlarından biri olan tüp mide operasyonun ardından hızlı kilo vermeye bağlı olarak ciltte gevşeme, sarkma ve çatlak oluşumları yaşanabilir. Bu komplikasyonlar spor ve doğru egzersizlerde kısa sürede giderilebileceği gibi morbid obez hastalarda oluşabilecek daha yoğun sarkmalar için liposuction başta olmak üzere çok sayıda estetik seçenek ile de sıkılaşma mümkündür. Unutulmamalıdır ki doktorunuzun ve diyetisyeninizin önerdiği beslenme ve egzersiz düzenine uymak derinin daha sıkı toparlanmasını sağlayacak, sarkmaları önleyecek ve hızla sıkılaştırma sağlanacaktır.
3. Tüp mide operasyonuyla diyabet biter mi?
Tüp mide ameliyatı neredeyse tüm obezite hastaları için güvenli yöntemlerden biri olarak kabul edilmiştir. Obezite karaciğer yağlanmasından, şeker hastalığına, kalp ve akciğer hastalıklarından, psikolojik rahatsızlıklara pek çok kronik soruna yol açan ciddi bir rahatsızlıktır. Tüp mide operasyonu geçiren hastaların %66’sında diyabet hastalığı ile ilişkili bulguların tamamen ortadan kalktığı ve genel sağlık durumunun son derece hızlı bir şekilde iyileştiği görülmüştür. Öte yandan pek çok obezite hastasında insülin direnci olduğu görülür. Prediyabet adı verilen henüz diyabet hastalığının tam olarak oluşmadığı ve yalnızca başlangıç düzeyinde insülin direncinin gözlendiği hastalarda, başta tüp mide olmak üzere obezite cerrahisi uygulamaları ile diyabet hastalığı oluşmadan insülin direncinin önüne geçmek mümkündür.
4. Tüp Mide mi? Gastrik Bypass mı?
Tüp mide ameliyatı tüm bariatrik cerrahi yöntemleri arasında etkinliği en yüksek olan tedavi seçeneğidir. Yalnızca mide hacminin küçültülmesi ve besin emiliminin değil besin miktarının kısıtlanması ile kalori kaybı sağlanırken aynı zamanda hücrelerin yeterli düzeyde beslenmesi sürdürülür. Bu sayede kişinin vücut direnci zayıflamadan kilo kaybı gerçekleşir. Bununla birlikte tüp mide ameliyatının özellikle kelepçe gibi uygulamalara kıyasla hem daha az komplikasyon riskine sahip olması hem de çok daha uzun süre kalıcı kilo kaybı sağlaması nedeniyle son derece avantajlı bir yöntemdir. Öyle ki, tüp mide tedavisinin keşfiyle birlikte kelepçe ve benzer uygulamalar neredeyse tamamen ortadan kalkmış, tüp mide operasyonu tüm avantajları sayesinde en sık tercih edilen bariatrik cerrahi yöntem haline gelmiştir. Gastrik Bypass operasyonları ise tüp mideden sonra en yaygın yapılandır. Hastanın hangi operasyona uygun olduğuna alanında uzman hekim, hastanın yaşına, beslenme bozukluğunun türüne, vücut yapısına göre karar verir.
5. Sleeve Gastrektomi ameliyatının yaş sınırı nedir?
Kilo vermek isteyen hastaların en sık tercih ettiği operasyonlardan biri olan Sleeve Gastrektomi (Tüp Mide) ameliyatını sağlık koşulları el veren 18-65 yaş aralığında bireyler sıklıkla tercih eder. Obezite pek çok kronik rahatsızlığa yol açan ciddi bir sağlık sorunu olduğu için çözümü ertelenememesi gereken rahatsızlıklardandır. Bu nedenle pek çok deneyimli hekim hastada ek komplikasyon ve kronik rahatsızlar oluşmadan önce tüp mide ya da diğer mide küçültme operasyonu ve obezite cerrahisi ameliyatlarını tavsiye etmektedir.
6. Mide Küçültme Ameliyatından sonra iz kalır mı?
Sleeve Gastrektomi (Tüp Mide) operasyonları genellikle laparoskopik yani kapalı yöntemle uygulanır. Karın duvarından küçük bir kesi ile girilerek gerçekleştirilen operasyon için oluşan delikler estetik bir sorun yaratacak hacimde olmaz genellikle zaman içerisinde kendiliğinden kapanır.
7. Sleeve Gastrektomi operasyonu sonrasında su tüketiminde azalma ve üşüme olur mu?
Yalnızca mide kapasitesini azaltarak besin ve kalori alımını kısıtlayan tüp mide ameliyatı, diğer bazı cerrahi yöntemlerde olduğu gibi bağırsaklarda gerçekleşen besin emilimini etkilemez. Besin emilimin etkilendiği tedavi yöntemleri kişiyi başta demir eksikliği anemisi olmak üzere birçok hastalığa yatkın hale getirir. Bu nedenle tüp mide ameliyatı, obeziteyi tedavi etmesinin yanı sıra kişinin genel sağlık bütünlüğünü koruması nedeniyle de diğer yöntemlere göre daha güvenilir bir seçenektir. Hasta başlangıçta hızlı kilo vermeye bağlı olarak üşüme sorunu yaşayabilse de bu sorun yeni kiloya adapte olunca ortadan kalkmaktadır. Kişinin su alınıma ise etki eden bir durum bulunmamaktadır. Doktorun ve diyetisyenin verdiği katı-sıvı tüketimi kurallarına uyuldukça hastalar herhangi bir sağlıklı besin alımında kalıcı bir komplikasyon yaşamazlar.
8. Tüp mide sonrası ayda kaç kilo verilir?
Obezitenin cerrahi yöntemlerle tedavisi bariatrik cerrahi olarak adlandırılır ve bu yöntemler arasında tüp mide ameliyatı en sık uygulanan tedavi seçeneklerinden biridir. Genel anestezi altında ve laparoskopik (kapalı cerrahi girişim) olarak gerçekleştirilen bu operasyon, diğer pek çok cerrahi girişime oranla oldukça güvenilir yöntemlerden biridir. Verilecek kilo miktarı hastanın mevcut kilosuna bağlı değişiklik göstermektedir. Tüp mide ameliyatı uygulanan hastaların neredeyse tamamı ilk 1 yıl içinde fazla kiloların yaklaşık %55’inden kurtulur. Operasyonun ilk aylarında çok hızlı kilo verme gerçekleşirken zaman içerisinde kilo oranı azaldıkça bu aylık verilen kilo miktarı da azalacaktır.
9. Sleeve Gastrektomi kısırlığa çözüm sağlar mı?
Çağın en büyük sağlık problemlerinden biri olan obezite, pek çok kronik rahatsızlığa neden olduğu gibi üreme sistemine de etki eder. Fazla kiloların verilmesi ile beraber doğurganlık artmasının yanı sıra sağlıklı bir hamilelik sürecinin yaşanmasına da neden olur. Tüp mide operasyonu obeziteye bağlı kısırlık riski yaşayan ya da şeker seviyesine bağlı doğurganlığında azalma meydana gelen bireylerin de sık tercih ettiği ameliyatlardan biridir. Ayrıca obezite hastalarında düşük yapma oranın da yüksek olduğu tespit edilmiştir.
10. Sleeve Gastrektomi sonrasında asla yenmeyecek yiyecekler nelerdir?
Açlık hormonu olarak da bilinen ghrelin, midenin gastrik fundus olarak adlandırılan bir bölümünden salgılanır ve tüp mide ameliyatı ile gastrik fundusun büyük bir kısmı alınır. Bunun sonucunda mideden salgılanan açlık hormonu miktarı düşer ve kişinin iştahı, operasyon sonrasında eskiye oranla oldukça azalır. Fakat operasyonun üzerinden 1,5-2 yıl geçtikten sonra hastanın mide kapasitesinde de, iştahında da artma oluşabilir bu nedenle, kalori oranı yüksek kızartılmış yiyecekler ve paketlenmiş hazır gıdalar tavsiye edilmez. Yine mide de deformasyon ve genişlemelere yol açan gazlı ve alkollü içecekler önerilmez. Hacmi küçük ama kalori oranı büyük soslar, yağlar, şekerli içecekler de tüp mide operasyonu sonraki beslenme düzeninde tavsiye edilmez.
11. Tüp mide sonrası takviye yiyecekler nelerdir?
Tüp mide ameliyatından sonraki ilk bir ay çok önemlidir. Bu süreçte midenin sağlıklı bir şekilde iyileşmesi hedeflenmektedir. Ameliyatın ardından ilk hafta hasta sadece sıvı gıdalar ile beslenmelidir. Yeterli protein ve mineral alındığından emin olmak için kişilere özel diyet programı hazırlanmaktadır. Bu süreçte, protein ve vitamin takviyeleri önerilmektedir. Cilt sarkmaları içinde kolejen artırılması önerilebilir. Bunun yanı sıra katı döneme geçtikten sonra hastalara porsiyonlarını maximum vitamin ve protein alacak şekilde düzenledikleri beslenme programları tavsiye edilir.
12. Mide küçültme operasyonu sonrasında spor ya da egzersiz yapılabilir mi?
Egzersiz, özellikle yüzme, kas egzersizleri gibi yöntemler hızlı kilo vermeye bağlı olarak deri sarkmasının iyileşmesinde etkili olacaktır. Bazı kremler ve masajların deri sıkılaştırmasına yardımcı olabileceği iddia edilmektedir. Operasyonun hemen ardından ağır spor yapılması hekimler tarafından tavsiye edilmemektedir. Onun yerine basit yürüyüşler tercih edilmedir. Fakat ilerleyen aylarda kişi istediği spor düzenine ve ritmine kısa sürede kavuşabilir.
13. Tüp mide operasyonu sonrasında hamile kalınabilir mi?
Tüp mide operasyonu geçiren hastalar, güvenli ve sağlıklı bir hamilelik için öncelikle yeni vücuduna adaptasyonun ve kilonun dengelenmesi için en az 18 ay beklemeyi tercih eder ve doktorlar da sıklıkla operasyonun ardındaki ilk iki sene hamilelik önermez. Çoğu kadın tüp mide ameliyatından kısa bir süre sonra hamile kalabilir. Ancak ameliyattan sonra vücut birçok değişiklikten geçecektir ve buna hamilelikteki yeni değişiklerin de eklenmesini ve tekrar kilo alınımı düşünüldüğünde pek çok kadın tüp mide operasyonunun hemen ertesinde hamile kalmayı tercih etmez.
14. Tüp mide ameliyatı öncesinde nelere dikkat edilmeli?
Tüp mide operasyonu öncesinde hastaya çok yönlü bir tarama ve bir dizi test yapılır. Endokrinoloji, psikiyatri, anestezi, göğüs hastalıkları, kardiyoloji ve daha pek çok branş tarafından gerçekleşecek muayeneler hem ameliyatın olası risklerinin bütününü azaltır hem de hastanın hangi operasyona uygun olduğunun belirlenmesinde yardımcı olur. Operasyona karar verildikten sonra hastalık kilo ve sağlık durumuna göre doktorun önerdiği bir diyet ya da beslenme düzeni yoksa herhangi bir değişiklik yapılmaz. Hastalar her zamanki beslenme düzenlerinde ve klasik ameliyat prosedürlerinin gerektirdiği şekilde davranır, bunun bilgilendirmesi ve takibi hekim ve ilgili obezite cerrahi ekibi tarafından sağlanır.
15. İki kere tüp mide operasyonu yapılabilir mi?
Tüp mide operasyonu sonrasında ideal ve sağlıklı kiloya ulaşmak 12-18 ayı bulabilir. Bu süre hastadan hastaya değişiklik göstermektedir. Kilo verme sürecindeki kişinin cinsiyeti, yaşı, kronik rahatsızlıklarının bulunup bulunmadığı, metabolizma hızı ve daha pek çok şey ideal kiloya ulaşma süresini etkiler. Revizyon tüp mide ameliyatı genellikle daha önce tüp mide ameliyatı olmuş ve bu sürenin sonunda gereken sonuçları alamamış tüm hastalara uygulanabilmektedir. Burada ilk operasyonun doğru uygulanamaması kadar hastanın sonraki beslenme düzenine hiç dikkat etmemesi de etkili olabilir. Bu tür hastalarda re-sleeve yani revizyon tüp mide operasyonları tercih edilebilir. Ayrıca obezite seviyesi iki cerrahi işlem gerektirecek kadar yoğun olan hastalarda da ikinci bir tüp mide operasyonu ya da farklı cerrahi işlemler uygulanabilir.Obezite birçok açıdan kozmetik bir sorun olarak algılanıyor olsa da dünya genelinde ölüme yol açan önlenebilir hastalıklar arasında sigaraya bağlı akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer alan son derece önemli bir sağlık sorunudur. Başta kardiyovasküler hastalıklar olmak üzere diyabetten depresyona kadar çok sayıda önemli hastalığa zemin oluşturan obezite, kişinin genel sağlık durumunu bütünüyle etkileyen kronik ve kompleks bir hastalık tablosudur. Dünya Sağlık Örgütü tarafından obezite, “vücuttaki yağ kütlesinin, kas ve kemik doku gibi yağsız kütleye oranla artması ve aşırı yağ depolanması ile karakterize olan, kişide fiziksel, ruhsal ve sosyal problemlere yol açabilen bir enerji metabolizması bozukluğu” olarak tanımlanır ve kanserden metabolik sendroma kadar çok sayıda hastalıkla ilişkili olduğu kabul edilir. Sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz yaşam tarzı ile ortaya çıkan obezitenin davranış temelli geleneksel tedavisi, hasta açısından oldukça zorlayıcı olabilir. Bu durum hastanın tedavi sürecine uyumunu zorlaştırdığı için tedavide aksaklıklar yaşanır ve kişinin genel sağlık durumu bu süreçte daha kötüye gidebilir. Bu nedenle günümüzde obezite tedavisi için altın standart tüp mide ameliyatı gibi bariatrik cerrahi tedavi yöntemleridir.Tüp Mide Ameliyatı Kimlere Uygulanır?Tüp mide ameliyatı, vücut kitle indeksi 50 kg/m2’den yüksek olup süper obez olarak tanımlanan ileri evre obezite hastaları için en uygun tedavi yöntemlerinden biridir. Bunun yanı sıra vücut kitle indeksi 50 kg/m2’den düşük olmasına rağmen bu yöntemi isteyen obez kişilerde de güvenli şekilde tercih edilir. Tüp mide ameliyatı uygulanan hastaların neredeyse tamamı ilk 1 yıl içinde fazla kiloların yaklaşık %55’inden kurtulur. Operasyona bağlı komplikasyon oranı yalnızca %8 olarak bildirilmiş ve bu nedenle tüp mide ameliyatı neredeyse tüm obezite hastaları için güvenli yöntemlerden biri olarak kabul edilmiştir. Hastaların %66’sında diyabet hastalığı ile ilişkili bulguların tamamen ortadan kalktığı ve genel sağlık durumunun son derece hızlı bir şekilde iyileştiği görülmüştür. Tüm bu bilgiler doğrultusunda laparoskopik tüp mide ameliyatının morbid obezite tanısı almış kişiler için tek başına veya diğer tedavi yöntemleri ile birlikte en sık tercih edilen uygulama olduğunu söylemek mümkündür.Mide Küçültme Ameliyatı Süresi Nedir?Bariatrik cerrahi, obezite tedavisi için uzun dönem boyunca sürdürülebilir kilo kaybı sağlayan en etkili tedavi seçeneği olarak kabul edilir. Obezitenin cerrahi tedavisi ile ilgili ilk çalışma 2004 yılında İsveç Obez Çalışma Grubu (SOS) tarafından yapılmış ve cerrahi tedavi uygulanmış olan hastalar tedavi sonrasında 10 yıl boyunca yakın takip edilmiştir. Bu çalışmadan elde edilen başarılı sonuçlar doğrultusunda tüp mide ameliyatı gibi bariatrik cerrahi yöntemleri tüm dünyada yaygın hale gelmiş; günümüzde çalışmanın 20. yıl sonuçlarının da yayınlanması ile birlikte cerrahi uygulamalar obezite tedavisinde en etkili yöntem olarak kabul edilmiştir. Obezite hastalığı, kişinin sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz yaşam tarzını benimsemesi ile ortaya çıkar ve hastalıkla birlikte efor gerektiren egzersizleri uygulamak çok daha zor hale gelir. Bu nedenle hastaların cerrahi dışı tedaviye uyumu zorlaşır ve ek olarak ortaya çıkan psikolojik problemler, çeşitli yeme bozukluklarına yol açabilir. Bu nedenle obezitenin kesin tedavisi için en etkili yöntemin tüp mide ve diğer bariatrik cerrahi tedavi yöntemleri olduğunu söylemek mümkündür.Tüp Mide Ameliyatı Nasıl Uygulanır?Mide hacmini küçülterek kişinin tek seferde tüketebileceği besin miktarını ve kalori alımını kısıtlayan tüp mide ameliyatı, obezitenin cerrahi tedavi uygulamaları arasında en sık tercih edilen yöntemlerden biridir. Tıpta Sleeve Gastrektomi olarak adlandırılan bu yöntemde midenin antrum olarak adlandırılan alt kısmından başlanarak proksimal his açısında sonlanan stapler hattı boyunca, yaklaşık %85’i kesilerek çıkarılır ve mide kapasitesi en fazla 100 ml olacak şekilde azaltılır. Midenin operasyon sonrasındaki yeni görünümü tüpe benzediği için bu işlem tüp mide ameliyatı olarak da adlandırılır.Sleeve gastrektomi ameliyatı laparoskopik yöntemle, karın duvarından küçük bir kesi ile girilerek gerçekleştirilir. Açık cerrahi girişim gerektirmemesi hem iyileşme süresini kısalttığı hem de cerrahiye bağlı enfeksiyon riskini azalttığı için hasta açısından son derece avantajlıdır. İleri obezite olgularında dahi ciddi kilo kaybı sağlayan bu uygulama, aynı zamanda mide kapağının etrafında yer alan sfinkter kasların bütünlüğünü korur. Bu sayede mide ile yemek borusu arasındaki ayrımı korumayı başaran tüp mide ameliyatı, diğer bariatrik cerrahi yöntemlere göre daha çok daha avantajlı bir yöntem olarak kabul edilir.Tüp Mide Ameliyatı Olanlar Ne Kadar Kilo Veriyor?Yalnızca mide kapasitesini azaltarak besin ve kalori alımını kısıtlayan tüp mide ameliyatı, diğer bazı cerrahi yöntemlerde olduğu gibi bağırsaklarda gerçekleşen besin emilimini etkilemez. Besin emilimin etkilendiği tedavi yöntemleri kişiyi başta demir eksikliği anemisi olmak üzere birçok hastalığa yatkın hale getirir. Bu nedenle tüp mide ameliyatı, obeziteyi tedavi etmesinin yanı sıra kişinin genel sağlık bütünlüğünü koruması nedeniyle de diğer yöntemlere göre daha güvenilir bir seçenektir. Bunun yanı sıra açlık hormonu olarak da bilinen ghrelin, midenin gastrik fundus olarak adlandırılan bir bölümünden salgılanır ve tüp mide ameliyatı ile gastrik fundusun büyük bir kısmı alınır. Bunun sonucunda mideden salgılanan açlık hormonu miktarı düşer ve kişinin iştahı, operasyon sonrasında eskiye oranla oldukça azalır. Tüm bu etkiler sayesinde tüp mide ameliyatı ile son derece hızlı ve kalıcı kilo kaybı sağlanır. Zayıflamanın getirdiği fiziksel ve ruhsal rahatlama günlük yaşam kalitesini hissedilir derecede artırır. Fazla kiloların çoğu 1 yıl içerisinde kaybedilebilir. Bu da morbid obez bir hasta için neredeyse 40-50 kilo gibi bir ağırlığa tekabül edebilir. Ameliyattan sonra obeziteyle ilişkili hastalıklardan tip 2 şeker hastalığı ve uyku apnesi sorunlarının dörtte üçü, kan yağları yüksekliği ve yüksek tansiyon problemlerinin yarıdan çoğu, diz ağrılarının yarısı, bacak varislerinin çoğu düzelir. Bu düzelmeler zayıflamanın başlamasıyla birlikte başka hiç bir tedaviye gerek kalmaksızın kendiliğinden gerçekleşir. Kişinin genel sağlık düzeyinde hızlı bir iyileşme meydana gelir.Tüp Mide Ameliyatı Riskli midir?Tüp mide ameliyatı genel olarak tüm ameliyatlar içinde hafif-orta dercede riskli bir ameliyattır. Hastaların büyük bir çoğunluğu herhangi bir ek sorun yaşamaz. Komplikasyon görülme oranı %2 civarındadır. Ameliyat kapalı teknikle yapıldığı için aynı gün ayağa kalkmak mümkündür. Hastanede 3-4 gün yatış yeterlidir. Birkaç hafta içinde olağan gündelik hayata dönülebilir.Takip sonuçları mükemmele yakındır. Hastalar ameliyattan sonraki günler içinde kilo kaybetmeye başlar. Birkaç ay içinde zayıflama belirgin hale gelir. Binlerce hastaya ait uzun dönem tıbbi takip sonuçları tüp mide ameliyatı olan hastaların fazla kilolarının %70-80'ini kaybettiğini göstermektedir.Tüp Mide Ameliyatı Sonrası Ağrı Oluyor Mu?Genel anestezi altında ve laparoskopik (kapalı cerrahi girişim) olarak gerçekleştirilen tüp mide operasyonu, diğer pek çok cerrahi girişime oranla oldukça güvenilir yöntemlerden biridir. Bununla birlikte tüp mide ameliyatının özellikle kelepçe gibi uygulamalara kıyasla hem daha az komplikasyon riskine sahip olması hem de çok daha uzun süre kalıcı kilo kaybı sağlaması nedeniyle son derece avantajlı bir yöntemdir. Öyle ki, tüp mide tedavisinin keşfiyle birlikte kelepçe ve benzer uygulamalar neredeyse tamamen ortadan kalkmış, tüp mide operasyonu tüm avantajları sayesinde en sık tercih edilen bariatrik cerrahi yöntem haline gelmiştir. Hastalar birkaç günlük hastanede yatış sürecinin ardından normal hayatına yeni bir beslenme düzeni ile devam eder.Tüp Mide Ameliyatından Sonra Mide Tekrar Genişler mi?Tüp mide ameliyatı ile midenin %80-85’i alınır ve mide hacmi yaklaşık 100 ml olacak şekilde azaltılır. Ameliyattan sonra mide kapasitesi bir miktar artar ancak hekim önerileri doğrultusunda beslenilmediği takdirde mide gereğinden fazla büyüyebilir. Bunun sonucunda hasta, ameliyat sonrası hızlı şekilde kaybettiği kiloları geri alır. Tüp mide ameliyatından en doğru faydayı görebilmek için ameliyat sonrasındaki süreçte hekim tarafından planlanan beslenme önerilerine harfiyen uymak son derece önemlidir.Tüp Mide Ameliyatı Sonrası BeslenmeTüp mide operasyonu sonrasında beslenme düzeni oldukça önemlidir. Operasyonun ilk haftalarında tamamen sıvı ile beslenme döneminden sırasıyla püre ve katı dönemine geçilir. Mide kendisini çabuk yenileyen bir organ olduğu için doktorunuzun size vereceği beslenme önerilerine uymak hem doğru kilo kaybını sağlayacak hem de kilonun geri alınmasını zorlaştıracaktır. Çabuk doyma ve az yeme avantajınızı ömür boyunca koruyabilmeniz için katı ürünlerle sıvı ürünlerin tüketiminin arasına yarım saat koymak hem mide hacminizin genişlemesini önlemek açısından hem de eksik beslenmeyi engellemek için oldukça önemlidir. Tüp mide operasyonundan sonraki ilk aylarda, protein, vitamin ve çeşitli gıda takviyeleri de doktorunuz tarafından önerilebilir. Yine doktorunuzun vereceği basit egzersizleri kilo verme evresinde yapmak sarkma oluşmasını engelleyecek hem de bağırsak ve mide düzeninize katkı sağlayacaktır.Tüp Mide Ameliyatı Fiyatları 2025Obezite ve aşırı kilo çağımızın en önemli sağlık problemlerindendir. Tüp mide operasyonlarının 2025 fiyatları, hekimin ve cerrahi ekibin deneyimine, kullanılacak malzemelere bağlı değişebilir. Tüp mide operasyonu hakkında fiyat verebilmek için doktor muayenesi ve bilgilendirmesi hastalar için daha iyi bir deneyim olacaktır. Sizler de yepyeni bir hayata merhaba demek ve obezite tedavisinde bütüncül yaklaşım ile kilo vermek, kilodan kaynaklanan tüm diğer sağlık problemleri ve komplikasyonlardan kurtulmak istiyorsanız uzman hekimlere başvurarak süreçle ilgili detaylı bilgi alabilirsiniz. Obezite 2025 fiyatları hakkında da hastanelerden ve obezite cerrahlarının uzman ekiplerinden detaylı bilgi alınabilir. 2025 obezite fiyatları aralığı hakkında hastayı muayene edip cerrahi işleme karar verilmeden net bir bilgi verilmesi mümkün değildir.Tüp Mide Hakkında Sık Sorulan 15 Soru ve CevabıTüp mide operasyonu süreci hakkındaki sorularınıza en pratik ve öğretici yanıtları bulmak için makalemizin devamınızı okuyabilirsiniz.1. Tüp mide operasyonundan sonra kilo alınır mı?Tüp mide ameliyatı ile midenin %80-85’i alınır ve mide hacmi yaklaşık 100 ml olacak şekilde azaltılır. Ameliyattan sonra mide kapasitesi bir miktar artar ancak hekim önerileri doğrultusunda beslenilmediği takdirde mide tekrar büyüyebilir. Bunun sonucunda hasta, ameliyat sonrası hızlı şekilde kaybettiği kiloların bir bölümünü geri alabilir. Tüp mide ameliyatından en doğru faydayı görebilmek için ameliyat sonrasındaki süreçte hekim tarafından planlanan beslenme önerilerine harfiyen uymak son derece önemlidir.2. Tüp mide operasyonundan sonra sarkma olur mu? Nasıl sıkılaştırılır?Bariatrik cerrahi operasyonlarından biri olan tüp mide operasyonun ardından hızlı kilo vermeye bağlı olarak ciltte gevşeme, sarkma ve çatlak oluşumları yaşanabilir. Bu komplikasyonlar spor ve doğru egzersizlerde kısa sürede giderilebileceği gibi morbid obez hastalarda oluşabilecek daha yoğun sarkmalar için liposuction başta olmak üzere çok sayıda estetik seçenek ile de sıkılaşma mümkündür. Unutulmamalıdır ki doktorunuzun ve diyetisyeninizin önerdiği beslenme ve egzersiz düzenine uymak derinin daha sıkı toparlanmasını sağlayacak, sarkmaları önleyecek ve hızla sıkılaştırma sağlanacaktır.3. Tüp mide operasyonuyla diyabet biter mi?Tüp mide ameliyatı neredeyse tüm obezite hastaları için güvenli yöntemlerden biri olarak kabul edilmiştir. Obezite karaciğer yağlanmasından, şeker hastalığına, kalp ve akciğer hastalıklarından, psikolojik rahatsızlıklara pek çok kronik soruna yol açan ciddi bir rahatsızlıktır. Tüp mide operasyonu geçiren hastaların %66’sında diyabet hastalığı ile ilişkili bulguların tamamen ortadan kalktığı ve genel sağlık durumunun son derece hızlı bir şekilde iyileştiği görülmüştür. Öte yandan pek çok obezite hastasında insülin direnci olduğu görülür. Prediyabet adı verilen henüz diyabet hastalığının tam olarak oluşmadığı ve yalnızca başlangıç düzeyinde insülin direncinin gözlendiği hastalarda, başta tüp mide olmak üzere obezite cerrahisi uygulamaları ile diyabet hastalığı oluşmadan insülin direncinin önüne geçmek mümkündür.4. Tüp Mide mi? Gastrik Bypass mı?Tüp mide ameliyatı tüm bariatrik cerrahi yöntemleri arasında etkinliği en yüksek olan tedavi seçeneğidir. Yalnızca mide hacminin küçültülmesi ve besin emiliminin değil besin miktarının kısıtlanması ile kalori kaybı sağlanırken aynı zamanda hücrelerin yeterli düzeyde beslenmesi sürdürülür. Bu sayede kişinin vücut direnci zayıflamadan kilo kaybı gerçekleşir. Bununla birlikte tüp mide ameliyatının özellikle kelepçe gibi uygulamalara kıyasla hem daha az komplikasyon riskine sahip olması hem de çok daha uzun süre kalıcı kilo kaybı sağlaması nedeniyle son derece avantajlı bir yöntemdir. Öyle ki, tüp mide tedavisinin keşfiyle birlikte kelepçe ve benzer uygulamalar neredeyse tamamen ortadan kalkmış, tüp mide operasyonu tüm avantajları sayesinde en sık tercih edilen bariatrik cerrahi yöntem haline gelmiştir. Gastrik Bypass operasyonları ise tüp mideden sonra en yaygın yapılandır. Hastanın hangi operasyona uygun olduğuna alanında uzman hekim, hastanın yaşına, beslenme bozukluğunun türüne, vücut yapısına göre karar verir.5. Sleeve Gastrektomi ameliyatının yaş sınırı nedir?Kilo vermek isteyen hastaların en sık tercih ettiği operasyonlardan biri olan Sleeve Gastrektomi (Tüp Mide) ameliyatını sağlık koşulları el veren 18-65 yaş aralığında bireyler sıklıkla tercih eder. Obezite pek çok kronik rahatsızlığa yol açan ciddi bir sağlık sorunu olduğu için çözümü ertelenememesi gereken rahatsızlıklardandır. Bu nedenle pek çok deneyimli hekim hastada ek komplikasyon ve kronik rahatsızlar oluşmadan önce tüp mide ya da diğer mide küçültme operasyonu ve obezite cerrahisi ameliyatlarını tavsiye etmektedir.6. Mide Küçültme Ameliyatından sonra iz kalır mı?Sleeve Gastrektomi (Tüp Mide) operasyonları genellikle laparoskopik yani kapalı yöntemle uygulanır. Karın duvarından küçük bir kesi ile girilerek gerçekleştirilen operasyon için oluşan delikler estetik bir sorun yaratacak hacimde olmaz genellikle zaman içerisinde kendiliğinden kapanır.7. Sleeve Gastrektomi operasyonu sonrasında su tüketiminde azalma ve üşüme olur mu?Yalnızca mide kapasitesini azaltarak besin ve kalori alımını kısıtlayan tüp mide ameliyatı, diğer bazı cerrahi yöntemlerde olduğu gibi bağırsaklarda gerçekleşen besin emilimini etkilemez. Besin emilimin etkilendiği tedavi yöntemleri kişiyi başta demir eksikliği anemisi olmak üzere birçok hastalığa yatkın hale getirir. Bu nedenle tüp mide ameliyatı, obeziteyi tedavi etmesinin yanı sıra kişinin genel sağlık bütünlüğünü koruması nedeniyle de diğer yöntemlere göre daha güvenilir bir seçenektir. Hasta başlangıçta hızlı kilo vermeye bağlı olarak üşüme sorunu yaşayabilse de bu sorun yeni kiloya adapte olunca ortadan kalkmaktadır. Kişinin su alınıma ise etki eden bir durum bulunmamaktadır. Doktorun ve diyetisyenin verdiği katı-sıvı tüketimi kurallarına uyuldukça hastalar herhangi bir sağlıklı besin alımında kalıcı bir komplikasyon yaşamazlar.8. Tüp mide sonrası ayda kaç kilo verilir?Obezitenin cerrahi yöntemlerle tedavisi bariatrik cerrahi olarak adlandırılır ve bu yöntemler arasında tüp mide ameliyatı en sık uygulanan tedavi seçeneklerinden biridir. Genel anestezi altında ve laparoskopik (kapalı cerrahi girişim) olarak gerçekleştirilen bu operasyon, diğer pek çok cerrahi girişime oranla oldukça güvenilir yöntemlerden biridir. Verilecek kilo miktarı hastanın mevcut kilosuna bağlı değişiklik göstermektedir. Tüp mide ameliyatı uygulanan hastaların neredeyse tamamı ilk 1 yıl içinde fazla kiloların yaklaşık %55’inden kurtulur. Operasyonun ilk aylarında çok hızlı kilo verme gerçekleşirken zaman içerisinde kilo oranı azaldıkça bu aylık verilen kilo miktarı da azalacaktır.9. Sleeve Gastrektomi kısırlığa çözüm sağlar mı?Çağın en büyük sağlık problemlerinden biri olan obezite, pek çok kronik rahatsızlığa neden olduğu gibi üreme sistemine de etki eder. Fazla kiloların verilmesi ile beraber doğurganlık artmasının yanı sıra sağlıklı bir hamilelik sürecinin yaşanmasına da neden olur. Tüp mide operasyonu obeziteye bağlı kısırlık riski yaşayan ya da şeker seviyesine bağlı doğurganlığında azalma meydana gelen bireylerin de sık tercih ettiği ameliyatlardan biridir. Ayrıca obezite hastalarında düşük yapma oranın da yüksek olduğu tespit edilmiştir.10. Sleeve Gastrektomi sonrasında asla yenmeyecek yiyecekler nelerdir?Açlık hormonu olarak da bilinen ghrelin, midenin gastrik fundus olarak adlandırılan bir bölümünden salgılanır ve tüp mide ameliyatı ile gastrik fundusun büyük bir kısmı alınır. Bunun sonucunda mideden salgılanan açlık hormonu miktarı düşer ve kişinin iştahı, operasyon sonrasında eskiye oranla oldukça azalır. Fakat operasyonun üzerinden 1,5-2 yıl geçtikten sonra hastanın mide kapasitesinde de, iştahında da artma oluşabilir bu nedenle, kalori oranı yüksek kızartılmış yiyecekler ve paketlenmiş hazır gıdalar tavsiye edilmez. Yine mide de deformasyon ve genişlemelere yol açan gazlı ve alkollü içecekler önerilmez. Hacmi küçük ama kalori oranı büyük soslar, yağlar, şekerli içecekler de tüp mide operasyonu sonraki beslenme düzeninde tavsiye edilmez.11. Tüp mide sonrası takviye yiyecekler nelerdir?Tüp mide ameliyatından sonraki ilk bir ay çok önemlidir. Bu süreçte midenin sağlıklı bir şekilde iyileşmesi hedeflenmektedir. Ameliyatın ardından ilk hafta hasta sadece sıvı gıdalar ile beslenmelidir. Yeterli protein ve mineral alındığından emin olmak için kişilere özel diyet programı hazırlanmaktadır. Bu süreçte, protein ve vitamin takviyeleri önerilmektedir. Cilt sarkmaları içinde kolejen artırılması önerilebilir. Bunun yanı sıra katı döneme geçtikten sonra hastalara porsiyonlarını maximum vitamin ve protein alacak şekilde düzenledikleri beslenme programları tavsiye edilir.12. Mide küçültme operasyonu sonrasında spor ya da egzersiz yapılabilir mi?Egzersiz, özellikle yüzme, kas egzersizleri gibi yöntemler hızlı kilo vermeye bağlı olarak deri sarkmasının iyileşmesinde etkili olacaktır. Bazı kremler ve masajların deri sıkılaştırmasına yardımcı olabileceği iddia edilmektedir. Operasyonun hemen ardından ağır spor yapılması hekimler tarafından tavsiye edilmemektedir. Onun yerine basit yürüyüşler tercih edilmedir. Fakat ilerleyen aylarda kişi istediği spor düzenine ve ritmine kısa sürede kavuşabilir.13. Tüp mide operasyonu sonrasında hamile kalınabilir mi?Tüp mide operasyonu geçiren hastalar, güvenli ve sağlıklı bir hamilelik için öncelikle yeni vücuduna adaptasyonun ve kilonun dengelenmesi için en az 18 ay beklemeyi tercih eder ve doktorlar da sıklıkla operasyonun ardındaki ilk iki sene hamilelik önermez. Çoğu kadın tüp mide ameliyatından kısa bir süre sonra hamile kalabilir. Ancak ameliyattan sonra vücut birçok değişiklikten geçecektir ve buna hamilelikteki yeni değişiklerin de eklenmesini ve tekrar kilo alınımı düşünüldüğünde pek çok kadın tüp mide operasyonunun hemen ertesinde hamile kalmayı tercih etmez.14. Tüp mide ameliyatı öncesinde nelere dikkat edilmeli?Tüp mide operasyonu öncesinde hastaya çok yönlü bir tarama ve bir dizi test yapılır. Endokrinoloji, psikiyatri, anestezi, göğüs hastalıkları, kardiyoloji ve daha pek çok branş tarafından gerçekleşecek muayeneler hem ameliyatın olası risklerinin bütününü azaltır hem de hastanın hangi operasyona uygun olduğunun belirlenmesinde yardımcı olur. Operasyona karar verildikten sonra hastalık kilo ve sağlık durumuna göre doktorun önerdiği bir diyet ya da beslenme düzeni yoksa herhangi bir değişiklik yapılmaz. Hastalar her zamanki beslenme düzenlerinde ve klasik ameliyat prosedürlerinin gerektirdiği şekilde davranır, bunun bilgilendirmesi ve takibi hekim ve ilgili obezite cerrahi ekibi tarafından sağlanır.15. İki kere tüp mide operasyonu yapılabilir mi?Tüp mide operasyonu sonrasında ideal ve sağlıklı kiloya ulaşmak 12-18 ayı bulabilir. Bu süre hastadan hastaya değişiklik göstermektedir. Kilo verme sürecindeki kişinin cinsiyeti, yaşı, kronik rahatsızlıklarının bulunup bulunmadığı, metabolizma hızı ve daha pek çok şey ideal kiloya ulaşma süresini etkiler. Revizyon tüp mide ameliyatı genellikle daha önce tüp mide ameliyatı olmuş ve bu sürenin sonunda gereken sonuçları alamamış tüm hastalara uygulanabilmektedir. Burada ilk operasyonun doğru uygulanamaması kadar hastanın sonraki beslenme düzenine hiç dikkat etmemesi de etkili olabilir. Bu tür hastalarda re-sleeve yani revizyon tüp mide operasyonları tercih edilebilir. Ayrıca obezite seviyesi iki cerrahi işlem gerektirecek kadar yoğun olan hastalarda da ikinci bir tüp mide operasyonu ya da farklı cerrahi işlemler uygulanabilir. | 11,381 |
4,421 | İç Hastalıkları (Dahiliye) | Karaciğer kanseri nedir? Belirti ve tedavi yöntemleri nelerdir? | İçindekilerKaraciğer kanseriKaraciğer kanseri belirtileriKaraciğer kanseri nedenleri ve risk faktörleriKaraciğer kanseri nasıl saptanır ?Karaciğer kanseri tedavisi
Karaciğer kanseri
Karaciğer kanserleri, organın kendi dokusundan çıkan kötü huylu tümörlerdir. Hastalığın görülme sıklığı bölgesel olarak farklılık gösterir. Özellikle Hepatit B enfeksiyonunun yaygın olduğu bölgelerde hastalık önemli bir halk sağlığı sorunu iken , aşılamanın etkin yapıldığı gelişmiş ülkelerde hastalık daha az rastlanılan bir kanser türüdür. Erkeklerde kadınlara kıyasla daha yaygındır. Karaciğerin fonksyonel hücresi olan hepatositten kaynaklanan hepatoselüler karsinom karaciğer kanserlerinin yaklaşık %90’ını oluşturur. Geriye kalanlar ise çoğunlukla karaciğer içindeki safra yollarından köken alan kolanjiyokarsinom adı verilen tümörlerdir. Karaciğerde en sık görülen tümörler metastazlardır. Metastaz başka bir organ veya dokudaki kanserin karaciğere sıçramasıdır. Karaciğere vücudun hemen her yerindeki kanserler sıçrayabilir.
Karaciğer kanseri belirtileri
Karaciğer kanseri olan birçok hastada erken dönemde herhangi bir belirti olmaz.Bu nedenle özellikle siroz gibi yüksek riskli hastalarda şikayet olmasada takip erken tanı için çok önemlidir. Karaciğer kanserleri genellikle karında şişkinlik, ciltte sararma, kaşıntı, karnın sağ üst kısmından başlayıp sırta vuran ağrı, ani kilo kayıpları, haftalar süren iştahsızlık, çok az yemek yenmesine rağmen yemek sonrası tokluk ve şişkinlik hissi, ateş, geceleri terleme genel sağlıkta ani kötüleşme, idrar renginde koyulaşma ve soluk renkli dışkı gibi sarılık belirtileriyle kendini gösterir. Bu sayılan belirtilerden çoğu ağır belirtiler olsa da karaciğer kanseri demek için ayırıcı belirtiler değildir çünkü tamamı enfeksiyon gibi başka bir durumdan da kaynaklanabilir.
Karaciğer kanseri nedenleri ve risk faktörleri
Karaciğer kanserinin nedeni kesin olarak bilinmemekle beraber hastalıktan sorumlu olduğu ve riski çok arttırdığı düşünülen bazı hastalıklar veya maddeler mevcuttur. Hepatit B ve hepatit C virüsüyle sarılık hastalığı geçirip virüs taşıyıcısı olmak, altta yatan en önemli nedenlerdir. Karaciğer kanseri, bu tür virüs infeksiyonları görüldükten yıllarca sonra ortaya çıkabilir. Hepatit virüsleriyle yakınmanız olmadan da hastalığı geçirebilirsiniz ve ancak kan testleri ile hastalığı geçirdiğiniz anlaşılabilir. Karaciğer sirozu nedeniyle oluşmuş yara(siroz hastalarının %5’inde de karaciğer kanserine yakalanma riski vardır) , karaciğer adenomu, yiyeceklerde bulunan bazı karsinojenik maddeler, bazı ilaçlar ve hemakromatozis gibi metabolik hastalıklar, anabolik steroidlerin alımı,karaciğer yağlanması, ailede karaciğer kanseri öyküsü, tahıllarda yaşayan Aspergillus adı verilen mantarların ürettiği aflatoksin adı verilen zehirler, sigara kullanımı, içme suyunda bulunan bir zehir olan arsenik, diyabet, aşırı kilolu olma, zayıf bir bağışıklığa sahip olma ve bazı tip doğum kontrol haplarını kullanmak, alkol (her 3 karaciğer kanseri vakasından 1’i alkole bağlı olarak ortaya çıkmaktadır) karaciğer kanseri nedenleri arasındadır.
Karaciğer kanseri nasıl saptanır ?
Karaciğer kanserinde erken teşhis şansı çok düşük de olsa, özellikle yüksek riskli hastalarda düzenli yaptıracağınız kontrollerle hastalığı ileri evrelere geçmeden yakalamanız mümkün. Hastalığın tanısı ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans ile konulabilir. Ayrıca alfafötoprotein testi de yapılır.
Karaciğer kanseri tedavisi
Hepatoselüler karsinom (HCC) en yaygın görülen karaciğer kanseridir ve farklı tedavi seçenekleri mevcuttur. Hastaların en çok yarar gördükleri tedavi yöntemi cerrahi tedavidir. Tümörleri içine alacak şekilde karaciğerin bir bölümünün çıkarılması veya karaciğer nakli tedavi seçenekleridir. Cerrahisinde dikkat edilen geriye kalacak karaciğerin hastaya yetecek nitelikte ve boyutta olmasıdır. Cerrahinin uygun olmadığı tümörlerde veya bu büyük ameliyatları kaldıramayacağı düşünülen hastalarda kemoterapi, radyoterapi, tümörün yakıldığı yöntemler (ablasyon tedavisi) veya mikroküre ile nükleer tıp tedavileri uygulanabilir.
Onkoloji Rehberimiz: https://www.medicalpark.com.tr/medikal-onkoloji/b-6713Karaciğer kanseriKaraciğer kanserleri, organın kendi dokusundan çıkan kötü huylu tümörlerdir. Hastalığın görülme sıklığı bölgesel olarak farklılık gösterir. Özellikle Hepatit B enfeksiyonunun yaygın olduğu bölgelerde hastalık önemli bir halk sağlığı sorunu iken , aşılamanın etkin yapıldığı gelişmiş ülkelerde hastalık daha az rastlanılan bir kanser türüdür. Erkeklerde kadınlara kıyasla daha yaygındır. Karaciğerin fonksyonel hücresi olan hepatositten kaynaklanan hepatoselüler karsinom karaciğer kanserlerinin yaklaşık %90’ını oluşturur. Geriye kalanlar ise çoğunlukla karaciğer içindeki safra yollarından köken alan kolanjiyokarsinom adı verilen tümörlerdir. Karaciğerde en sık görülen tümörler metastazlardır. Metastaz başka bir organ veya dokudaki kanserin karaciğere sıçramasıdır. Karaciğere vücudun hemen her yerindeki kanserler sıçrayabilir.Karaciğer kanseri belirtileriKaraciğer kanseri olan birçok hastada erken dönemde herhangi bir belirti olmaz.Bu nedenle özellikle siroz gibi yüksek riskli hastalarda şikayet olmasada takip erken tanı için çok önemlidir. Karaciğer kanserleri genellikle karında şişkinlik, ciltte sararma, kaşıntı, karnın sağ üst kısmından başlayıp sırta vuran ağrı, ani kilo kayıpları, haftalar süren iştahsızlık, çok az yemek yenmesine rağmen yemek sonrası tokluk ve şişkinlik hissi, ateş, geceleri terleme genel sağlıkta ani kötüleşme, idrar renginde koyulaşma ve soluk renkli dışkı gibi sarılık belirtileriyle kendini gösterir. Bu sayılan belirtilerden çoğu ağır belirtiler olsa da karaciğer kanseri demek için ayırıcı belirtiler değildir çünkü tamamı enfeksiyon gibi başka bir durumdan da kaynaklanabilir.Karaciğer kanseri nedenleri ve risk faktörleriKaraciğer kanserinin nedeni kesin olarak bilinmemekle beraber hastalıktan sorumlu olduğu ve riski çok arttırdığı düşünülen bazı hastalıklar veya maddeler mevcuttur. Hepatit B ve hepatit C virüsüyle sarılık hastalığı geçirip virüs taşıyıcısı olmak, altta yatan en önemli nedenlerdir. Karaciğer kanseri, bu tür virüs infeksiyonları görüldükten yıllarca sonra ortaya çıkabilir. Hepatit virüsleriyle yakınmanız olmadan da hastalığı geçirebilirsiniz ve ancak kan testleri ile hastalığı geçirdiğiniz anlaşılabilir. Karaciğer sirozu nedeniyle oluşmuş yara(siroz hastalarının %5’inde de karaciğer kanserine yakalanma riski vardır) , karaciğer adenomu, yiyeceklerde bulunan bazı karsinojenik maddeler, bazı ilaçlar ve hemakromatozis gibi metabolik hastalıklar, anabolik steroidlerin alımı,karaciğer yağlanması, ailede karaciğer kanseri öyküsü, tahıllarda yaşayan Aspergillus adı verilen mantarların ürettiği aflatoksin adı verilen zehirler, sigara kullanımı, içme suyunda bulunan bir zehir olan arsenik, diyabet, aşırı kilolu olma, zayıf bir bağışıklığa sahip olma ve bazı tip doğum kontrol haplarını kullanmak, alkol (her 3 karaciğer kanseri vakasından 1’i alkole bağlı olarak ortaya çıkmaktadır) karaciğer kanseri nedenleri arasındadır.Karaciğer kanseri nasıl saptanır ?Karaciğer kanserinde erken teşhis şansı çok düşük de olsa, özellikle yüksek riskli hastalarda düzenli yaptıracağınız kontrollerle hastalığı ileri evrelere geçmeden yakalamanız mümkün. Hastalığın tanısı ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans ile konulabilir. Ayrıca alfafötoprotein testi de yapılır.Karaciğer kanseri tedavisiHepatoselüler karsinom (HCC) en yaygın görülen karaciğer kanseridir ve farklı tedavi seçenekleri mevcuttur. Hastaların en çok yarar gördükleri tedavi yöntemi cerrahi tedavidir. Tümörleri içine alacak şekilde karaciğerin bir bölümünün çıkarılması veya karaciğer nakli tedavi seçenekleridir. Cerrahisinde dikkat edilen geriye kalacak karaciğerin hastaya yetecek nitelikte ve boyutta olmasıdır. Cerrahinin uygun olmadığı tümörlerde veya bu büyük ameliyatları kaldıramayacağı düşünülen hastalarda kemoterapi, radyoterapi, tümörün yakıldığı yöntemler (ablasyon tedavisi) veya mikroküre ile nükleer tıp tedavileri uygulanabilir.Onkoloji Rehberimiz: https://www.medicalpark.com.tr/medikal-onkoloji/b-6713 | 2,281 |
4,422 | Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) | Omurga ve omurilik tümörleri | Omurgaların primer kendisinin, etrafındaki kas dokularının, ligamentlerinin, omuriliğin içerisindeki sinir hücrelerinin ve zarlarından kaynaklanan iyi veya kötü huylu lezyonlara omurilik tümörleri adı verilmektedir.İçindekilerHastalığın genel karekteristikleri ve görülme sıklığıOmurga ve omurilik tümörlerinin sınıflandırmasıOmurga ve omurilik tümörlerinin şikayet ve bulgularıİntradural-ekstramedüller tümörlerMenengiomalarSchwannoma/ Nörofibromaİntradural- İntramedüller TümörlerEpandimomlarMetastatik Spinal Tümörler
Hastalığın genel karekteristikleri ve görülme sıklığı
Omurik tümörleri (OT) santral sinir sistemi tümörlerinin yaklaşık olarak %10-25 ini teşkil ederler. Toplumda görülme sıklığı ise 100000/2-10. Gerek omurgaların gerekse omurilik tümörlerinin görülme sıklığı tümörün cinsine ve yerleşimine göre değişmektedir. Örneğin vucudun başka bir organından omurgaya yayılım gösteren metastatik tümörlerin % 95 omuriliğin dışından (ekstadural) yerleşirken, % 4 ise omuriliğin içerisinde (intradural) yerleşir. Bu metastatik tümörler çok nadiren ise omuriliğin içerisinde intramedüller yerleşebilirler. Genel bir kural olmamakla birlikte omurliğin içerisinden ve zarlarından veya sinirin kendisinden kaynaklanan tümörler iyi huylu tümörlerdir.
Omurga ve omurilik tümörlerinin sınıflandırması
1 - İntradural yerleşimliler
A: İntradural-ekstramedüller
B: İntradural-ektramedüller
2 - Ekstradural yerleşimliler
A: Primer omurga tümörleri
B: Sekonder (metastatik) omurga tümörleri
Omurga ve omurilik tümörlerinin şikayet ve bulguları
Bir spinal tümör ister omurga içerisinde isterse dışarıda olsun tümörün yerleşimine göre öncü şikayet belirli olarak bel, sırt ve boyun ağrısı şeklinde ağrı yakınması ile doktora başvururlar. Ağrı başlangıçta kafa içi basıncını artıran manevralardan öksürme, ıkınma, hapşırma ile artar istirahatle rahatlar. Hastalık ilerledikçe ağrı istirahatle bile rahatlamaz. Metastatik spinal tümörlerdeki ağrı ise genellikle başlangıçta istirahat esnasında ortaya çıkarken hastalık ilerleyince devamlı hale gelir. Ağrı başlangıçta tıbbı ağrı kesicilerle düzelirken sonra devamlı ve kişinin aktivitesini engelleycek kadar ve tıbbı ilaçlara dirençli hale gelirler. Bu dönemdeki hastayı ilk gören hekim bu ağrı şikayetini genelikle iyi huylu dejeneratif (bel, buyun fıtığı) hastalıklar diye algılayıp tedavi planlar. İkinci olarak tümörün büyüklüğü, yerleşimine göre duyusal ( parestezi), motor (kuvetsizlik), sfinkter (idrar, mesane) ve otonom şikayetler ortaya çıkmaya başlar. Burada tablo omuriliğin yarı kesi veya tam kesi tablosu şikayetleri ortaya çıkar.
İntradural-ekstramedüller tümörler
Bu tümörler tüm spinal tümörlerin % 40 ını teşkil ederler. Bu tümörlerin % 90 iyi huylu olup, %10 ise kötü huylu veya metastatik tümörlerdir. İntra dural tumörlerin % 70 menengiom veya schwannoma gibi iyi huylu tümörlerdir.
Menengiomalar
Spinal menengiomların genellikle iyi huyludurlar. Beyindeki menengiomalar gibi omurilik zarlarından kaynaklanırlar. Tüm spinal intradural tümörlerin % 25- 48 oluştururlar. 50- 60 yaşlarında en sık görülürler. Kadınlarda daha sık olup, 4-5/1 oranında görülürler. En sık torakal % 67-84, % 14- 27 servikal (boyun), % 2-14 lomber (bel) bölgesinde yerleşirler. Genellikle intradural yerleşimli iken, % 3-9 oranında ekstradural, %5-14 inradural ve ekstradural yerleşimli olabilirler. Ağrı en sık şikayeti olup, bunu duyu, motor, sphinkter şikayetleri takip eder. Bu tümörlerin teşhisi oldukça kolay olup günümüzün gelişmiş teşhis yöntemlerinden Magnetik rezonans (MR) kolaylıkla teşhisi konulmaktadır. Öncelikle muayeneyi yapan hekim aklına bir omurilik veya omurga tümörü öntanısı aklına getirsin. Bu tümörlerin tedavisi ise oldukça kolay ve yüz güldürücüdü ve başarılıdır. Cerrahi tedavide amaç tümörü kaynaklandığı yerden tamamını çıkartmaktır. Çok nadiren habis menengiomlar tipleri vardır. Bunlarda tekrarlama riski olup bunlara radyoterapi eklenir. Spinal menengiom cerrahisi komplikasyonları cerrahın tecrübesine göre oldukça düşüktür.
Schwannoma/ Nörofibroma
Sinir kılıfı tümörleri olup genel nufusda 100 000/ 0.3-0.5 gibi nadir görülen tümörlerdir. 30-50 yaşlarında sıktır. Kadın erkek oranı aynıdır. En sık torakal bölge olmak üzere burayı servikal ve lomber bölgeyi seçer. Bu tümörler de menengiomlar gibi yavaş yavaş büyürler başlangıçta ağrı bunu motor güçsüzlük ve duyu, sfinkter, sikayetleri takip eder. Bu tümörlerin teşhisi de aynı menengiomlar gibi oldukça kolay ve çabuk olarak MR sayesinde konulmaktadır. Tedavisi cerrahi çıkartmadır. Ameliyatında en önemli husus orijinlendiği sinir kökünü doğru tanıyıp bu kökle birlikte tümörün tamamını çıkartmaktır. Nüksler genellikle kısmı çıkartmalar sonucunda kaçınılmazdır. Cerrahi başarı cerrahın tecrübesi ile yakından ilgilidir. Sonuç genellikle mükemmeldir.
İntradural- İntramedüller Tümörler
Bu gurub spinal tümörlerin ise % 45 ını astrositomlar, % 35 epandimomlar teşkil ederer. Bu yerleşimde olanlar tüm spinal tümörlerin % 20-30 unu, çocuklarda ise % 40-50 sini teşkil ederler. Bunlarda başka hemanjioblastomlar ve kalıntı tümörlerinden (dermoid, epidermoidler, teratomlar, lipomlar), ayrıca nöronal tümörlerden (oligodendrogliom, ganglogliomlar) bu yerleşimde görülen tümörlerdir. Bu yerleşlimli tümörlerde başlangıç şikayet ağrı bunu motor, duyu, sfinkter şikayetleri takip eder.
Epandimomlar
Erişkinlerin en sık intramedüller tümörleri olup, çocuklarda ise ikinci sıklıkla görülen spinal tümördür. 30-40 yaşlarında sık görülür. Erkek/ kadın oranı 2/1 şeklindedir. En sık lombo-sakral bölgeyi seçerken burayı servikal ve torakal bölge takip eder. Başlangıç şikayeti ağrıdır bunu duyu, sfinkter ve motor bulgular takip eder. Bu hastalar kliniğe genellikle ilerlemiş evrelerde gelmeketedir. Bunun nedeni hastanın şikayetlerini iyi tanımlayamaması, iyi bir spinal kord muayenesi yapılamaması ve en önemlisi ise uygun tetkik yaptırılmamasıdır. Bütün bunlara rağmen günümüzün gelişmiş MR tetkikiyle bu tümörlerin teşhisi oldukça kolaydır. Spinal epandimomların bir psödö kapsülülü olduğundan total çıkartılmaları mümkündür total rezeksiyon yapılanlarda nüks görülmemekle birlikte kısmı rezeksiyon yapılanlarda tekrarlama riski vardır. Epandimomlarda ışın tedavisine duyarlıdırlar. Kemoterapi tartışmalı olamakla bereber bazı olgularda uygulanmaktadır.
Metastatik Spinal Tümörler
Omurga en sık metastaz yeridir. Akciğer, meme, prostat, böbrek, tiroid, gastroentestinal bölge ve lenfomala gibi primer kanserler omurgaya sirayet ederler. Metastatik tümörlerin % 60 erkelerde, % 40 kadınlarda görülür. 40- 60 yaşları arasında en sık görülme yaşıdır. Metastazlar en sık lomber bölgeyi burayı torakal ve servikal bölge takip eder. Spinal metastazların % 95 ekstradural yerleşimli iken % 4 intradural-ekstramedüller ve % 1 ise intarmedüller yerleşimlidirler. Hastalar şikayetler genellikle kısa sürelidirler en sık şikayet yine ağrıdır. Bu ağrının niteliği istirahat esnasında olması diğer spinal tümörlerden ayırıcı özelliğidir.Ağrı şikayetini yarım kord kesisi veya tam kord kesisi gibi tablolar çok yakından takip ederler. Tedavide öncelikle primer tümörün yaşam süresi ile yakından ilgilidir. Primer tümörün tipi omurgadaki tutulum şekli ve sayısı diğer vucut organlarının durumuna göre karar verilir. Kemik sintigrafisi ve PET- CT lezyonun genişliği tedavide göz önünde bulundurulmalıdır. Tedavide cerrahi, radyoterapi, ve kemoterapi seçenekleri tek başına veya birlikte uygulanmaktadır. Cerrahiye alınanlarda sadece tümör dekompresyonu yeterli olamayıp omurganın stabilizasyonu aynı seansda planlanmalıdır.Omurgaların primer kendisinin, etrafındaki kas dokularının, ligamentlerinin, omuriliğin içerisindeki sinir hücrelerinin ve zarlarından kaynaklanan iyi veya kötü huylu lezyonlara omurilik tümörleri adı verilmektedir.Hastalığın genel karekteristikleri ve görülme sıklığıOmurik tümörleri (OT) santral sinir sistemi tümörlerinin yaklaşık olarak %10-25 ini teşkil ederler. Toplumda görülme sıklığı ise 100000/2-10. Gerek omurgaların gerekse omurilik tümörlerinin görülme sıklığı tümörün cinsine ve yerleşimine göre değişmektedir. Örneğin vucudun başka bir organından omurgaya yayılım gösteren metastatik tümörlerin % 95 omuriliğin dışından (ekstadural) yerleşirken, % 4 ise omuriliğin içerisinde (intradural) yerleşir. Bu metastatik tümörler çok nadiren ise omuriliğin içerisinde intramedüller yerleşebilirler. Genel bir kural olmamakla birlikte omurliğin içerisinden ve zarlarından veya sinirin kendisinden kaynaklanan tümörler iyi huylu tümörlerdir.Omurga ve omurilik tümörlerinin sınıflandırmasıA: İntradural-ekstramedüller
B: İntradural-ektramedüllerA: Primer omurga tümörleri
B: Sekonder (metastatik) omurga tümörleriOmurga ve omurilik tümörlerinin şikayet ve bulgularıBir spinal tümör ister omurga içerisinde isterse dışarıda olsun tümörün yerleşimine göre öncü şikayet belirli olarak bel, sırt ve boyun ağrısı şeklinde ağrı yakınması ile doktora başvururlar. Ağrı başlangıçta kafa içi basıncını artıran manevralardan öksürme, ıkınma, hapşırma ile artar istirahatle rahatlar. Hastalık ilerledikçe ağrı istirahatle bile rahatlamaz. Metastatik spinal tümörlerdeki ağrı ise genellikle başlangıçta istirahat esnasında ortaya çıkarken hastalık ilerleyince devamlı hale gelir. Ağrı başlangıçta tıbbı ağrı kesicilerle düzelirken sonra devamlı ve kişinin aktivitesini engelleycek kadar ve tıbbı ilaçlara dirençli hale gelirler. Bu dönemdeki hastayı ilk gören hekim bu ağrı şikayetini genelikle iyi huylu dejeneratif (bel, buyun fıtığı) hastalıklar diye algılayıp tedavi planlar. İkinci olarak tümörün büyüklüğü, yerleşimine göre duyusal ( parestezi), motor (kuvetsizlik), sfinkter (idrar, mesane) ve otonom şikayetler ortaya çıkmaya başlar. Burada tablo omuriliğin yarı kesi veya tam kesi tablosu şikayetleri ortaya çıkar.İntradural-ekstramedüller tümörlerBu tümörler tüm spinal tümörlerin % 40 ını teşkil ederler. Bu tümörlerin % 90 iyi huylu olup, %10 ise kötü huylu veya metastatik tümörlerdir. İntra dural tumörlerin % 70 menengiom veya schwannoma gibi iyi huylu tümörlerdir.MenengiomalarSpinal menengiomların genellikle iyi huyludurlar. Beyindeki menengiomalar gibi omurilik zarlarından kaynaklanırlar. Tüm spinal intradural tümörlerin % 25- 48 oluştururlar. 50- 60 yaşlarında en sık görülürler. Kadınlarda daha sık olup, 4-5/1 oranında görülürler. En sık torakal % 67-84, % 14- 27 servikal (boyun), % 2-14 lomber (bel) bölgesinde yerleşirler. Genellikle intradural yerleşimli iken, % 3-9 oranında ekstradural, %5-14 inradural ve ekstradural yerleşimli olabilirler. Ağrı en sık şikayeti olup, bunu duyu, motor, sphinkter şikayetleri takip eder. Bu tümörlerin teşhisi oldukça kolay olup günümüzün gelişmiş teşhis yöntemlerinden Magnetik rezonans (MR) kolaylıkla teşhisi konulmaktadır. Öncelikle muayeneyi yapan hekim aklına bir omurilik veya omurga tümörü öntanısı aklına getirsin. Bu tümörlerin tedavisi ise oldukça kolay ve yüz güldürücüdü ve başarılıdır. Cerrahi tedavide amaç tümörü kaynaklandığı yerden tamamını çıkartmaktır. Çok nadiren habis menengiomlar tipleri vardır. Bunlarda tekrarlama riski olup bunlara radyoterapi eklenir. Spinal menengiom cerrahisi komplikasyonları cerrahın tecrübesine göre oldukça düşüktür.Schwannoma/ NörofibromaSinir kılıfı tümörleri olup genel nufusda 100 000/ 0.3-0.5 gibi nadir görülen tümörlerdir. 30-50 yaşlarında sıktır. Kadın erkek oranı aynıdır. En sık torakal bölge olmak üzere burayı servikal ve lomber bölgeyi seçer. Bu tümörler de menengiomlar gibi yavaş yavaş büyürler başlangıçta ağrı bunu motor güçsüzlük ve duyu, sfinkter, sikayetleri takip eder. Bu tümörlerin teşhisi de aynı menengiomlar gibi oldukça kolay ve çabuk olarak MR sayesinde konulmaktadır. Tedavisi cerrahi çıkartmadır. Ameliyatında en önemli husus orijinlendiği sinir kökünü doğru tanıyıp bu kökle birlikte tümörün tamamını çıkartmaktır. Nüksler genellikle kısmı çıkartmalar sonucunda kaçınılmazdır. Cerrahi başarı cerrahın tecrübesi ile yakından ilgilidir. Sonuç genellikle mükemmeldir.İntradural- İntramedüller TümörlerBu gurub spinal tümörlerin ise % 45 ını astrositomlar, % 35 epandimomlar teşkil ederer. Bu yerleşimde olanlar tüm spinal tümörlerin % 20-30 unu, çocuklarda ise % 40-50 sini teşkil ederler. Bunlarda başka hemanjioblastomlar ve kalıntı tümörlerinden (dermoid, epidermoidler, teratomlar, lipomlar), ayrıca nöronal tümörlerden (oligodendrogliom, ganglogliomlar) bu yerleşimde görülen tümörlerdir. Bu yerleşlimli tümörlerde başlangıç şikayet ağrı bunu motor, duyu, sfinkter şikayetleri takip eder.EpandimomlarErişkinlerin en sık intramedüller tümörleri olup, çocuklarda ise ikinci sıklıkla görülen spinal tümördür. 30-40 yaşlarında sık görülür. Erkek/ kadın oranı 2/1 şeklindedir. En sık lombo-sakral bölgeyi seçerken burayı servikal ve torakal bölge takip eder. Başlangıç şikayeti ağrıdır bunu duyu, sfinkter ve motor bulgular takip eder. Bu hastalar kliniğe genellikle ilerlemiş evrelerde gelmeketedir. Bunun nedeni hastanın şikayetlerini iyi tanımlayamaması, iyi bir spinal kord muayenesi yapılamaması ve en önemlisi ise uygun tetkik yaptırılmamasıdır. Bütün bunlara rağmen günümüzün gelişmiş MR tetkikiyle bu tümörlerin teşhisi oldukça kolaydır. Spinal epandimomların bir psödö kapsülülü olduğundan total çıkartılmaları mümkündür total rezeksiyon yapılanlarda nüks görülmemekle birlikte kısmı rezeksiyon yapılanlarda tekrarlama riski vardır. Epandimomlarda ışın tedavisine duyarlıdırlar. Kemoterapi tartışmalı olamakla bereber bazı olgularda uygulanmaktadır.Metastatik Spinal TümörlerOmurga en sık metastaz yeridir. Akciğer, meme, prostat, böbrek, tiroid, gastroentestinal bölge ve lenfomala gibi primer kanserler omurgaya sirayet ederler. Metastatik tümörlerin % 60 erkelerde, % 40 kadınlarda görülür. 40- 60 yaşları arasında en sık görülme yaşıdır. Metastazlar en sık lomber bölgeyi burayı torakal ve servikal bölge takip eder. Spinal metastazların % 95 ekstradural yerleşimli iken % 4 intradural-ekstramedüller ve % 1 ise intarmedüller yerleşimlidirler. Hastalar şikayetler genellikle kısa sürelidirler en sık şikayet yine ağrıdır. Bu ağrının niteliği istirahat esnasında olması diğer spinal tümörlerden ayırıcı özelliğidir.Ağrı şikayetini yarım kord kesisi veya tam kord kesisi gibi tablolar çok yakından takip ederler. Tedavide öncelikle primer tümörün yaşam süresi ile yakından ilgilidir. Primer tümörün tipi omurgadaki tutulum şekli ve sayısı diğer vucut organlarının durumuna göre karar verilir. Kemik sintigrafisi ve PET- CT lezyonun genişliği tedavide göz önünde bulundurulmalıdır. Tedavide cerrahi, radyoterapi, ve kemoterapi seçenekleri tek başına veya birlikte uygulanmaktadır. Cerrahiye alınanlarda sadece tümör dekompresyonu yeterli olamayıp omurganın stabilizasyonu aynı seansda planlanmalıdır. | 4,493 |
4,423 | Beslenme ve Diyet | Diyete başlamadan önce bilmeniz gerekenler | İçindekilerİlk kez mi diyet yapıyorsunuz ?Kendinizi buna hazırlayın İlk kez mi diyet yapıyorsunuz ?
Yoksa siz de sürekli diyet yapmaktan bıkmış bir de bu diyetisyeni deneyim diyenlerden misiniz? Veya en büyük problemim kilo alamamak mı diyorsunuz?
Diyet demek sadece yiyeceklerinizin yazılı olduğu bir listeyi alıp uygulamak anlamına gelmiyor. Sağlıklı beslenmenin de yanında düzenli uyku ve düzenli egzersizi bir arada yaptığınızda amacına ulaşıyor...
Kendinizi buna hazırlayın
Hedeflerinizi gerçekçi koymak yolunuzu doğru belirlemede yardımcı olacaktır ve hedefleriniz ulaşılmaz olursa o hedeflere ulaşamamak motivasyonunuzun düşmesine sebep olur.
Diyetisyeniniz diyetinizi hazırlamanın haricinde size bu süreçte destekçi olacak, bu gidişatı anlatacak kişidir. Onunla iletişimi koparmayın ve takiplerinize düzenli gelmeye çalışın.
Kilo verememe/alamama sebebiniz belki de hormonal bir problemi de işaret ediyor olabilir. Bu açıdan diyetisyeniniz öncelikle sizden kan tahlili isteyecek ve yaptığı vücut analizi ölçümleri ile antropometrik ölçümler sonucunda sizin yaşam tarzınıza uygun diyet programınızı hazırlayacak ve gerekli görülürse kan tahlili sonuçlarına göre dahiliye veya endokrine yönlendirecektir…
Nasıl ki kilolar hemen alınmadıysa aynı şekilde kilo verimi için de zamana ihtiyacınız olduğunu unutmayın. Bu yolda diyetisyeniniz ve sabrınız sizin en önemli destekçinizdir. Ve herkesin metabolizmasının farklı çalıştığını unutmayın kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın…
Siz de su içsem yarıyor diyenlerden misiniz? Çoğu kişi aslında yediğinin farkında bile olamıyor bunun için diyetisyeninize gelmeden üç-dört gün önce bir diyet defteri tutmaya başlayın ve bu deftere yediklerinizi, içtiklerinizi kaydedin bu defter sizin farkındalık yaşamanızı ve diyet sürecinde otokontrol sağlamanıza yarayacaktır.
Siz de diyete başlamak için pazartesiyi bekleyenlerden misiniz? Gün bugün haydi başlayalım…İlk kez mi diyet yapıyorsunuz ?Yoksa siz de sürekli diyet yapmaktan bıkmış bir de bu diyetisyeni deneyim diyenlerden misiniz? Veya en büyük problemim kilo alamamak mı diyorsunuz?Diyet demek sadece yiyeceklerinizin yazılı olduğu bir listeyi alıp uygulamak anlamına gelmiyor. Sağlıklı beslenmenin de yanında düzenli uyku ve düzenli egzersizi bir arada yaptığınızda amacına ulaşıyor...Kendinizi buna hazırlayın | 630 |
4,424 | Ortopedi ve Travmatoloji | Kemik uzatma ve düzeltme ameliyatlarına neden ihtiyaç duyulur? | Boy uzatma ameliyatı, sağlık sorunları ya da estetik nedenlerle bacak uzunluğunu artırmak için yapılan ortopedik bir cerrahi işlemdir. Sadece bacaklara değil kollara da uygulanabilen ameliyat, uzatılması planlanan kemiğin kesilmesi ve ikiye ayrılmış uçlar arasındaki boşluğu genişletmek için harici ya da dahili bir fiksatörün kullanılması ile uygulanır.
Her gün çok az miktarda genişletilen boşluktaki kemik gerilirken, açılan alanda yeni kemik üretimi gerçekleşir. Boy uzatma, vücudun kendi kemiği, yumuşak dokuları, bağları, kan damarları ve onu çevreleyen ve destekleyen sinirlerinin yanı sıra organizmanın yeni kemik oluşturma kapasitesiyle sağlanır. Vücudun başka bir bölgesinden kemik alınmasına ihtiyaç yoktur.
İçindekilerBoy Uzatma Ameliyatı Nedir? Boy Uzatma Ameliyatı Neden Yapılır? Boy Uzatma Ameliyatı Çeşitleri Nelerdir? Boy Uzatma Ameliyatı Nasıl Yapılır? Boy Uzatma Ameliyatı İyileşme Süresi Ne Kadardır? Boy Uzatma Ameliyatı Ne Kadar Sürer?Boy Uzatma Ameliyatı Fiyatları 2024Boy Uzatma Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Boy Uzatma Ameliyatı Nedir?
Boy uzatma ameliyatı, büyüme plakları kapanmış bireylerde genellikle tedavi amaçlı, bazen de estetik nedenlerle kol ve bacaklardaki kemiklerin uzatılması için yapılan bir ortopedik ameliyattır. Uzatma, kemiğin cerrahi işlemle kesilmesi ve kesilen kemik parçalarını uzun bir süreçte, her gün 1 milimetre civarı, birbirinden ayırarak yapılır. Böylece açılan boşlukta yeni kemik dokusu oluşur ve kemikte uzama sağlanır. Kemikleri birbirinden uzaklaştırmak suretiyle yeni kemik oluşumu sağlanmasına distraksiyon osteogenezi denir.
Uzatma işleminin 8 cm kadar olması planlanıyorsa sadece uyluk ya da kaval kemiğine cerrahi uygulanabilir. 10 cm’den daha fazla bir uzatma isteniyorsa her iki kemiğin de uzatılması gerekecektir. Uzatma işlemi sadece kemiklere yönelik yapılır.
Kaslar, bağlar, sinirler, damarlar ve diğer yumuşak dokular kemiklere yapışık olduğundan ve işlem yavaş yavaş aşamalı olarak yapıldığından otomatik olarak uzamaya uyum sağlarlar. Bu amaçla ilgili bölgeye fizyoterapi uygulanarak süreç daha kolay hale getirilir.
Çocuklara uygulanacaksa kaç operasyon yapılacağı, hesaplanan kısalık miktarına göre belirlenir. Hesaplanan kısalık miktarı fazla olan çocuklarda işlem 10 yaş öncesi ve sonrasında iki aşamalı olarak planlanır.
Boy Uzatma Ameliyatı Neden Yapılır?
Genetik kökenli ya da çocukluk çağında geçirilen çeşitli hastalıklar boyun ciddi derecede kısa olmasına neden olabilir.
Boy kısalığına neden olan durumlar:
Kemikleri etkileyen genetik kökenli bazı hastalıklar: Toplumda cücelik olarak adlandırılan akondroplazi genetik kökenlidir ve boy kısalığına en sık neden olan etkendir. İlaçla tedavisi mümkün değildir ve boy kısalığı için tek çözüm boy uzatma ameliyatıdır.
Büyümeyi etkileyen bazı çocukluk çağı hastalıkları
Beslenme bozuklukları
Hormonal bozukluklar
Çocukluk çağında geçirilen bazı böbrek hastalıkları
Boy uzatma ameliyatı, en sık olarak cücelik durumunda yapılır. Fakat yukarıda sayılan ya da farklı nedenlerle boyu kısa kalmış ve büyüme kıkırdakları kapanmış herkeste uygulanabilir. Bununla birlikte, koldaki kısalık ve deformasyonu düzeltmek için de uzatma ameliyatı kullanılabilir. Cücelik veya puberte prekoks adı verilen erken ergenlik dönemlerinde olduğu gibi son derece kısa boya sahip bireylerin hem kollarını hem bacaklarını uzatmak için başarıyla uygulanabilir.
Bu problem için tedavi edilen birçok hasta, konjenital bir kusur, çocuklukta büyüme plakası hasarı veya kemiklerin deforme olmuş bir pozisyonda iyileşmesi sonucu oluşan bacak boyu eşitsizliğine sahiptir. Bacak boyları farklı olan bu hastalarda kısa olan bacağa uzatma tedavisi yapılarak bacak uzunlukları eşitlenebilir.
Bacakta kısalığın yanında ek deformite varsa uzatma ameliyatı esnasında tedavisi sağlanır. Çok ileri bacak eğriliklerinde, tedavisi başarısız olmuş kemik kırıklarda, osteomyelit adı verilen kemik iltihabı tedavisinde ve boy kısalığı nedeniyle ciddi psikolojik sıkıntıya düşmüş bireylerde estetik nedenlerle de kemik uzatma ameliyatı yapılabilir.
Boy Uzatma Ameliyatı Çeşitleri Nelerdir?
Kademeli boy uzatma teknikleri kullanılan cihazlara göre;
Eksternal fiksasyon (İlizarov tekniği)
İnternal fiksasyon (Motorlu çivi)
Kombine teknik şekilde 3 grupta sınıflandırılabilir.
Boy uzatma cerrahisinde uzun zamandır İlizarov tekniği de denilen ve bacağa dışarıdan uygulanan eksternal fiksatörler kullanılmaktaydı. Ancak artık bu cihazlar yerini vücudun içine yerleştirilen ve dışarıdan kumanda edilebilen internal fiksatörlere bıraktı.
İnternal fiksatörler küçük bir kesi ile vücudun içerisine yerleştirilir ve kozmetik sonuçları daha iyidir. Çünkü eksternal cihazlarda bacaklarda yapılan uzatma miktarı kadar iz kalır. Kombine teknikte ise hem internal hem de eksternal fiksatörler kullanılır.
Boy Uzatma Ameliyatı Nasıl Yapılır?
Boy uzatma ameliyatı bu alanda deneyimli bir ortopedi uzmanı tarafından genel anestezi altında gerçekleştirilir. İsteyen yetişkin hastalarda işlem epidural anestezi kullanılarak da yapılabilir, böylece eğer isterlerse hastalar ameliyatları sırasında uyanık olabilirler.
İşleme uzatılması planlanan kemiğin enine ikiye kesilmesiyle başlanır. Bu kesme işlemine osteotomi denir. Kesme işleminden sonra bacak birkaç farklı harici ve/veya dahili sabitleme cihazlarından bir ve birkaç tanesi kullanılarak stabilize edilir. Tedavi iki aşamadan oluşur.
İlk aşamada, kesilen kemik yerleştirilen cihazla çok yavaşça ayrılır. Osteotomi bölgesinde yeni kemik büyümesini teşvik eden bu ayırma işlemiyle kemik oluşumuna distraksiyon osteogenezi adı verilir. Yeni kemik dokusunun sürekli büyümesi için cihazdaki pimlerin günde dört kez, her bir ayarlamada ¼ milimetre olmak üzere toplamda 1 milimetre uzatılması sağlanır.
Kemiğin uçları arasındaki boşluk açıldıkça, vücut istenen uzunlukta kemik oluşana kadar boşlukta yeni doku üretmeye devam eder. Var olabilecek travmadan kaynaklanan kemiğin yanlış hizalanması gibi herhangi bir deformasyonu düzeltmek için sabitleme cihazlarında ilave ayarlamalar yapılabilir. Bu aşamada, hastalar koltuk değneği yardımıyla yürümeyi öğrenirler.
Tedavinin ikinci aşamasında kemik sertleşir ve iyileşir. Konsolidasyon aşaması olarak adlandırılan bu evrede hasta yavaş yavaş etkilenen uzuv üzerinde daha fazla ağırlık koyabilir ve koltuk değneği olmadan yürümeye başlar. Yeni kemik dokusunun tamamen iyileştiği düşünülüyorsa röntgen filmi çekilerek iyileşme doğruladıktan sonra fiksasyon cihazı çıkarılır.
Hasta artık bacaklarını normal şekilde kullanabilir ve günlük hayata dönebilir. Bu aşama tamamlandığında, oluşan yeni kemik dokusu vücuttaki diğer tüm kemikler kadar güçlüdür.
Operasyon sonrasında ortalama hastanede kalış süresi iki gündür. Prosedür büyük kesikler veya kemik greftleri içermez. Genel olarak, ameliyat öncesinde mevcut ağrı problemi olmayan hastalar, ameliyat veya iyileşme süreci ile ilişkili olarak önemli ağrı yakınması bildirmez. Genel olarak, uzuv uzatma ameliyatları yaklaşık %95 gibi yüksek başarı oranına sahiptir. Ameliyat izi genellikle minimaldir; çünkü çoğu işlemde sadece küçük kesiler yeterlidir.
Boy Uzatma Ameliyatı İyileşme Süresi Ne Kadardır?
Boy uzatma ameliyatı için iyileşme süresi hastadan hastaya değişiklik gösterir. Tedavinin 2. aşaması olan konsolidasyon süreci özellikle yetişkinlerde bazen oldukça uzun bir zaman dilimini kapsayabilir.
Genel bir kural olarak, çocuklar, yetişkin hastalara göre iki kat daha hızlı iyileşirler. Örneğin istenen hedef yeni kemik büyümesinin 4 santimetre olması durumunda, bir çocuğun sabitleme cihazını üç ay kullanması yeterli olurken bir yetişkinin süreci tamamlaması 6 ayı bulacaktır.
İyileşme süresince fizik tedavi uygulanması, hastanın eklemlerini esnek tutmada ve kas gücünü korumada önemli bir rol oynar. Hastalar iyileşme hızını artırmak için besleyici bir diyetle beslenmeli ve kalsiyum takviyeleri almalıdır.
Boy Uzatma Ameliyatı Ne Kadar Sürer?
Boy uzatma için uygulanan cerrahi işlem yaklaşık olarak 1, 5-2 saat kadar sürer. Hasta, herhangi bir komplikasyon gelişmezse genellikle 2 gün sonra hastaneden taburcu edilebilir.
İyileşme sürecinin tamamlanıp sabitleme cihazlarının çıkarılmasına kadar geçen süre ise kullanılan tekniğe ve hastanın yaşına göre değişiklik gösterir. Örneğin kemik içi cihazlar ile 5 cm uzatma için gerekli süre yetişkinlerde yaklaşık olarak 4-6 ay kadardır.
Boy Uzatma Ameliyatı Fiyatları 2024
Genetik, hormonal ya da çevresel faktörlerden kaynaklanan boy kısalığını tedavi etmek amacıyla gerçekleştirilen boy uzatma ameliyatının fiyatları da ameliyatı kadar merak edilmektedir. Boy uzatma ameliyatı kişiye özel yapıldığından fiyatları da kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Dolayısıyla boy uzatma ameliyatı fiyatları hakkında sabit bir rakam vermek söz konusu değildir. Boy uzatma ameliyatı hakkında fiyat alabilmek için uzman hekimlere başvurarak süreçle ilgili detaylı bilgi alabilirsiniz.
Boy Uzatma Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Boy uzatma egzersizleri nelerdir?
Boy uzatma egzersizleri, boyun uzunluğunu artırmak için kullanılabilecek yöntemlerden biridir. Boy uzatma egzersizlerinden bazıları şunlardır:
Esneme egzersizleri: Yoga ve pilates gibi egzersizler bu amaçla yapılabilir. Esneme egzersizleri, kasları ve bağları esneterek kemiklere daha fazla hareket alanı sağlar. Vücut esnekliğini artırmak ve duruşu düzeltmek için önemlidir.
Yüzme: Düzenli yüzmek vücudu esnek tutar ve duruşu düzelterek omurgayı düz tutmaya yardımcı olabilir.
Sporlar: Zıplama, atlama, koşma, basketbol gibi sporlarla ilgilenmek, kasları güçlendirerek boy uzamasına yardımcı olabilir.
Genetik faktörler boy uzamasını etkiler mi?
Genetik faktörler boy uzamasını etkiler. Erişkin boy uzunluğunun yaklaşık %80'i genetik faktörler tarafından belirlenir. Bu faktörler, büyüme hormonu üretimini ve kemiklerin olgunlaşma hızını etkiler.
Boy uzamasını destekleyen besinler nelerdir?
Boy uzamasını destekleyen besinler, kemiklerin sağlıklı büyümesini ve gelişmesini sağlar. Bu besinler, kalsiyum, protein, D vitamini, fosfor, çinko ve magnezyum bakımından zengindir. Bunlar; süt ve süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, et, balık, tavuk, yumurta, baklagiller ve kuruyemişler.
Hangi yaşta boy uzatma daha etkilidir?
Ergenlik döneminde boy uzatma daha etkili olabilir. Fakat özellikle 21 yaş sonrası boy uzatma ameliyatının etkili olduğu bir yaş olarak kabul edilir. Ancak, ergenlik döneminin dışında da boy uzatma ameliyatı ile boy uzaması sağlanabilir. Boy uzatma ameliyatı, kemiklerin kırılarak ve ardından yavaş yavaş uzatılması işlemidir.Boy uzatma ameliyatı, sağlık sorunları ya da estetik nedenlerle bacak uzunluğunu artırmak için yapılan ortopedik bir cerrahi işlemdir. Sadece bacaklara değil kollara da uygulanabilen ameliyat, uzatılması planlanan kemiğin kesilmesi ve ikiye ayrılmış uçlar arasındaki boşluğu genişletmek için harici ya da dahili bir fiksatörün kullanılması ile uygulanır.Her gün çok az miktarda genişletilen boşluktaki kemik gerilirken, açılan alanda yeni kemik üretimi gerçekleşir. Boy uzatma, vücudun kendi kemiği, yumuşak dokuları, bağları, kan damarları ve onu çevreleyen ve destekleyen sinirlerinin yanı sıra organizmanın yeni kemik oluşturma kapasitesiyle sağlanır. Vücudun başka bir bölgesinden kemik alınmasına ihtiyaç yoktur.Boy Uzatma Ameliyatı Nedir?Boy uzatma ameliyatı, büyüme plakları kapanmış bireylerde genellikle tedavi amaçlı, bazen de estetik nedenlerle kol ve bacaklardaki kemiklerin uzatılması için yapılan bir ortopedik ameliyattır. Uzatma, kemiğin cerrahi işlemle kesilmesi ve kesilen kemik parçalarını uzun bir süreçte, her gün 1 milimetre civarı, birbirinden ayırarak yapılır. Böylece açılan boşlukta yeni kemik dokusu oluşur ve kemikte uzama sağlanır. Kemikleri birbirinden uzaklaştırmak suretiyle yeni kemik oluşumu sağlanmasına distraksiyon osteogenezi denir.Uzatma işleminin 8 cm kadar olması planlanıyorsa sadece uyluk ya da kaval kemiğine cerrahi uygulanabilir. 10 cm’den daha fazla bir uzatma isteniyorsa her iki kemiğin de uzatılması gerekecektir. Uzatma işlemi sadece kemiklere yönelik yapılır.Kaslar, bağlar, sinirler, damarlar ve diğer yumuşak dokular kemiklere yapışık olduğundan ve işlem yavaş yavaş aşamalı olarak yapıldığından otomatik olarak uzamaya uyum sağlarlar. Bu amaçla ilgili bölgeye fizyoterapi uygulanarak süreç daha kolay hale getirilir.Çocuklara uygulanacaksa kaç operasyon yapılacağı, hesaplanan kısalık miktarına göre belirlenir. Hesaplanan kısalık miktarı fazla olan çocuklarda işlem 10 yaş öncesi ve sonrasında iki aşamalı olarak planlanır.Boy Uzatma Ameliyatı Neden Yapılır?Genetik kökenli ya da çocukluk çağında geçirilen çeşitli hastalıklar boyun ciddi derecede kısa olmasına neden olabilir.Boy kısalığına neden olan durumlar:Boy uzatma ameliyatı, en sık olarak cücelik durumunda yapılır. Fakat yukarıda sayılan ya da farklı nedenlerle boyu kısa kalmış ve büyüme kıkırdakları kapanmış herkeste uygulanabilir. Bununla birlikte, koldaki kısalık ve deformasyonu düzeltmek için de uzatma ameliyatı kullanılabilir. Cücelik veya puberte prekoks adı verilen erken ergenlik dönemlerinde olduğu gibi son derece kısa boya sahip bireylerin hem kollarını hem bacaklarını uzatmak için başarıyla uygulanabilir.Bu problem için tedavi edilen birçok hasta, konjenital bir kusur, çocuklukta büyüme plakası hasarı veya kemiklerin deforme olmuş bir pozisyonda iyileşmesi sonucu oluşan bacak boyu eşitsizliğine sahiptir. Bacak boyları farklı olan bu hastalarda kısa olan bacağa uzatma tedavisi yapılarak bacak uzunlukları eşitlenebilir.Bacakta kısalığın yanında ek deformite varsa uzatma ameliyatı esnasında tedavisi sağlanır. Çok ileri bacak eğriliklerinde, tedavisi başarısız olmuş kemik kırıklarda, osteomyelit adı verilen kemik iltihabı tedavisinde ve boy kısalığı nedeniyle ciddi psikolojik sıkıntıya düşmüş bireylerde estetik nedenlerle de kemik uzatma ameliyatı yapılabilir.Boy Uzatma Ameliyatı Çeşitleri Nelerdir?Kademeli boy uzatma teknikleri kullanılan cihazlara göre;Boy uzatma cerrahisinde uzun zamandır İlizarov tekniği de denilen ve bacağa dışarıdan uygulanan eksternal fiksatörler kullanılmaktaydı. Ancak artık bu cihazlar yerini vücudun içine yerleştirilen ve dışarıdan kumanda edilebilen internal fiksatörlere bıraktı.İnternal fiksatörler küçük bir kesi ile vücudun içerisine yerleştirilir ve kozmetik sonuçları daha iyidir. Çünkü eksternal cihazlarda bacaklarda yapılan uzatma miktarı kadar iz kalır. Kombine teknikte ise hem internal hem de eksternal fiksatörler kullanılır.Boy Uzatma Ameliyatı Nasıl Yapılır?Boy uzatma ameliyatı bu alanda deneyimli bir ortopedi uzmanı tarafından genel anestezi altında gerçekleştirilir. İsteyen yetişkin hastalarda işlem epidural anestezi kullanılarak da yapılabilir, böylece eğer isterlerse hastalar ameliyatları sırasında uyanık olabilirler.İşleme uzatılması planlanan kemiğin enine ikiye kesilmesiyle başlanır. Bu kesme işlemine osteotomi denir. Kesme işleminden sonra bacak birkaç farklı harici ve/veya dahili sabitleme cihazlarından bir ve birkaç tanesi kullanılarak stabilize edilir. Tedavi iki aşamadan oluşur.İlk aşamada, kesilen kemik yerleştirilen cihazla çok yavaşça ayrılır. Osteotomi bölgesinde yeni kemik büyümesini teşvik eden bu ayırma işlemiyle kemik oluşumuna distraksiyon osteogenezi adı verilir. Yeni kemik dokusunun sürekli büyümesi için cihazdaki pimlerin günde dört kez, her bir ayarlamada ¼ milimetre olmak üzere toplamda 1 milimetre uzatılması sağlanır.Kemiğin uçları arasındaki boşluk açıldıkça, vücut istenen uzunlukta kemik oluşana kadar boşlukta yeni doku üretmeye devam eder. Var olabilecek travmadan kaynaklanan kemiğin yanlış hizalanması gibi herhangi bir deformasyonu düzeltmek için sabitleme cihazlarında ilave ayarlamalar yapılabilir. Bu aşamada, hastalar koltuk değneği yardımıyla yürümeyi öğrenirler.Tedavinin ikinci aşamasında kemik sertleşir ve iyileşir. Konsolidasyon aşaması olarak adlandırılan bu evrede hasta yavaş yavaş etkilenen uzuv üzerinde daha fazla ağırlık koyabilir ve koltuk değneği olmadan yürümeye başlar. Yeni kemik dokusunun tamamen iyileştiği düşünülüyorsa röntgen filmi çekilerek iyileşme doğruladıktan sonra fiksasyon cihazı çıkarılır.Hasta artık bacaklarını normal şekilde kullanabilir ve günlük hayata dönebilir. Bu aşama tamamlandığında, oluşan yeni kemik dokusu vücuttaki diğer tüm kemikler kadar güçlüdür.Operasyon sonrasında ortalama hastanede kalış süresi iki gündür. Prosedür büyük kesikler veya kemik greftleri içermez. Genel olarak, ameliyat öncesinde mevcut ağrı problemi olmayan hastalar, ameliyat veya iyileşme süreci ile ilişkili olarak önemli ağrı yakınması bildirmez. Genel olarak, uzuv uzatma ameliyatları yaklaşık %95 gibi yüksek başarı oranına sahiptir. Ameliyat izi genellikle minimaldir; çünkü çoğu işlemde sadece küçük kesiler yeterlidir.Boy Uzatma Ameliyatı İyileşme Süresi Ne Kadardır?Boy uzatma ameliyatı için iyileşme süresi hastadan hastaya değişiklik gösterir. Tedavinin 2. aşaması olan konsolidasyon süreci özellikle yetişkinlerde bazen oldukça uzun bir zaman dilimini kapsayabilir.Genel bir kural olarak, çocuklar, yetişkin hastalara göre iki kat daha hızlı iyileşirler. Örneğin istenen hedef yeni kemik büyümesinin 4 santimetre olması durumunda, bir çocuğun sabitleme cihazını üç ay kullanması yeterli olurken bir yetişkinin süreci tamamlaması 6 ayı bulacaktır.İyileşme süresince fizik tedavi uygulanması, hastanın eklemlerini esnek tutmada ve kas gücünü korumada önemli bir rol oynar. Hastalar iyileşme hızını artırmak için besleyici bir diyetle beslenmeli ve kalsiyum takviyeleri almalıdır.Boy Uzatma Ameliyatı Ne Kadar Sürer?Boy uzatma için uygulanan cerrahi işlem yaklaşık olarak 1, 5-2 saat kadar sürer. Hasta, herhangi bir komplikasyon gelişmezse genellikle 2 gün sonra hastaneden taburcu edilebilir.İyileşme sürecinin tamamlanıp sabitleme cihazlarının çıkarılmasına kadar geçen süre ise kullanılan tekniğe ve hastanın yaşına göre değişiklik gösterir. Örneğin kemik içi cihazlar ile 5 cm uzatma için gerekli süre yetişkinlerde yaklaşık olarak 4-6 ay kadardır.Boy Uzatma Ameliyatı Fiyatları 2024Genetik, hormonal ya da çevresel faktörlerden kaynaklanan boy kısalığını tedavi etmek amacıyla gerçekleştirilen boy uzatma ameliyatının fiyatları da ameliyatı kadar merak edilmektedir. Boy uzatma ameliyatı kişiye özel yapıldığından fiyatları da kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Dolayısıyla boy uzatma ameliyatı fiyatları hakkında sabit bir rakam vermek söz konusu değildir. Boy uzatma ameliyatı hakkında fiyat alabilmek için uzman hekimlere başvurarak süreçle ilgili detaylı bilgi alabilirsiniz.Boy Uzatma Hakkında Sıkça Sorulan SorularBoy uzatma egzersizleri, boyun uzunluğunu artırmak için kullanılabilecek yöntemlerden biridir. Boy uzatma egzersizlerinden bazıları şunlardır:Genetik faktörler boy uzamasını etkiler. Erişkin boy uzunluğunun yaklaşık %80'i genetik faktörler tarafından belirlenir. Bu faktörler, büyüme hormonu üretimini ve kemiklerin olgunlaşma hızını etkiler.Boy uzamasını destekleyen besinler, kemiklerin sağlıklı büyümesini ve gelişmesini sağlar. Bu besinler, kalsiyum, protein, D vitamini, fosfor, çinko ve magnezyum bakımından zengindir. Bunlar; süt ve süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, et, balık, tavuk, yumurta, baklagiller ve kuruyemişler.Ergenlik döneminde boy uzatma daha etkili olabilir. Fakat özellikle 21 yaş sonrası boy uzatma ameliyatının etkili olduğu bir yaş olarak kabul edilir. Ancak, ergenlik döneminin dışında da boy uzatma ameliyatı ile boy uzaması sağlanabilir. Boy uzatma ameliyatı, kemiklerin kırılarak ve ardından yavaş yavaş uzatılması işlemidir. | 5,438 |
4,425 | Beslenme ve Diyet | Hangi mevsimde hangi balık yenir? | Kırmızı et ve tavuk etine göre daha az düzeyde yağ ve doymuş yağ içeren balık omega 3’ün yanısıra kaliteli proteinler, vitaminler ve mineraller yönünden çok zengin bir besin. B grubu vitaminlerden tiamin(B1), niasin (B3), pridoksin (B6), B12 ve yağda eriyen vitaminlerden A ve D’nin iyi kaynakları olarak kabul edilen balığın 100 gramı, özellikle A vitamini gereksiniminin %10-15’ini karşılıyor. Balık aynı zamanda folik asit, fosfor, kalsiyum, iyot ve selenyum gibi mineraller içeriğiyle de çok zengin bir besin, iyi bir protein kaynağı.
Balık, vitamin, mineral bakımından oldukça zengin bir gıda olmakla birlikte beynin kullandığı omega yağ asitlerince de çok zengindir ve en önemlisi mevsiminde balık tüketmektir. Örnek vermek gerekirse, kış mevsiminin dışında tüketilen hamsi ve palamut, yaz aylarında tüketilen lüfer ve kefalden çokta bir şifa beklemek doğru değildir, bunun yerine kış bitimine doğru yiyebileceğimiz bir kalkan, ilkbahar mevsiminde yenecek levrek ve mezgit, yaz mevsimi sonuna doğru yiyebileceğimiz çipura bizim için çok daha sağlıklı ve doğru bir tercih olacaktır.
Ocak: Bu ayın en lezzetli balıkları uskumru, lüfer, palamut ve istavrittir. Çinekop, tekir, kefal, kırlangıç ocak ayında en bol dönemini yaşayan balıklardır.
Şubat: Kalkan mevsiminin başlangıcıdır. Tekir, gümüş, hamsi, izmarit, kalkan, mersin, torik, kefal, levrek şubat ayında lezzetlidir.
Mart: gümüş, izmarit, mezgit , kalkan, kaya balığı, mezgit, kefal, levrek, yayın balıkları mart ayının lezzetli ve bol bulunan balıklarındandır.
Nisan: Gümüş, izmarit, kalkan, mersin, barbun, levrek, kefal, kaya balığı lezzetlidir. Nisan ayında en fazla avlanan balıklar kalkan, levrek, mercandır.
Mayıs: Gümüş, izmarit, mercan, mersin, mezgit, levrek, kaya balığı en lezzetli balıklardır. Mayıs ayı deniz canlıları ve balıklar açısından çok zengin çeşitlilik gösteren bir aydır. Barbun, istakoz, levrek, tekir, dil balığı, pavurya, kılıç, kırlangıç, karides, iskorpit mayıs ayında lezzetle tüketilebilir.
Haziran: Mercan, akya, kaya balığı, mersin, orkinos, orfoz, sardalya, bu ayda tüketilebilen gereken balıklardandır.
Temmuz: Sardalya, çinekop, sarıağız, akya, orkinos, kaya balığı, trança, sinarit bu ayın en lezzetli balıklarıdır. İstavrit çok lezzetlidir.
Ağustos: Çinekop, sarıağız, sinarit, kaya balığı, orkinos, sarıkanat lezzetlidir. İstavrit yine en lezzetli balıktır.
Eylül: Kılıç ve sardalya balıkları hala lezzetlıdır. Lüfer, kolyoz, izmarit, barbun, çinekop, çipura, uskumru, kılıç, ve kırlangıç eylül ayında da çok bol avlanır.
Ekim: Balık sezonunun en canlı aylarından biridir. Barbunya, çipura, kılıç, levrek, lüfer, tekir, sardalya, palamut, orfoz, traça çok lezzetlidir. Palamutun en lezzetli zamanıdır.
Kasım: Lüfer, palamut, orfoz, sarıağız, tekir, torik, uskumru, kefal, sazan, yayın lezzetlidir. Kasım ve aralık lüferin en lezzetli zamanıdır. Kasım ayı torik akışının en yoğun olduğu zamandır.
Aralık : Uskumru , lüfer, palamut, torik lezzetlidir. Tekir bolca avlanır ve hamsinin de tam lezzetli olduğu zamandır.İçindekilerBalığın tazeliği çok önemli Pişirme yöntemine dikkat
Balığın tazeliği çok önemli
Balık avlandıktan kısa bir süre sonra tazeliğini kaybeder bu yüzden balık alınırken tazeliğine çok dikkat edilmelidir. Taze balığın göz bebekleri dışa doğru bombelidir, bayat balığın göz bebekleri ise çökmüş donuk ve mattır. Balığın tazeliğini koruyan soğuk hava depoları olsa da bu özelliklere dikkat etmek gerekir. Ayrıca taze balığın üzerine elinizi bastırıp çektiğinizde bir iz oluşmaz fakat bayat balığın üzerine elinizi bastırıp çektiğinizde iz kalır, balık eski şekline dönemez.
Pişirme yöntemine dikkat
İçeriğindeki sağlıklı yağların bozulmaması ve fazla yağ tüketiminden kaçınmak için balığı yağda kızartmak yerine haftada en az iki kez fırında, ızgara veya buğulama olarak tüketmeyi ihmal etmeyin. Çok üzücü ama yılda kişi başında sadece 8 kg balık tükettiğimizi biliyor muydunuz? Haftada en az 2 gün mevsiminde balık tüketmeye dikkat edelim.Kırmızı et ve tavuk etine göre daha az düzeyde yağ ve doymuş yağ içeren balık omega 3’ün yanısıra kaliteli proteinler, vitaminler ve mineraller yönünden çok zengin bir besin. B grubu vitaminlerden tiamin(B1), niasin (B3), pridoksin (B6), B12 ve yağda eriyen vitaminlerden A ve D’nin iyi kaynakları olarak kabul edilen balığın 100 gramı, özellikle A vitamini gereksiniminin %10-15’ini karşılıyor. Balık aynı zamanda folik asit, fosfor, kalsiyum, iyot ve selenyum gibi mineraller içeriğiyle de çok zengin bir besin, iyi bir protein kaynağı.
Balık, vitamin, mineral bakımından oldukça zengin bir gıda olmakla birlikte beynin kullandığı omega yağ asitlerince de çok zengindir ve en önemlisi mevsiminde balık tüketmektir. Örnek vermek gerekirse, kış mevsiminin dışında tüketilen hamsi ve palamut, yaz aylarında tüketilen lüfer ve kefalden çokta bir şifa beklemek doğru değildir, bunun yerine kış bitimine doğru yiyebileceğimiz bir kalkan, ilkbahar mevsiminde yenecek levrek ve mezgit, yaz mevsimi sonuna doğru yiyebileceğimiz çipura bizim için çok daha sağlıklı ve doğru bir tercih olacaktır.Ocak: Bu ayın en lezzetli balıkları uskumru, lüfer, palamut ve istavrittir. Çinekop, tekir, kefal, kırlangıç ocak ayında en bol dönemini yaşayan balıklardır.
Şubat: Kalkan mevsiminin başlangıcıdır. Tekir, gümüş, hamsi, izmarit, kalkan, mersin, torik, kefal, levrek şubat ayında lezzetlidir.
Mart: gümüş, izmarit, mezgit , kalkan, kaya balığı, mezgit, kefal, levrek, yayın balıkları mart ayının lezzetli ve bol bulunan balıklarındandır.
Nisan: Gümüş, izmarit, kalkan, mersin, barbun, levrek, kefal, kaya balığı lezzetlidir. Nisan ayında en fazla avlanan balıklar kalkan, levrek, mercandır.
Mayıs: Gümüş, izmarit, mercan, mersin, mezgit, levrek, kaya balığı en lezzetli balıklardır. Mayıs ayı deniz canlıları ve balıklar açısından çok zengin çeşitlilik gösteren bir aydır. Barbun, istakoz, levrek, tekir, dil balığı, pavurya, kılıç, kırlangıç, karides, iskorpit mayıs ayında lezzetle tüketilebilir.
Haziran: Mercan, akya, kaya balığı, mersin, orkinos, orfoz, sardalya, bu ayda tüketilebilen gereken balıklardandır.
Temmuz: Sardalya, çinekop, sarıağız, akya, orkinos, kaya balığı, trança, sinarit bu ayın en lezzetli balıklarıdır. İstavrit çok lezzetlidir.
Ağustos: Çinekop, sarıağız, sinarit, kaya balığı, orkinos, sarıkanat lezzetlidir. İstavrit yine en lezzetli balıktır.
Eylül: Kılıç ve sardalya balıkları hala lezzetlıdır. Lüfer, kolyoz, izmarit, barbun, çinekop, çipura, uskumru, kılıç, ve kırlangıç eylül ayında da çok bol avlanır.
Ekim: Balık sezonunun en canlı aylarından biridir. Barbunya, çipura, kılıç, levrek, lüfer, tekir, sardalya, palamut, orfoz, traça çok lezzetlidir. Palamutun en lezzetli zamanıdır.
Kasım: Lüfer, palamut, orfoz, sarıağız, tekir, torik, uskumru, kefal, sazan, yayın lezzetlidir. Kasım ve aralık lüferin en lezzetli zamanıdır. Kasım ayı torik akışının en yoğun olduğu zamandır.
Aralık : Uskumru , lüfer, palamut, torik lezzetlidir. Tekir bolca avlanır ve hamsinin de tam lezzetli olduğu zamandır.Balığın tazeliği çok önemliBalık avlandıktan kısa bir süre sonra tazeliğini kaybeder bu yüzden balık alınırken tazeliğine çok dikkat edilmelidir. Taze balığın göz bebekleri dışa doğru bombelidir, bayat balığın göz bebekleri ise çökmüş donuk ve mattır. Balığın tazeliğini koruyan soğuk hava depoları olsa da bu özelliklere dikkat etmek gerekir. Ayrıca taze balığın üzerine elinizi bastırıp çektiğinizde bir iz oluşmaz fakat bayat balığın üzerine elinizi bastırıp çektiğinizde iz kalır, balık eski şekline dönemez.Pişirme yöntemine dikkatİçeriğindeki sağlıklı yağların bozulmaması ve fazla yağ tüketiminden kaçınmak için balığı yağda kızartmak yerine haftada en az iki kez fırında, ızgara veya buğulama olarak tüketmeyi ihmal etmeyin. Çok üzücü ama yılda kişi başında sadece 8 kg balık tükettiğimizi biliyor muydunuz? Haftada en az 2 gün mevsiminde balık tüketmeye dikkat edelim. | 2,573 |
4,426 | Gastroenteroloji | 👩⚕️ Reflü Belirtileri Nelerdir? Reflüye Ne İyi Gelir? | Reflü hastalığı dünya genelinde giderek yaygınlaşan bir sağlık sorunudur. Beslenme alışkanlığının değişmesi, obezitenin artması gibi faktörler bu artışın başlıca sebepleri arasında sayılabilir. Reflü genellikle mideden ağza acı veya ekşi sıvı gelmesi ile kendisini gösterir. Bu nedenle halk arasında çoğunlukla mide ekşimesi veya mide yanması şeklinde tarif edilir. Ancak her hastalıkta olduğu gibi reflü belirtileri kişiden kişiye değişebilir. Reflü nedir? Reflü belirtileri nelerdir? Reflü hakkında merak edilenlerle ilgili detaylı bilgi için yazının devamını inceleyebilirsiniz.
İçindekilerReflü Nedir?Reflü Belirtileri Nelerdir?Boğaz Reflüsüne Ne İyi Gelir?Reflü Neden Olur?Reflü Tedavisi Nasıldır?Reflüye Ne İyi Gelir?Reflü Tamamen Nasıl Geçer?
Reflü Nedir?
Temel işlevi besinlerin emilimi olan sindirim sistemi ağızdan başlar ve anüste sonlanır. Ağızdan alınan besinler peristaltik hareket olarak adlandırılan bir hareketle yemek borusu kanalından aşağıya inerek mideye girer. Mideye giren besinler mide sıvısı ile karıştığında sindirim süreci başlar. Yemek borusunun alt kısmında bulunan tıp dilindeki adı ile özofagus sfinkteri adeta bir kapak görevi görerek midedeki sıvı, asit ve besinlerin mideden yemek borusuna geri kaçması önler. Ancak bazı durumlarda bu kapağa benzeyen yapıda çok sık aralıklarla açılıp kapanma görülebilir. Buna bağlı olarak mide içeriği özofagusa yani yemek borusuna doğru geri kaçar. Bu duruma reflü adı verilir. Reflünün uzun süre tedavi edilmemesi yemek borusunda, yutakta, akciğerlerde ciddi hasar oluşmasına neden olabilir. Sağlıksız beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları reflü hastalığının en önemli nedenlerindendir.
Bunların yanında alkol ve sigara gibi zararlı alışkanlıklar da reflü oluşumuna sebep olabilir. Aynı zamanda midenin boşalmasını engelleyen diğer sindirim sistemi sorunları da reflü oluşumunu tetikleyebilir. Bazı durumlarda ise mide fıtığı gibi anatomik sebepler reflü hastalığına sebep olabilir. Gebelik de reflüye neden olabilen faktörlerdendir. Gebelik sürecinde kadının karın içi basıncının artması neticesinde mideye olan baskının artması ile reflü ortaya çıkar.
Reflü Belirtileri Nelerdir?
Reflü belirtileri genellikle yemeklerden yarım saat sonra ve geceleri ortaya çıkar. Reflünün en yaygın görülen belirtileri ekşime, yanma, geğirme, gaz, kusma, yutma güçlüğü, mide bulantısı ve ağıza acı su gelmesidir. Ancak reflü belirtileri sadece bunlarla sınırlı değildir. Mide içeriğinin sıklıkla yemek borusuna çarpması zamanla bu bölgedeki sinirlerde de tahribata neden olabilir. Bu sinirlerin tahrip olması neticesinde göğüste, boğazda, kalpte veya kollarda çeşitli şikayetler ortaya çıkabilir.
Boğaz Reflüsüne Ne İyi Gelir?
Reflü boğaz reflüsü, göğüs reflüsü olarak da kendisini gösterebilir. Mide içeriğinin boğaza kadar geri kaçması sonucu ortaya çıkan boğaz reflüsü; boğaz ağrısı, boğazda yanma, yutkunma güçlüğü gibi boğaz şikayetleri ile kendisini gösterir. Boğaz reflüsü tanısı alan hastaların büyük çoğunluğunda genellikle sabahları ağızda acı tat olması, boğazda dolgunluk veya yanma hissi gibi şikayetler görülür. Bu belirtilerin yanında bazı hastalarda geçmeyen öksürük ve ses kısıklığı ya da ses tellerinde iltihaplanma da görülebilir. Boğaz reflüsüne ne iyi gelir pek çok kişinin yanıtını merak ettii bir sorusudur. Öncelikle vucüd kitle endeksine uygun bir kiloda kalmak boğaz reflüsü için önemldir. Özellikle morbid obez hastalarına bu durumlarda boğaz reflüsüne iyi gelmesi için kilo vermek tavsiye edilebilir. Yine mide asidini korumak için uygun olan yiyecekleri tüketmek de tavsiye edilir.
Reflü Neden Olur?
Reflü şikayetleri mide içeriğinin etkilediği bölgeye göre değişir. Bazı durumlarda hastalar reflü atağı sırasında kalp krizi geçirdiğini düşünebilir. Bunun en önemli nedeni mide içeriğinin geriye kaçması sonucunda göğüs bölgesinde baskı, yanma, sıkışma gibi hislerinin görülmesidir. Bunların yanında sırtın tam ortasına vuran ağrı ya da göğüs ağrısı da reflü belirtileri arasındadır. Ancak uzmanlar bu şikayetleri olan hastaların kalp krizi ihtimalini elemek için öncelikle kardiyoloji bölümüne başvurmalarını önerir. Bunlara ek olarak, geriye kaçan asit reflü belirtileri arasında diş çürükleri görülmesine de neden olabilir. Asitli mide içeriğinin sıklıkla ağza ulaşması dişlere zarar verebilir. Bazı hastalarda hiç mide şikayeti bulunmazken tek belirti diş çürükleri de olabilir. Ayrıca dişteki hasarları yoğunlaşmış ya da görünümünden memnun olmayan kişiler diş beyazlatma fiyatları konusunda detaylı bilgi için diş hekimlerine başvurabilir. Dilde ve ağız bölgesinde çıkan yaralar da reflü belirtileri arasında sayılabilir. Reflü neden olur sorusunun yanıtı merak edilmektedir. Dengesiz beslenme, aşırı kilo ya da morbiz obezlik, bazı ilaçlar, mide hastalıkları ilk akla gelen yanıtlardan olabilir.
Reflü Tedavisi Nasıldır?
Reflü hastalığı erken dönemde tedavi edilmediğinde ilerleyen dönemlerde mide kanseri gibi çok daha ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Reflü hastalığında tedaviye öncelikle ilaç tedavisi ile başlanır. Bu ilaç gruplarından ilki mide asidini yok eder böylece yukarıya asit içermeyen gıdalar çıkacağından şikayetler kaybolur. Diğer ilaç çeşidi ise şuruplardır. Bu şuruplar içildiğinde mide içeriğinin üzerinde kalır, böylece yukarıya öncelikle o sıvı kaçar. Ancak bu tedavilerin hiçbiri mide kapakçık gevşekliği veya mide fıtığı gibi reflünün anatomik nedenlerini tedavi etmek için yeterli değildir. Bu hasta gruplarında en önemli tedavi yöntemi reflü ameliyatıdır. Günümüzde bilim ve teknoloji dünyasında yaşanan gelişmeler ile birlikte reflü ameliyatları değişik tekniklerle yapılabilmektedir. Yaygın olarak kullanılan yöntemlerden bir tanesi yemek borusunun alt ucuna radyofrekans uygulanmasıdır. Uygulanan radyofrekans akımı sayesinde yemek borusunun altındaki gevşeyen kaslar giderek çoğalmaya başlayarak işlevini geri kazanır.
Bir diğer ameliyat yöntemi ise endoskop yardımıyla mideye girilerek açıklık olan alana dikiş atmaktır. Tıp ve teknoloji alanında yaşanan gelişmeler ile birlikte günümüzde reflü ameliyatları laparoskopik yöntemlerle gerçekleştirilebilir. Bu nedenle hastalar operasyondan kısa süre sonra normal hayatlarına geri dönebilirler. Reflü sadece yetişkinlerde bulunan bir hastalık değildir. Özellikle 0-18 ay arası bebeklerin anatomik yapısına bakıldığında mide ve yemek borusunu birleştiren noktanın daha gevşek olduğu görülür. Bu durum bebeklerde reflü görülmesine neden olur. Bebeklerde reflüye bağlı şikayetlerin azaltılması için reflü yatağı tercih edilebilir.
Reflüye Ne İyi Gelir?
Reflünün nedenleri arasında beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları ile anatomik bozukluklar ilk sırada sayılabilir. Çoğu zaman reflü hastaları yaşam tarzı değişiklikleri ile hastalığa bağlı semptomlardan büyük ölçüde kurtulabilirler. Reflü hastalarının uzak durması gereken bazı besin grupları vardır. Genellkle hastalar çiğ sebze ve meyvelerin mide sağlığı için iyi olduğunu düşünür. Ancak bu inanış doğru değildir. Reflü hastalarının çiğ sebze ve meyve yerine haşlanmış sebzeleri tüketmesi önerilir. Yağ, reflünün en önemli düşmanlarından bir tanesidir. Bu nedenle reflü hastalarının yağ oranı düşük besinlerle beslenmesi hastalığın şikayetlerini hafifletir. Bunların yanında obezite veya fazla kilo reflüye neden olabilen önemli sağlık sorunlarıdır. Reflü hastaları kilo kaybettiklerinde şikayetleri büyük oranda azalır.
Reflü Tamamen Nasıl Geçer?
Yemek sırasında mide hacmini tam doldurmamak için sık aralıklarla az yemek yemek de önemlidir. Reflü belirtileri genellikle geceleri kendisini gösterir. Bunun nedenlerinden biri yatmadan kısa süre önce yemek yenilmesidir. Bu nedenle yatmadan en az 4-5 saat önce yemek yenilmesi hastaların şikayetlerini hafifletebilir. Gece uykudayken şikayetlerin artmasının bir diğer nedeni de yer çekimine bağlı olarak midenin pozisyonunun değişmesidir. Piyasada reflü hastalarının kullanabileceği pek çok reflü yastığı seçeneği mevcuttur. Bu yastıklar mide içeriğinin ağza kadar ulaşmasını engellemeye yardımcı olur. Peki reflüye ne iyi gelir? Reflü oluşumuna neden olan anatomik faktörlerin kendiliğinden düzelmesi mümkün olmasa da bazı değişikliklerle reflüye bağlı şikayetleri azaltmak mümkündür. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
Kilo vererek ideal kiloya ulaşmak,
Çiğ sebze ve meyveden uzak durmak,
Limonata, portakal suyu, kola, gazoz gibi asit içeriği yüksek içecekleri tüketmemek,
Kakao ve kakao ürünleri reflü ataklarını tetikleyebileceğinden çikolata gibi kakaolu ürünlerden kaçınmak,
Çay ve kahve gibi kafeinli içeceklerin tüketimini sınırlandırmak,
Salça ve soslardan uzak durmak,
Yemeklerden hemen sonra yatmamak,
Sigara ve alkol gibi sağlığa zararlı alışkanlıkları terk etmek,
Midenin en tehlikeli düşmanlarından bir tanesi de strestir. Bu nedenle stresten uzak durmak da reflüye bağlı semptomların azalmasına katkıda bulunur.
Reflü kişilerin yaşamını ciddi ölçüde etkileyen kronik bir hastalıktır. Tedavi edilmediği takdirde kanser dahil olmak üzere pek çok sağlık sorununun ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle siz de sağlığınız için size en yakın sağlık kuruluşunda kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin. Sağlıklı günler dileriz.Reflü hastalığı dünya genelinde giderek yaygınlaşan bir sağlık sorunudur. Beslenme alışkanlığının değişmesi, obezitenin artması gibi faktörler bu artışın başlıca sebepleri arasında sayılabilir. Reflü genellikle mideden ağza acı veya ekşi sıvı gelmesi ile kendisini gösterir. Bu nedenle halk arasında çoğunlukla mide ekşimesi veya mide yanması şeklinde tarif edilir. Ancak her hastalıkta olduğu gibi reflü belirtileri kişiden kişiye değişebilir. Reflü nedir? Reflü belirtileri nelerdir? Reflü hakkında merak edilenlerle ilgili detaylı bilgi için yazının devamını inceleyebilirsiniz.Reflü Nedir?Temel işlevi besinlerin emilimi olan sindirim sistemi ağızdan başlar ve anüste sonlanır. Ağızdan alınan besinler peristaltik hareket olarak adlandırılan bir hareketle yemek borusu kanalından aşağıya inerek mideye girer. Mideye giren besinler mide sıvısı ile karıştığında sindirim süreci başlar. Yemek borusunun alt kısmında bulunan tıp dilindeki adı ile özofagus sfinkteri adeta bir kapak görevi görerek midedeki sıvı, asit ve besinlerin mideden yemek borusuna geri kaçması önler. Ancak bazı durumlarda bu kapağa benzeyen yapıda çok sık aralıklarla açılıp kapanma görülebilir. Buna bağlı olarak mide içeriği özofagusa yani yemek borusuna doğru geri kaçar. Bu duruma reflü adı verilir. Reflünün uzun süre tedavi edilmemesi yemek borusunda, yutakta, akciğerlerde ciddi hasar oluşmasına neden olabilir. Sağlıksız beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları reflü hastalığının en önemli nedenlerindendir.Bunların yanında alkol ve sigara gibi zararlı alışkanlıklar da reflü oluşumuna sebep olabilir. Aynı zamanda midenin boşalmasını engelleyen diğer sindirim sistemi sorunları da reflü oluşumunu tetikleyebilir. Bazı durumlarda ise mide fıtığı gibi anatomik sebepler reflü hastalığına sebep olabilir. Gebelik de reflüye neden olabilen faktörlerdendir. Gebelik sürecinde kadının karın içi basıncının artması neticesinde mideye olan baskının artması ile reflü ortaya çıkar.Reflü Belirtileri Nelerdir?Reflü belirtileri genellikle yemeklerden yarım saat sonra ve geceleri ortaya çıkar. Reflünün en yaygın görülen belirtileri ekşime, yanma, geğirme, gaz, kusma, yutma güçlüğü, mide bulantısı ve ağıza acı su gelmesidir. Ancak reflü belirtileri sadece bunlarla sınırlı değildir. Mide içeriğinin sıklıkla yemek borusuna çarpması zamanla bu bölgedeki sinirlerde de tahribata neden olabilir. Bu sinirlerin tahrip olması neticesinde göğüste, boğazda, kalpte veya kollarda çeşitli şikayetler ortaya çıkabilir.Boğaz Reflüsüne Ne İyi Gelir?Reflü boğaz reflüsü, göğüs reflüsü olarak da kendisini gösterebilir. Mide içeriğinin boğaza kadar geri kaçması sonucu ortaya çıkan boğaz reflüsü; boğaz ağrısı, boğazda yanma, yutkunma güçlüğü gibi boğaz şikayetleri ile kendisini gösterir. Boğaz reflüsü tanısı alan hastaların büyük çoğunluğunda genellikle sabahları ağızda acı tat olması, boğazda dolgunluk veya yanma hissi gibi şikayetler görülür. Bu belirtilerin yanında bazı hastalarda geçmeyen öksürük ve ses kısıklığı ya da ses tellerinde iltihaplanma da görülebilir. Boğaz reflüsüne ne iyi gelir pek çok kişinin yanıtını merak ettii bir sorusudur. Öncelikle vucüd kitle endeksine uygun bir kiloda kalmak boğaz reflüsü için önemldir. Özellikle morbid obez hastalarına bu durumlarda boğaz reflüsüne iyi gelmesi için kilo vermek tavsiye edilebilir. Yine mide asidini korumak için uygun olan yiyecekleri tüketmek de tavsiye edilir.Reflü Neden Olur?Reflü şikayetleri mide içeriğinin etkilediği bölgeye göre değişir. Bazı durumlarda hastalar reflü atağı sırasında kalp krizi geçirdiğini düşünebilir. Bunun en önemli nedeni mide içeriğinin geriye kaçması sonucunda göğüs bölgesinde baskı, yanma, sıkışma gibi hislerinin görülmesidir. Bunların yanında sırtın tam ortasına vuran ağrı ya da göğüs ağrısı da reflü belirtileri arasındadır. Ancak uzmanlar bu şikayetleri olan hastaların kalp krizi ihtimalini elemek için öncelikle kardiyoloji bölümüne başvurmalarını önerir. Bunlara ek olarak, geriye kaçan asit reflü belirtileri arasında diş çürükleri görülmesine de neden olabilir. Asitli mide içeriğinin sıklıkla ağza ulaşması dişlere zarar verebilir. Bazı hastalarda hiç mide şikayeti bulunmazken tek belirti diş çürükleri de olabilir. Ayrıca dişteki hasarları yoğunlaşmış ya da görünümünden memnun olmayan kişiler diş beyazlatma fiyatları konusunda detaylı bilgi için diş hekimlerine başvurabilir. Dilde ve ağız bölgesinde çıkan yaralar da reflü belirtileri arasında sayılabilir. Reflü neden olur sorusunun yanıtı merak edilmektedir. Dengesiz beslenme, aşırı kilo ya da morbiz obezlik, bazı ilaçlar, mide hastalıkları ilk akla gelen yanıtlardan olabilir.Reflü Tedavisi Nasıldır?Reflü hastalığı erken dönemde tedavi edilmediğinde ilerleyen dönemlerde mide kanseri gibi çok daha ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Reflü hastalığında tedaviye öncelikle ilaç tedavisi ile başlanır. Bu ilaç gruplarından ilki mide asidini yok eder böylece yukarıya asit içermeyen gıdalar çıkacağından şikayetler kaybolur. Diğer ilaç çeşidi ise şuruplardır. Bu şuruplar içildiğinde mide içeriğinin üzerinde kalır, böylece yukarıya öncelikle o sıvı kaçar. Ancak bu tedavilerin hiçbiri mide kapakçık gevşekliği veya mide fıtığı gibi reflünün anatomik nedenlerini tedavi etmek için yeterli değildir. Bu hasta gruplarında en önemli tedavi yöntemi reflü ameliyatıdır. Günümüzde bilim ve teknoloji dünyasında yaşanan gelişmeler ile birlikte reflü ameliyatları değişik tekniklerle yapılabilmektedir. Yaygın olarak kullanılan yöntemlerden bir tanesi yemek borusunun alt ucuna radyofrekans uygulanmasıdır. Uygulanan radyofrekans akımı sayesinde yemek borusunun altındaki gevşeyen kaslar giderek çoğalmaya başlayarak işlevini geri kazanır.Bir diğer ameliyat yöntemi ise endoskop yardımıyla mideye girilerek açıklık olan alana dikiş atmaktır. Tıp ve teknoloji alanında yaşanan gelişmeler ile birlikte günümüzde reflü ameliyatları laparoskopik yöntemlerle gerçekleştirilebilir. Bu nedenle hastalar operasyondan kısa süre sonra normal hayatlarına geri dönebilirler. Reflü sadece yetişkinlerde bulunan bir hastalık değildir. Özellikle 0-18 ay arası bebeklerin anatomik yapısına bakıldığında mide ve yemek borusunu birleştiren noktanın daha gevşek olduğu görülür. Bu durum bebeklerde reflü görülmesine neden olur. Bebeklerde reflüye bağlı şikayetlerin azaltılması için reflü yatağı tercih edilebilir.Reflüye Ne İyi Gelir?Reflünün nedenleri arasında beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları ile anatomik bozukluklar ilk sırada sayılabilir. Çoğu zaman reflü hastaları yaşam tarzı değişiklikleri ile hastalığa bağlı semptomlardan büyük ölçüde kurtulabilirler. Reflü hastalarının uzak durması gereken bazı besin grupları vardır. Genellkle hastalar çiğ sebze ve meyvelerin mide sağlığı için iyi olduğunu düşünür. Ancak bu inanış doğru değildir. Reflü hastalarının çiğ sebze ve meyve yerine haşlanmış sebzeleri tüketmesi önerilir. Yağ, reflünün en önemli düşmanlarından bir tanesidir. Bu nedenle reflü hastalarının yağ oranı düşük besinlerle beslenmesi hastalığın şikayetlerini hafifletir. Bunların yanında obezite veya fazla kilo reflüye neden olabilen önemli sağlık sorunlarıdır. Reflü hastaları kilo kaybettiklerinde şikayetleri büyük oranda azalır.Reflü Tamamen Nasıl Geçer?Yemek sırasında mide hacmini tam doldurmamak için sık aralıklarla az yemek yemek de önemlidir. Reflü belirtileri genellikle geceleri kendisini gösterir. Bunun nedenlerinden biri yatmadan kısa süre önce yemek yenilmesidir. Bu nedenle yatmadan en az 4-5 saat önce yemek yenilmesi hastaların şikayetlerini hafifletebilir. Gece uykudayken şikayetlerin artmasının bir diğer nedeni de yer çekimine bağlı olarak midenin pozisyonunun değişmesidir. Piyasada reflü hastalarının kullanabileceği pek çok reflü yastığı seçeneği mevcuttur. Bu yastıklar mide içeriğinin ağza kadar ulaşmasını engellemeye yardımcı olur. Peki reflüye ne iyi gelir? Reflü oluşumuna neden olan anatomik faktörlerin kendiliğinden düzelmesi mümkün olmasa da bazı değişikliklerle reflüye bağlı şikayetleri azaltmak mümkündür. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:Reflü kişilerin yaşamını ciddi ölçüde etkileyen kronik bir hastalıktır. Tedavi edilmediği takdirde kanser dahil olmak üzere pek çok sağlık sorununun ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle siz de sağlığınız için size en yakın sağlık kuruluşunda kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin. Sağlıklı günler dileriz. | 4,938 |
4,427 | Nöroloji | Beyin Kanaması Nedir? Beyin Kanaması Belirtileri ve Tedavisi | Görme, işitme, öğrenme ve düşünme başta olmak üzere vücudun tüm fonksiyonlarından sorumlu olan ve hayati önem taşıyan beyin, darbe ve çarpmalara karşı kafatası tarafından korunur. Ancak iç basınç ve ciddi travma gibi durumlarda beyin kanaması gerçekleşebilir. Her yaş grubunda görülebilen bu rahatsızlık özellikle 50-60 yaş aralığındaki bireylerde daha yaygındır. Kadınlarda erkeklere oranla 3 kat daha fazla rastlanan beyin kanaması, her yıl binlerce insanın ölümüne ya da ciddi derecede sakatlanmasına neden olur.İçindekilerBeyin kanaması nedir?Beyin kanaması belirtileriBeyin kanaması nedenleriBeyin kanaması tedavi yöntemleri
Beyin kanaması nedir?
Beyin atardamar duvarının zayıflaması sonucu damarlarda balonsu yapı oluşur. Genellikle damarların çatallanma bölgesinde oluşan bu yapı normal sağlıklı damara göre çok daha dayanıksızdır. Bazı koşullar balonsu yapının yırtılmasına ve beyin kanamasına yol açar. Beyin kanaması oluş şekline göre spontan ve travmatik olarak ikiye ayrılır. Kaza ve yaralanma gibi travma sonucu oluşan beyin kanamaları travmatik; kendiliğinden oluşan beyin kanamaları spontan olarak adlandırılır. Kanamanın oluştuğu bölgeye göre ise beyin kanamaları beşe ayrılır. Kanama eğer beyin içindeki su havuzcuklarında ise intraventriküler; beyin dokusu içindeyse intraserebnal; beyin zarı ile iç beyin zarı arasındaysa subaraknoid; dış beyin zarı ile orta beyin zarı arasındaysa subdural ve dış beyin zarı ile kemik arasında ise epidural kanamadır. Kaza ya da şiddet nedeniyle oluşan travmatik beyin kanamalarında beynin tüm bölgesi etkilenir. Spontan beyin kanamaları ise genel olarak beyin ile beyin zarı arasında ya da beyin içinde meydana gelir. Bazı kanser türleri de beyin kanamasına yol açmaktadır. Bir onkoloji hastanesi takibinde olan hasta için bu risk minumum düzeyde olabilir.
Beyin kanaması belirtileri
Genellikle tek taraflı yüz felci
Bacaklarda karıncalanma ve uyuşukluk hissi
Kolları kaldırmada ve havada tutmada zorlanma
Görme problemleri, gözlerin kontrol dışı hareket etmesi ve göz kapağının düşmesi
Yutkunma zorluğu
Mide bulantısı, kusma ve tat almada bozukluk
Vücudun tek tarafında zayıflık, uyuşma ve karıncalanma hissi
Beyine giden kan akışındaki azalmadan dolayı ani baş dönmeleri
Denge ve koordinasyon eksikliği
Şiddetli baş ağrısı, bilinç kaybı, uyuşukluk, güçsüzlük, konuşulanları anlamama, uyku hali, çevredeki olaylara ve seslere karşı kayıtsız kalma ve konuşmada bozukluk gibi durumlar ise tansiyona bağlı beyin kanaması belirtileri arasında yer alır.
Beyin kanaması nedenleri
Böbrek yetmezliği, diyabet gibi kronik hastalıklar ve bazı kan hastalıkları
Sigara ve alkol kullanımı
Bazı karaciğer hastalıkları ve doğumsal damar hastalıkları
Pıhtılaşma bozuklukları ve pıhtılaşmayı engelleyen ilaçların kullanımı
Yüksek Tansiyon
Beyin içindeki küçük arter damarlarda ya da ana damarlarda meydana gelen tıkanıklıklar, beyin damarlarındaki balonsu yapılar (anevrizma)
Beyin tümörleri
Kazalar ve şiddet sonucu başa gelen darbeler, travma sonrası kafatası hasarları, beyin dokusu hasarları
Genetik yatkınlık
Beyin kanaması tedavi yöntemleri
Beyin kanaması acil bir durumdur ve özellikle travma sonucu ve kendiliğinden oluşan beyin kanaması durumlarında mutlaka ambulans çağrılmalıdır. Beyin içinde gelişen herhangi bir kanama ilk anda belirti vermeyebilir. Ancak kişinin ilk 24 saat müşahede altında tutulması gerekir. Kazadan sonraki saatlerde kanama ilerleyerek beyine baskı yapar. Bu durum kişinin komaya girmesine, hatta ölümüne neden olabilir. Beyin kanaması tedavisinde öncelikli amaç, kanamanın sebebini ortadan kaldırarak hastanın hayatını kurtarmak ve istenmeyen komplikasyonların oluşmasını önlemektir. Beyin kanaması geçiren hasta, yoğun bakım ünitesinde takibe alınır ve genellikle ameliyat ile tedavi edilir. Ameliyat sonrası hastanın uyanma süresi geçirilen cerrahi işlemin zorluğuna bağlı olarak değişiklik gösterir. Narkozun etkisi geçtikten sonra hastanın ilk 24 saat içinde uyuması önlenmelidir. Bu nedenle sağlık görevlileri tarafından hasta, sık aralıklarla uyandırılır ve bilincinin yerinde olup olmadığı kontrol edilir.Görme, işitme, öğrenme ve düşünme başta olmak üzere vücudun tüm fonksiyonlarından sorumlu olan ve hayati önem taşıyan beyin, darbe ve çarpmalara karşı kafatası tarafından korunur. Ancak iç basınç ve ciddi travma gibi durumlarda beyin kanaması gerçekleşebilir. Her yaş grubunda görülebilen bu rahatsızlık özellikle 50-60 yaş aralığındaki bireylerde daha yaygındır. Kadınlarda erkeklere oranla 3 kat daha fazla rastlanan beyin kanaması, her yıl binlerce insanın ölümüne ya da ciddi derecede sakatlanmasına neden olur.Beyin kanaması nedir?Beyin atardamar duvarının zayıflaması sonucu damarlarda balonsu yapı oluşur. Genellikle damarların çatallanma bölgesinde oluşan bu yapı normal sağlıklı damara göre çok daha dayanıksızdır. Bazı koşullar balonsu yapının yırtılmasına ve beyin kanamasına yol açar. Beyin kanaması oluş şekline göre spontan ve travmatik olarak ikiye ayrılır. Kaza ve yaralanma gibi travma sonucu oluşan beyin kanamaları travmatik; kendiliğinden oluşan beyin kanamaları spontan olarak adlandırılır. Kanamanın oluştuğu bölgeye göre ise beyin kanamaları beşe ayrılır. Kanama eğer beyin içindeki su havuzcuklarında ise intraventriküler; beyin dokusu içindeyse intraserebnal; beyin zarı ile iç beyin zarı arasındaysa subaraknoid; dış beyin zarı ile orta beyin zarı arasındaysa subdural ve dış beyin zarı ile kemik arasında ise epidural kanamadır. Kaza ya da şiddet nedeniyle oluşan travmatik beyin kanamalarında beynin tüm bölgesi etkilenir. Spontan beyin kanamaları ise genel olarak beyin ile beyin zarı arasında ya da beyin içinde meydana gelir. Bazı kanser türleri de beyin kanamasına yol açmaktadır. Bir onkoloji hastanesi takibinde olan hasta için bu risk minumum düzeyde olabilir.Beyin kanaması belirtileriBeyin kanaması nedenleriBeyin kanaması tedavi yöntemleriBeyin kanaması acil bir durumdur ve özellikle travma sonucu ve kendiliğinden oluşan beyin kanaması durumlarında mutlaka ambulans çağrılmalıdır. Beyin içinde gelişen herhangi bir kanama ilk anda belirti vermeyebilir. Ancak kişinin ilk 24 saat müşahede altında tutulması gerekir. Kazadan sonraki saatlerde kanama ilerleyerek beyine baskı yapar. Bu durum kişinin komaya girmesine, hatta ölümüne neden olabilir. Beyin kanaması tedavisinde öncelikli amaç, kanamanın sebebini ortadan kaldırarak hastanın hayatını kurtarmak ve istenmeyen komplikasyonların oluşmasını önlemektir. Beyin kanaması geçiren hasta, yoğun bakım ünitesinde takibe alınır ve genellikle ameliyat ile tedavi edilir. Ameliyat sonrası hastanın uyanma süresi geçirilen cerrahi işlemin zorluğuna bağlı olarak değişiklik gösterir. Narkozun etkisi geçtikten sonra hastanın ilk 24 saat içinde uyuması önlenmelidir. Bu nedenle sağlık görevlileri tarafından hasta, sık aralıklarla uyandırılır ve bilincinin yerinde olup olmadığı kontrol edilir. | 1,931 |
4,428 | Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi | Plastik (Estetik) Rekonstrüktif Cerrahi Nedir? | Estetik (Plastik) Cerrahi kişinin dış görünüşündeki problemleri gidererek daha mutlu, daha kendine güvenli, çevresiyle ve kendisiyle daha barışık olmasına yardımcı olur. Elbette mutluluk ve kendine güven sadece estetik güzellikle olmaz, ancak çok önemli faktörlerden biridir.İçindekilerRinoplasti - Burun Estetiği AmeliyatıMemede Estetik OperasyonlarLiposuction (Liposakşın) - Yağ alma ameliyatıKarın germe AmeliyatıBlefaroplasti - Göz Kapağı EstetiğiKaş Kaldırma AmeliyatıYüz Germe OperasyonlarıYüze ve Dudağa Yağ EnjeksiyonuKulak Estetiği OperasyonlarıÇene - Elmacık Kemiği AmeliyatlarıBacak EstetiğiGenital Bölge Estetik Cerrahisi
Rinoplasti - Burun Estetiği Ameliyatı
En çok yapılan estetik cerrahi operasyonlarından biridir rinoplasti. Bu operasyonla burun küçültülebilir veya büyütülebilir. Burun kemeri alınabilir, burun ucu kaldırılabilir veya inceltilebilir, burun tabanı daraltılabilir, burun delikleri küçültülebilir. Nefes alma problemleri giderilebilir.
Memede Estetik Operasyonlar
Meme bir kadına kadınlığını hissettiren en önemli organlardan biridir. Estetik cerrahide yapılan meme operasyonları ile meme küçükse büyütülebilir, büyükse küçültülebilir, sarkıksa dikleştirilebilir, iki meme arasında asimetri varsa düzeltilebilir. Erkeklerdeki meme büyümesi (jinekomasti) daha çok yağ doku artışı şeklindeyse liposakşın ile meme dokusunda artış varsa kesilip çıkarılarak küçültülebilir.
Liposuction (Liposakşın) - Yağ alma ameliyatı
Vücuttaki istenmeyen yağ birikimlerinin kanüller ve bir aspiratör yardımıyla dışarı alınması işlemidir liposuction. Bir zayıflama yöntemi olmayıp vücut şekillendirme operasyonudur. Eğer üzerindeki derinin yapısı uygunsa hemen her bölgeye uygulanabilir.
Karın germe Ameliyatı
Özellikle doğum veya aşırı kilo kaybı sonrası karın bölgesinde oluşan gevşeme ve sarkmanın düzeltilmesidir. Birlikte yağ fazlalığı da varsa liposakşın ile birlikte yapılabilir. Gevşeyen kaslar sıkılaştırılır. Karın germe operasyonlarında sarkmış deri ve yağ fazlalıkları çıkarılır. Karın bölgesi daha sıkı, gergin ve düz bir görünüm kazanır.
Blefaroplasti - Göz Kapağı Estetiği
Yaşlanma, yerçekimi ve genetik faktörlerin etkisiyle alt ve üst göz kapaklarında kişiyi daha yaşlı, yorgun ve uykulu gösteren birtakım değişiklikler ortaya çıkar. Bu değişiklikleri ortadan kaldırma yöntemlerinden bir taneside blefaroplasti olmaktadır. Torbalanmış yağ dokularının alınması, sarkmış deri ve kas dokusunun çıkarılması kişiye daha dinç ve genç bakışlar kazandırır. Kaş kaldırma ameliyatı ile birlikte yapılırsa sonuç daha belirgin ve kalıcı olur. Yine badem göz estetiği son yıllarda en çok tercih edilen estetik göz operasyonlarından biridir.
Kaş Kaldırma Ameliyatı
Kaşların dış-uç 1/3 kısmının kaldırılması kişiye daha çekici ve dinamik bir görüntü kazandırır. Kaş kaldırma operasyonları saç içinden yapıldığı için yüzde herhangi bir iz bırakmaz.
Yüz Germe Operasyonları
Yüz germe operasyonlarında, kulak önünden saç içine doğru uzanan bir kesiyle fazla deri çıkarılarak sarkmış ve kırışmış yüz ve boyun üst kısmı gerilir. Gereken durumlarda alın germe, göz kapağı ameliyatları, kaş kaldırma, yüze ve dudağa yağ enjeksiyonu gibi ameliyatlarla birlikte yapılarak yüz gençleştirmenin daha mükemmel olması sağlanır.
Yüze ve Dudağa Yağ Enjeksiyonu
Yaşlanma ve yer çekiminin etkisiyle yüzdeki cilt altı yağ dokusu azalır ve aşağı doğru yer değiştirir. Bu yağın vücudun başka bir yerinden alınarak yüze enjekte edilmesi cilt altı dokunun desteklenmesini ve güçlendirilmesini sağlar. Tek başına veya başka ameliyatlarla birlikte yapılabilir. Verilen yağ dokusunun %30-40 kadarı ömür boyu kalır.
Kulak Estetiği Operasyonları
En sık rastlanan doğumsal kulak deformitelerinin başında kepçe kulak gelir. ıdeal olan çocuk okula başlamadan hemen önce yapılmasıdır. Erişkin dönemde de yapılabilir. Ameliyat kesisi kulağın arkasıda olduğundan herhangi bir iz görülmez. Kepçe kulak ameliyatları kulak operasyonları arasında en sık tercih edilenlerden biridir.
Çene - Elmacık Kemiği Ameliyatları
Yüz kemiklerindeki yetersiz gelişimi bazı sentetik protezler ile tamamlamak yüz hatlarını belirginleştirip daha dengeli ve estetik bir yüz görünümü kazandırır. Jawline çene dolgusu son yıllarda her yaştan insan için en çok tercih edilen estetik operasyonlardan biri haline gelmiştir.
Bacak Estetiği
Bacak estetiği, vücut güzelliğinin önemli bir parçası olan bacaklardaki fazla yağ dokusu liposakşınla alınabilir, kasıklardaki sarkmalar fazla derinin çıkarılmasıyla giderilebilir ve diz altı bölgedeki eğrilikler iç kısımlara protezler yerleştirilerek düzeltilebilir.
Genital Bölge Estetik Cerrahisi
Mutlu bir cinsel yaşamın sağlanmasında genital bölge estetiği önemli faktörlerden biridir. Sarkmış küçük dudakların küçültülmesi, gevşeyen ve sarkan büyük dudakların yağ enjeksiyonuyla doldurularak desteklenmesi ve vajinanın daraltılması mümkündür.Estetik (Plastik) Cerrahi kişinin dış görünüşündeki problemleri gidererek daha mutlu, daha kendine güvenli, çevresiyle ve kendisiyle daha barışık olmasına yardımcı olur. Elbette mutluluk ve kendine güven sadece estetik güzellikle olmaz, ancak çok önemli faktörlerden biridir.Rinoplasti - Burun Estetiği AmeliyatıEn çok yapılan estetik cerrahi operasyonlarından biridir rinoplasti. Bu operasyonla burun küçültülebilir veya büyütülebilir. Burun kemeri alınabilir, burun ucu kaldırılabilir veya inceltilebilir, burun tabanı daraltılabilir, burun delikleri küçültülebilir. Nefes alma problemleri giderilebilir.Memede Estetik OperasyonlarMeme bir kadına kadınlığını hissettiren en önemli organlardan biridir. Estetik cerrahide yapılan meme operasyonları ile meme küçükse büyütülebilir, büyükse küçültülebilir, sarkıksa dikleştirilebilir, iki meme arasında asimetri varsa düzeltilebilir. Erkeklerdeki meme büyümesi (jinekomasti) daha çok yağ doku artışı şeklindeyse liposakşın ile meme dokusunda artış varsa kesilip çıkarılarak küçültülebilir.Liposuction (Liposakşın) - Yağ alma ameliyatıVücuttaki istenmeyen yağ birikimlerinin kanüller ve bir aspiratör yardımıyla dışarı alınması işlemidir liposuction. Bir zayıflama yöntemi olmayıp vücut şekillendirme operasyonudur. Eğer üzerindeki derinin yapısı uygunsa hemen her bölgeye uygulanabilir.Karın germe AmeliyatıÖzellikle doğum veya aşırı kilo kaybı sonrası karın bölgesinde oluşan gevşeme ve sarkmanın düzeltilmesidir. Birlikte yağ fazlalığı da varsa liposakşın ile birlikte yapılabilir. Gevşeyen kaslar sıkılaştırılır. Karın germe operasyonlarında sarkmış deri ve yağ fazlalıkları çıkarılır. Karın bölgesi daha sıkı, gergin ve düz bir görünüm kazanır.Blefaroplasti - Göz Kapağı EstetiğiYaşlanma, yerçekimi ve genetik faktörlerin etkisiyle alt ve üst göz kapaklarında kişiyi daha yaşlı, yorgun ve uykulu gösteren birtakım değişiklikler ortaya çıkar. Bu değişiklikleri ortadan kaldırma yöntemlerinden bir taneside blefaroplasti olmaktadır. Torbalanmış yağ dokularının alınması, sarkmış deri ve kas dokusunun çıkarılması kişiye daha dinç ve genç bakışlar kazandırır. Kaş kaldırma ameliyatı ile birlikte yapılırsa sonuç daha belirgin ve kalıcı olur. Yine badem göz estetiği son yıllarda en çok tercih edilen estetik göz operasyonlarından biridir.Kaş Kaldırma AmeliyatıKaşların dış-uç 1/3 kısmının kaldırılması kişiye daha çekici ve dinamik bir görüntü kazandırır. Kaş kaldırma operasyonları saç içinden yapıldığı için yüzde herhangi bir iz bırakmaz.Yüz Germe OperasyonlarıYüz germe operasyonlarında, kulak önünden saç içine doğru uzanan bir kesiyle fazla deri çıkarılarak sarkmış ve kırışmış yüz ve boyun üst kısmı gerilir. Gereken durumlarda alın germe, göz kapağı ameliyatları, kaş kaldırma, yüze ve dudağa yağ enjeksiyonu gibi ameliyatlarla birlikte yapılarak yüz gençleştirmenin daha mükemmel olması sağlanır.Yüze ve Dudağa Yağ EnjeksiyonuYaşlanma ve yer çekiminin etkisiyle yüzdeki cilt altı yağ dokusu azalır ve aşağı doğru yer değiştirir. Bu yağın vücudun başka bir yerinden alınarak yüze enjekte edilmesi cilt altı dokunun desteklenmesini ve güçlendirilmesini sağlar. Tek başına veya başka ameliyatlarla birlikte yapılabilir. Verilen yağ dokusunun %30-40 kadarı ömür boyu kalır.Kulak Estetiği OperasyonlarıEn sık rastlanan doğumsal kulak deformitelerinin başında kepçe kulak gelir. ıdeal olan çocuk okula başlamadan hemen önce yapılmasıdır. Erişkin dönemde de yapılabilir. Ameliyat kesisi kulağın arkasıda olduğundan herhangi bir iz görülmez. Kepçe kulak ameliyatları kulak operasyonları arasında en sık tercih edilenlerden biridir.Çene - Elmacık Kemiği AmeliyatlarıYüz kemiklerindeki yetersiz gelişimi bazı sentetik protezler ile tamamlamak yüz hatlarını belirginleştirip daha dengeli ve estetik bir yüz görünümü kazandırır. Jawline çene dolgusu son yıllarda her yaştan insan için en çok tercih edilen estetik operasyonlardan biri haline gelmiştir.Bacak EstetiğiBacak estetiği, vücut güzelliğinin önemli bir parçası olan bacaklardaki fazla yağ dokusu liposakşınla alınabilir, kasıklardaki sarkmalar fazla derinin çıkarılmasıyla giderilebilir ve diz altı bölgedeki eğrilikler iç kısımlara protezler yerleştirilerek düzeltilebilir.Genital Bölge Estetik CerrahisiMutlu bir cinsel yaşamın sağlanmasında genital bölge estetiği önemli faktörlerden biridir. Sarkmış küçük dudakların küçültülmesi, gevşeyen ve sarkan büyük dudakların yağ enjeksiyonuyla doldurularak desteklenmesi ve vajinanın daraltılması mümkündür. | 2,629 |
4,429 | Radyoloji | 👩⚕️ PET/CT Nedir? PET/CT Nasıl Çekilir? | PET/CT, pozitron emisyon tomografisi ve bilgisayarlı tomografinin birleşiminden oluşan bir görüntüleme cihazıdır.
PET/CT, tıbbi görüntülemede çığır açmış olup 2000 yılında TIME dergisi tarafından tıp alanında "yılın buluşu" seçilmiştir.İçindekilerPET/CT Nedir?PET/CT Nasıl Çekilir?PET/CT Yan Etkileri Nelerdir?PET/CT Neden Çekilir?PET/CT Ne Kadar Sürer?Sıkça Sorulan Sorular
PET/CT Nedir?
PET, vücuttaki fizyolojik süreçlerin 3 boyutlu bir görüntüsünü veren ve yıllardır kulanılan bir nükler tıp metodudur. PET cihazının CT ile birleştirilmesi ile anatomik ve fizyolojik bilginin tek seansta elde edilmesini sağlar ve tetkikin doğruluğunu artırır.
PET/CT tetkiki için kısaca FDG(florodeoksi glukoz) olarak bilinen 2-floro-2-deoksi D-glukoz'dur (radyoaktif işaretli şeker molekülü). Damar içine verilen FDG; tümör hücreleri gibi, hızla çoğaldığı için yüksek metabolik aktivite gösteren hücrelerde birikir.
PET/CT için hastaların tetkik öncesi 6 saat süreyle aç olması gerekmektedir. Hastalar, insulin yada oral antidiyabetik dışındaki ilaçlarını alabilirler. Diyabetik hastalarda, endojen glukozun, FDG ile kompetisyona girmesi nedeniyle görüntü kalitesi suboptimal olabilmektedir. Bu nedenle FDG enjeksiyonu öncesi, kan glukoz düzeyi belirlenir ve genellikle 180 mg/dL üzeri kan glukoz düzeylerinde tetkikin yapılması tavsiye edilmez. FDG enjekte edildikten 1 saat sonra PET/CT görüntülemeye başlanır.
PET/CT uygulamalarının büyük çoğunluğu onkoloji alanındadır. Akciğer kanserleri, lenfoma, malign melanoma, baş boyun tümörleri, meme kanseri, kolorektal kanserler, özofagus ve mide tümörleri, jinekolojik kanserler, mezotelyoma, primer kemik tümörleri ve primeri bilinmeyen metastazların Teşhis, Evrelendirme, Yeniden Evreleme Ve Tedaviye Cevabın değerlendirilmesinde kullanılmaktadır.
FDG PET/CT tetkik ile hastaların cerrahi öncesi (biyopsi ile tanı konuldu ise) ve/veya sonrası ve uygulanacak tedavi belirleyecek Evrelendirmede %25-60 oranında değişikliğe yol açmaktadır. Bu değişiklik de hastalara uygulanacak tedavi yöntemini belirlemede önemli rol oynamaktadır.
Hastalar uygulanan tedavi sonrasında kalan dokudaki canlı hücreleri görüntülemede ve tedaviye devam edip etmeme kararı vermede FDG PET/CT tetkiki canlı hücrelerde birikeceğinden önemli rol oynar.
PET/CT'nin diğer bir kullanım alanları miyokard enfarktüsü sonrası viyable ancak hiberne doku miktarının belirlenmesidir. Bu endikasyonda PET/CT altın standart olarak kabul edilmektedir.
PET/CT'nin ayrıca nöroloji alanında refrakter epilepsilerde cerrahi şansının değerlendirilebilmesi için epileptik odağın saptanması ve Alzheimer hastalığının erken tanısı gibi kullanımları bulunmaktadır.
PET/CT Nasıl Çekilir?
PET/CT taraması, hastaya radyoaktif glikoz (FDG) enjekte edilmesiyle başlar. Bu madde, vücuttaki aktif hücreler tarafından emilir ve yaklaşık 30-60 dakika bekledikten sonra taramaya geçilir.
Hasta, PET/CT cihazının hareketli platformuna yatay olarak yerleştirilir ve önce CT taraması yapılır. Bu tarama, vücudun anatomik yapılarını detaylı bir şekilde gösterir.
Ardından PET taraması gerçekleştirilir ve radyoaktif glikozun vücutta nasıl dağıldığını ve hangi bölgelerin daha aktif olduğunu gösterir. PET ve CT görüntüleri birleştirilerek, anatomik ve fonksiyonel bilgilerin tek bir görüntüde toplanması sağlanır.
Bu birleşik görüntüler radyolog tarafından değerlendirilir ve bir rapor hazırlanır. Taramadan sonra, radyoaktif madde vücuttan atılana kadar bol su içmek önerilir. Tüm süreç genellikle 2-3 saat sürer ve hasta tarama sonrası normal günlük aktivitelerine devam eder.
PET/CT Yan Etkileri Nelerdir?
PET/CT taramasında bazı yan etkiler ve riskler mevcuttur. PET/CT taramasının olası yan etkileri şunlardır:
Radyoaktif Madde Enjeksiyonu:
Alerjik Reaksiyonlar: Radyoaktif glikoz enjeksiyonu nadiren alerjik reaksiyonlara yol açar. Reaksiyon belirtileri arasında ciltte kızarıklık, kaşıntı, nefes darlığı ve şişlik bulunur.
Enjeksiyon Bölgesinde Rahatsızlık: Enjeksiyon bölgesinde hafif ağrı, kızarıklık veya şişlik oluşur.
Kontrast Madde Kullanımı (CT için):
Alerjik Reaksiyonlar: İyot içeren kontrast maddelere karşı alerjik reaksiyonlar nadiren görülür. Bu reaksiyonlar hafif (kaşıntı, döküntü) veya ciddi (nefes darlığı, anafilaksi) olabilir.
Böbrek Fonksiyonları Üzerindeki Etkiler: Kontrast maddeler böbrek fonksiyonlarını etkiler. Böbrek yetmezliği veya diğer böbrek problemleri olan hastalarda dikkatli kullanılmalıdır.
Radyasyon Maruziyeti:
Kanser Riski: PET/CT taraması sırasında alınan radyasyon dozunun düşük olmasına rağmen, özellikle sık tekrarlanan taramalar uzun vadede kanser riskini artırabilir. Ancak, bu risk genellikle çok düşüktür ve taramanın sağladığı faydalar genellikle bu riski aşar.
Genel Yan Etkiler:
Hafif Baş Dönmesi veya Bulantı: Bazı hastalar enjeksiyon veya tarama sırasında hafif baş dönmesi veya bulantı yaşayabilir.
Kapanma Korkusu (Klaustrofobi): Kapalı alan korkusu olan kişiler, tarama cihazında yatarken rahatsızlık hissedebilir. Bu durumlarda, rahatlatıcı ilaçlar veya açık PET/CT cihazları kullanılabilir.
PET/CT taraması genellikle ciddi yan etkilere yol açmaz ve hastalar taramadan sonra normal günlük aktivitelerine devam eder.
PET/CT Neden Çekilir?
PET/CT taraması, vücuttaki hastalıkların teşhis ve tedavi sürecini desteklemek amacıyla kullanılır. Bu tarama, kanserin tespit edilmesi ve evrelenmesinde önemli bir rol oynar.
Kanser hücrelerinin radyoaktif glikozu normal hücrelere göre daha fazla emmesi sayesinde, kanserin varlığı ve yayılımı belirlenir.
Tedavi planlaması ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde de PET/CT taramaları kullanılır. Bu tarama, tedavi sürecinde kanser hücrelerinin küçülüp küçülmediğini veya tamamen yok olup olmadığını gösterir.
Ayrıca tedavi sonrasında kanserin nüks edip etmediğini ve metastazın olup olmadığını belirlemek için de düzenli olarak yapılabilir.
Kanser dışındaki durumlarda da PET/CT taraması kullanılır. Örneğin, koroner arter hastalığı ve kalp kasının viabilitesini değerlendirmek için kalp hastalıklarında, Alzheimer ve epilepsi gibi nörolojik hastalıkların teşhisinde önemli bir araçtır.
PET/CT Ne Kadar Sürer?
PET/CT taraması genellikle toplamda 2-3 saat sürer. Bu süre zarfında, hastaya radyoaktif glikoz enjeksiyonu yapılır ve bu maddenin vücutta yayılması için yaklaşık 30-60 dakika beklenir.
Ardından hasta, tarama cihazına yerleştirilir ve CT ile PET taramaları yapılır.
Her iki tarama da genellikle 30-45 dakika arasında tamamlanır. Taramalar bittikten sonra görüntüler radyolog tarafından değerlendirilir ve bir rapor hazırlanır.
Bu süre boyunca hastanın rahat bir pozisyonda kalması ve hareketsiz durması önemlidir.
Sıkça Sorulan Sorular
PET/CT Kaç Günde Çıkar?
PET/CT taramasının sonuçları çoğu zaman 1-2 gün içinde çıkar. Taramadan sonra, radyolog görüntüleri dikkatlice inceler ve bir rapor hazırlar.
PET Hangi Hastalara Çekilir?
PET taraması; kanser, kalp hastalıkları ve nörolojik hastalıkların teşhis ve takibinde yaygın olarak kullanılır. Kanserin teşhisi, evrelenmesi ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde özellikle etkilidir. Ayrıca Alzheimer hastalığı gibi nörolojik durumların teşhisinde ve koroner arter hastalığı gibi kalp hastalıklarının değerlendirilmesinde önemli bir rol oynar.
Uygulamanın bulunduğu hastaneler:
İAÜ VM Medical Park Florya
İstinye Üniversite Hastanesi Liv Hospital Bahçeşehir
Bahçeşehir Üniversite Hastanesi Medical Park Göztepe
VM Medical Park Bursa
VM Medical Park Samsun
VM Medical Park Kocaeli
Medical Park Bahçelievler
Medical Park Antalya
Medical Park GebzePET/CT, pozitron emisyon tomografisi ve bilgisayarlı tomografinin birleşiminden oluşan bir görüntüleme cihazıdır.PET/CT, tıbbi görüntülemede çığır açmış olup 2000 yılında TIME dergisi tarafından tıp alanında "yılın buluşu" seçilmiştir.PET/CT Nedir?PET, vücuttaki fizyolojik süreçlerin 3 boyutlu bir görüntüsünü veren ve yıllardır kulanılan bir nükler tıp metodudur. PET cihazının CT ile birleştirilmesi ile anatomik ve fizyolojik bilginin tek seansta elde edilmesini sağlar ve tetkikin doğruluğunu artırır.PET/CT tetkiki için kısaca FDG(florodeoksi glukoz) olarak bilinen 2-floro-2-deoksi D-glukoz'dur (radyoaktif işaretli şeker molekülü). Damar içine verilen FDG; tümör hücreleri gibi, hızla çoğaldığı için yüksek metabolik aktivite gösteren hücrelerde birikir.PET/CT için hastaların tetkik öncesi 6 saat süreyle aç olması gerekmektedir. Hastalar, insulin yada oral antidiyabetik dışındaki ilaçlarını alabilirler. Diyabetik hastalarda, endojen glukozun, FDG ile kompetisyona girmesi nedeniyle görüntü kalitesi suboptimal olabilmektedir. Bu nedenle FDG enjeksiyonu öncesi, kan glukoz düzeyi belirlenir ve genellikle 180 mg/dL üzeri kan glukoz düzeylerinde tetkikin yapılması tavsiye edilmez. FDG enjekte edildikten 1 saat sonra PET/CT görüntülemeye başlanır.PET/CT uygulamalarının büyük çoğunluğu onkoloji alanındadır. Akciğer kanserleri, lenfoma, malign melanoma, baş boyun tümörleri, meme kanseri, kolorektal kanserler, özofagus ve mide tümörleri, jinekolojik kanserler, mezotelyoma, primer kemik tümörleri ve primeri bilinmeyen metastazların Teşhis, Evrelendirme, Yeniden Evreleme Ve Tedaviye Cevabın değerlendirilmesinde kullanılmaktadır.FDG PET/CT tetkik ile hastaların cerrahi öncesi (biyopsi ile tanı konuldu ise) ve/veya sonrası ve uygulanacak tedavi belirleyecek Evrelendirmede %25-60 oranında değişikliğe yol açmaktadır. Bu değişiklik de hastalara uygulanacak tedavi yöntemini belirlemede önemli rol oynamaktadır.Hastalar uygulanan tedavi sonrasında kalan dokudaki canlı hücreleri görüntülemede ve tedaviye devam edip etmeme kararı vermede FDG PET/CT tetkiki canlı hücrelerde birikeceğinden önemli rol oynar.PET/CT'nin diğer bir kullanım alanları miyokard enfarktüsü sonrası viyable ancak hiberne doku miktarının belirlenmesidir. Bu endikasyonda PET/CT altın standart olarak kabul edilmektedir.PET/CT'nin ayrıca nöroloji alanında refrakter epilepsilerde cerrahi şansının değerlendirilebilmesi için epileptik odağın saptanması ve Alzheimer hastalığının erken tanısı gibi kullanımları bulunmaktadır.PET/CT Nasıl Çekilir?PET/CT taraması, hastaya radyoaktif glikoz (FDG) enjekte edilmesiyle başlar. Bu madde, vücuttaki aktif hücreler tarafından emilir ve yaklaşık 30-60 dakika bekledikten sonra taramaya geçilir.Hasta, PET/CT cihazının hareketli platformuna yatay olarak yerleştirilir ve önce CT taraması yapılır. Bu tarama, vücudun anatomik yapılarını detaylı bir şekilde gösterir.Ardından PET taraması gerçekleştirilir ve radyoaktif glikozun vücutta nasıl dağıldığını ve hangi bölgelerin daha aktif olduğunu gösterir. PET ve CT görüntüleri birleştirilerek, anatomik ve fonksiyonel bilgilerin tek bir görüntüde toplanması sağlanır.Bu birleşik görüntüler radyolog tarafından değerlendirilir ve bir rapor hazırlanır. Taramadan sonra, radyoaktif madde vücuttan atılana kadar bol su içmek önerilir. Tüm süreç genellikle 2-3 saat sürer ve hasta tarama sonrası normal günlük aktivitelerine devam eder.PET/CT Yan Etkileri Nelerdir?PET/CT taramasında bazı yan etkiler ve riskler mevcuttur. PET/CT taramasının olası yan etkileri şunlardır:Radyoaktif Madde Enjeksiyonu:Kontrast Madde Kullanımı (CT için):Radyasyon Maruziyeti:Genel Yan Etkiler:PET/CT taraması genellikle ciddi yan etkilere yol açmaz ve hastalar taramadan sonra normal günlük aktivitelerine devam eder.PET/CT Neden Çekilir?PET/CT taraması, vücuttaki hastalıkların teşhis ve tedavi sürecini desteklemek amacıyla kullanılır. Bu tarama, kanserin tespit edilmesi ve evrelenmesinde önemli bir rol oynar.Kanser hücrelerinin radyoaktif glikozu normal hücrelere göre daha fazla emmesi sayesinde, kanserin varlığı ve yayılımı belirlenir.Tedavi planlaması ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde de PET/CT taramaları kullanılır. Bu tarama, tedavi sürecinde kanser hücrelerinin küçülüp küçülmediğini veya tamamen yok olup olmadığını gösterir.Ayrıca tedavi sonrasında kanserin nüks edip etmediğini ve metastazın olup olmadığını belirlemek için de düzenli olarak yapılabilir.Kanser dışındaki durumlarda da PET/CT taraması kullanılır. Örneğin, koroner arter hastalığı ve kalp kasının viabilitesini değerlendirmek için kalp hastalıklarında, Alzheimer ve epilepsi gibi nörolojik hastalıkların teşhisinde önemli bir araçtır.PET/CT Ne Kadar Sürer?PET/CT taraması genellikle toplamda 2-3 saat sürer. Bu süre zarfında, hastaya radyoaktif glikoz enjeksiyonu yapılır ve bu maddenin vücutta yayılması için yaklaşık 30-60 dakika beklenir.Ardından hasta, tarama cihazına yerleştirilir ve CT ile PET taramaları yapılır.Her iki tarama da genellikle 30-45 dakika arasında tamamlanır. Taramalar bittikten sonra görüntüler radyolog tarafından değerlendirilir ve bir rapor hazırlanır.Bu süre boyunca hastanın rahat bir pozisyonda kalması ve hareketsiz durması önemlidir.Sıkça Sorulan SorularPET/CT taramasının sonuçları çoğu zaman 1-2 gün içinde çıkar. Taramadan sonra, radyolog görüntüleri dikkatlice inceler ve bir rapor hazırlar.PET taraması; kanser, kalp hastalıkları ve nörolojik hastalıkların teşhis ve takibinde yaygın olarak kullanılır. Kanserin teşhisi, evrelenmesi ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde özellikle etkilidir. Ayrıca Alzheimer hastalığı gibi nörolojik durumların teşhisinde ve koroner arter hastalığı gibi kalp hastalıklarının değerlendirilmesinde önemli bir rol oynar.Uygulamanın bulunduğu hastaneler: | 3,811 |
4,430 | Gastroenteroloji | Özofagus kanseri nedir? Belirti ve tedavi yöntemleri nelerdir? | Özofagusun iç döşeyici tabakasından gelişen kötü huylu tümörleridir. Organın iç tabakasından gelişen tümör, yemek borusunun içinde aşağıya, yukarıya ve içeriden dışarı doğru yayılım yapar. Aynı zamanda lenf ve kan damarları yoluyla da vücudun diğer alanlarına sıçrayabilir.İçindekilerÖzofagus kanseri görülme sıklığı nedir?Özofagus kanserinin nedenleri ve risk faktörleri nelerdir?Sigara, alkol kullanımı ve madde bağımlılıklarıBeslenme ile ilgili faktörlerÖzofagus kanseri belirtileri nelerdir?Özofagus kanseri tanı yöntemleri nelerdir?Özofagus kanseri tedavi yöntemleri nelerdir?
Özofagus kanseri görülme sıklığı nedir?
Özofagus kanseri dünya genelinde tüm kanserler arasında 6. sırada yer almaktadır. Tüm kanserlerin yüzde 1,5–2'sini, sindirim sistemi kanserlerinin ise yüzde 5-7'sini oluşturmaktadır. Görülme sıklığının coğrafi bölgelere göre değiştiği bilinmektedir. Ülkemizde de özellikle doğu bölgelerinde fazla görülmektedir. Özofagus kanseri, 50–60 yaşlarında sıklık göstermekte, 30 yaşın altında seyrek (yüzde 0,2) görülmektedir. Erkeklerde kadınlara oranla yaklaşık 3 kat daha fazla rastlanmaktadır. Özofagus kanseri, hastaların yarısında yemek borusunun orta bölümünde, üçte birinde alt bölümünde, geri kalanında ise üst bölümünde yerleşmektedir. Yerleşim yerine göre uygulanan tedavi yöntemleri de değişiklik göstermektedir.
Özofagus kanserinin nedenleri ve risk faktörleri nelerdir?
Sigara, alkol kullanımı ve madde bağımlılıkları,
Beslenme ile ilgili faktörler,
Genetik ve çevresel faktörler,
Kansere sebep olan diğer hastalıklar olarak sıralanabilir.
Sigara, alkol kullanımı ve madde bağımlılıkları
ABD ve Batı Avrupa'da Özofagus kanserinin en önemli sebebi sigara ve alkol kullanımıdır. Özofagus kanserinin sık görüldüğü diğer bölgelerde beslenme ile ilgili faktörler sigara ve alkolden daha ön plandadır. Alkolün etkisi tek başına oldukça az olup, sigara ile birlikteliğinde Özofagus kanseri riski doz ve süreye bağlı olarak çok yükselmektedir.
Beslenme ile ilgili faktörler
Beta karoten, A, B, C, E vitaminleri, folik asit, riboflavin (vitamin çeşidi), eser mineral ve metallerden magnezyum, çinko, selenyum, molibden'in antioksidan etkileri, hücre rejenerasyonu ve hücre bölünmesi üzerindeki etkileri bilinmektedir. Bu maddelerin yetersiz alımı özellikle buğday, mısır ve pirinçten zengin, taze meyve ve sebzeden fakir diyet sonucu önemli risk oluşturmaktadır. Sigara, alkol, taze sebze ve meyvenin yetersiz alımı, Özofagus kanseri için risk oluşturan en önemli 3 etken olarak kabul edilmiştir. Bu 3 etken Özofagus kanserli hastalarda yüzde 83 oranında saptanmıştır.
Beslenme alışkanlıkları, özellikle de çok sıcak içeceklerin fazla miktarda ve sık alınması belirgin risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde Doğu Anadolu'da sigara ile birlikte çok sıcak ve fazla miktarda çay içme alışkanlığının olması ve bu bölgeye iklim koşulları nedeniyle taze sebze ve meyve transportundaki güçlükler Özofagus kanserinin sık görülmesinin nedenleri olarak düşünülebilir.
Özofagus kanseri belirtileri nelerdir?
Yutma güçlüğü
Kilo kaybı
Göğüs bölgesinde yanma ve ağrı
Kusma, gıdaların ağza geri gelmesi
Boyunda şişlik
İştahsızlık
Ses kısıklığı
Kanama
Öksürük ve boğulma hissi
Özofagus kanseri tanı yöntemleri nelerdir?
Özofagus kanseri şüphesi olan tüm hastalarda endoskopik inceleme en önemli tanı aracıdır. Özofagoskopi'nin önemi sadece teşhis konulmasında değil, tedavinin ne şekilde yapılacağının tespiti açısından da büyüktür.
Özofagus kanseri tedavi yöntemleri nelerdir?
Özofagus kanserlerinde tedavinin seçimi öncelikle tümörün evresi ve yeri olmak üzere birçok faktöre bağlıdır. Ancak erken yakalanmış olgularda en etkili tedavi yöntemi cerrahidir. Sadece cerrahi tedavinin veya radyoterapinin yeterli olamayacağı bazı vakalarda kombine tedaviler düşünülebilir. İlerlemiş durumlarda cerrahi tedavi sadece hastanın beslenmesinin teminine yönelik olarak yapılabilir.
Tümörün yerleşim yeri de tedavinin seçiminde önemlidir. Genelde Özofagusun 1/3 alt bölümündeki tümörler cerrahi olarak kolay tedavi edilirler. Üst bölümdeki tümörlerin ise cerrahi şansı daha azdır. Erken lezyonlar cerrahi için uygunken çevre dokulara yayılım ve metastazlar cerrahi dışı yöntemlerin aranması gerektiren sebeplerdir. Lezyonun boyu, derinliği ve kitlenin total büyüklüğü tedavi seçimini yönlendirebilir çünkü 7–8 cm'den uzun tümörlerin komşu dokulara yayılma ihtimali fazladır. Diğer taraftan belirtilerin süresi de hastalığın evresi açısından önemlidir.
Onkoloji Rehberimiz: https://www.medicalpark.com.tr/medikal-onkoloji/b-6713Özofagusun iç döşeyici tabakasından gelişen kötü huylu tümörleridir. Organın iç tabakasından gelişen tümör, yemek borusunun içinde aşağıya, yukarıya ve içeriden dışarı doğru yayılım yapar. Aynı zamanda lenf ve kan damarları yoluyla da vücudun diğer alanlarına sıçrayabilir.Özofagus kanseri görülme sıklığı nedir?Özofagus kanseri dünya genelinde tüm kanserler arasında 6. sırada yer almaktadır. Tüm kanserlerin yüzde 1,5–2'sini, sindirim sistemi kanserlerinin ise yüzde 5-7'sini oluşturmaktadır. Görülme sıklığının coğrafi bölgelere göre değiştiği bilinmektedir. Ülkemizde de özellikle doğu bölgelerinde fazla görülmektedir. Özofagus kanseri, 50–60 yaşlarında sıklık göstermekte, 30 yaşın altında seyrek (yüzde 0,2) görülmektedir. Erkeklerde kadınlara oranla yaklaşık 3 kat daha fazla rastlanmaktadır. Özofagus kanseri, hastaların yarısında yemek borusunun orta bölümünde, üçte birinde alt bölümünde, geri kalanında ise üst bölümünde yerleşmektedir. Yerleşim yerine göre uygulanan tedavi yöntemleri de değişiklik göstermektedir.Özofagus kanserinin nedenleri ve risk faktörleri nelerdir?Sigara, alkol kullanımı ve madde bağımlılıklarıABD ve Batı Avrupa'da Özofagus kanserinin en önemli sebebi sigara ve alkol kullanımıdır. Özofagus kanserinin sık görüldüğü diğer bölgelerde beslenme ile ilgili faktörler sigara ve alkolden daha ön plandadır. Alkolün etkisi tek başına oldukça az olup, sigara ile birlikteliğinde Özofagus kanseri riski doz ve süreye bağlı olarak çok yükselmektedir.Beslenme ile ilgili faktörlerBeta karoten, A, B, C, E vitaminleri, folik asit, riboflavin (vitamin çeşidi), eser mineral ve metallerden magnezyum, çinko, selenyum, molibden'in antioksidan etkileri, hücre rejenerasyonu ve hücre bölünmesi üzerindeki etkileri bilinmektedir. Bu maddelerin yetersiz alımı özellikle buğday, mısır ve pirinçten zengin, taze meyve ve sebzeden fakir diyet sonucu önemli risk oluşturmaktadır. Sigara, alkol, taze sebze ve meyvenin yetersiz alımı, Özofagus kanseri için risk oluşturan en önemli 3 etken olarak kabul edilmiştir. Bu 3 etken Özofagus kanserli hastalarda yüzde 83 oranında saptanmıştır.Beslenme alışkanlıkları, özellikle de çok sıcak içeceklerin fazla miktarda ve sık alınması belirgin risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde Doğu Anadolu'da sigara ile birlikte çok sıcak ve fazla miktarda çay içme alışkanlığının olması ve bu bölgeye iklim koşulları nedeniyle taze sebze ve meyve transportundaki güçlükler Özofagus kanserinin sık görülmesinin nedenleri olarak düşünülebilir.Özofagus kanseri belirtileri nelerdir?Özofagus kanseri tanı yöntemleri nelerdir?Özofagus kanseri şüphesi olan tüm hastalarda endoskopik inceleme en önemli tanı aracıdır. Özofagoskopi'nin önemi sadece teşhis konulmasında değil, tedavinin ne şekilde yapılacağının tespiti açısından da büyüktür.Özofagus kanseri tedavi yöntemleri nelerdir?Özofagus kanserlerinde tedavinin seçimi öncelikle tümörün evresi ve yeri olmak üzere birçok faktöre bağlıdır. Ancak erken yakalanmış olgularda en etkili tedavi yöntemi cerrahidir. Sadece cerrahi tedavinin veya radyoterapinin yeterli olamayacağı bazı vakalarda kombine tedaviler düşünülebilir. İlerlemiş durumlarda cerrahi tedavi sadece hastanın beslenmesinin teminine yönelik olarak yapılabilir.Tümörün yerleşim yeri de tedavinin seçiminde önemlidir. Genelde Özofagusun 1/3 alt bölümündeki tümörler cerrahi olarak kolay tedavi edilirler. Üst bölümdeki tümörlerin ise cerrahi şansı daha azdır. Erken lezyonlar cerrahi için uygunken çevre dokulara yayılım ve metastazlar cerrahi dışı yöntemlerin aranması gerektiren sebeplerdir. Lezyonun boyu, derinliği ve kitlenin total büyüklüğü tedavi seçimini yönlendirebilir çünkü 7–8 cm'den uzun tümörlerin komşu dokulara yayılma ihtimali fazladır. Diğer taraftan belirtilerin süresi de hastalığın evresi açısından önemlidir.Onkoloji Rehberimiz: https://www.medicalpark.com.tr/medikal-onkoloji/b-6713 | 2,490 |
4,431 | Kardiyoloji | Ödem Nedir? | Ödem, dokularda aşırı sıvı birikmesi nedeniyle genellikle bacak, ayak, kollar ve ellerde şişlik ortaya çıkması ile karakterize bir sağlık sorunudur. Küçük bir alanı veya tüm vücudu etkileyebilir. İlaçlar, hamilelik, enfeksiyonlar ve diğer birçok tıbbi problem ödeme neden olabilir. Küçük kan damarlarından çevre dokulara sıvı sızdığında ortaya çıkar. Bu ekstra sıvı birikerek dokuların şişmesine neden olur. Ödem vücudun hemen hemen her yerinde görülebilir.İçindekilerÖdem nedir? Ödem neden olur? Ödeme neden olan hastalıklar nelerdir? Ödem çeşitleri nelerdir? Ödem belirtileri nelerdir? Ödem nasıl anlaşılır? Ödem tedavisi nasıl yapılır? Ödem atıcı yiyecekler nelerdir?
Ödem nedir?
Ödem, vücutta damarlardan dokulara sızan aşırı sıvının neden olduğu şişliktir. Vücudun herhangi bir bölümünü etkilese de eller, kollar, ayaklar, ayak bilekleri ve bacaklarda daha fazla fark edilir.
Ödem neden olur?
Ödem, vücudunuzdaki küçük kan damarlarının (kılcal damarlar) sıvı sızdırması nedeniyle oluşur. Sızan sıvı, damar çevresindeki. dokularda birikir ve şişmeye neden olur. Kalp, karaciğer ve böbrek hastalıklarında ortaya çıkan ödem, vücuttaki fazla sıvıyı tutan tuzun atılamamasından kaynaklanır. Hafif ödem vakaları şunlardan kaynaklanabilir:
Çok uzun süre aynı pozisyonda oturmak veya yatmak
Çok fazla tuzlu yiyecek yemek
Adet öncesi hormonal değişim
Hamilelik
Ödem ayrıca bazı ilaçların yan etkisi olarak ortaya çıkabilir. Bu ilaçlardan bazıları:
Yüksek tansiyon ilaçları
Nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar
Steroidler
Östrojenler
Tiazolidinedionlar adı verilen bir grup diyabet ilacı
Ödeme neden olan hastalıklar nelerdir?
Ödem bazı durumlarda altta yatan daha ciddi bir tıbbi durumun işareti olabilir. Kalp yetmezliği, karaciğer sirozu, venöz yetmezlik ve nefrotik sendrom adı verilen böbrek hastalığı, ödeme neden olan en yaygın sistemik hastalıklardır. Aşağıdakiler dahil çeşitli rahatsızlıklar ve durumlar ödeme neden olabilir:
Konjestif kalp yetmezliği: Konjestif kalp yetmezliği bulunan hastalarda kalbin karıncık adı verilen alt bölümlerinden biri veya her ikisi kanı etkili bir şekilde pompalama gücünü kaybeder. Bu durumda kan ayaklarda, ayak bileklerinde ve bacaklarda göllenerek ödeme neden olur. Konjestif kalp yetmezliği bazen akciğerlerde sıvı birikimine neden olarak nefes darlığıyla sonuçlanan akciğer ödemine yol açar.
Karaciğer sirozu: Karaciğer hasarı nedeniyle karın boşluğunda ve bacaklarda sıvı birikimi olabilir.
Böbrek hastalığı: Böbrek hastalığı olanlarda idrarla atılamayan dolaşımdaki ekstra sıvı ve sodyum ödeme neden olabilir. Böbrek hastalığına bağlı ödem genellikle bacaklar ve göz çevresinde meydana gelir.
Böbrek hasarı: Böbreklerde bulunan ve glomerül adı verilen minik, filtre edici kan damarlarının hasar görmesi nefrotik sendrom gelişimi ile sonuçlanabilir. Nefrotik sendromda, kandaki protein seviyelerinin (albümin) düşmesi dokularda sıvı birikimi ve ödeme neden olabilir.
Bacak damarlarında zayıflık veya hasar: Kronik venöz yetmezliği olan bireylerde bacak damarlarında bulunan ve tek yönlü akışı sağlayan kapakçıklar zayıflar veya hasar görür. Bu da kanın bacak damarlarında göllenmesine ve şişmeye neden olur.
Lenfatik sistemde hasar: Vücut lenfatik sistemi, aşırı sıvıların dokulardan temizlenmesine yardımcı olur. Bu sistem kanser ameliyatı gibi bir nedenle zarar görürse bir alandaki sıvıları boşaltan lenf düğümleri ve lenf damarları düzgün çalışmayabilir ve sonuç olarak ödem oluşabilir.
Ağır, uzun süreli protein eksikliği.:Uzun bir süre boyunca diyette çok düşük seviyelerde protein alımı vücutta protein eksikliğine neden olarak dokulara sıvı sızmasına ve ödeme neden olabilir.
Ödem çeşitleri nelerdir?
Ödem genellikle bacak, ayak ve ayak bileklerinde ortaya çıkar ve periferik ödem ödem olarak adlandırılır. Periferik ödem daha nadir olarak kollar ve ellerde de görülebilir. Dolaşım sistemi, lenf bezleri veya böbrekler ile ilgili bir sorununun belirtisi olabilir.
Serebral ödem, beyinde aşırı sıvı birikimidir. Kafa travması, beyindeki bir kan damarında tıkanıklık veya yırtılma ya da beyin tümörünün bir sonucu olarak oluşabilir.
Anjiyoödem cildin altında sıvı birikmesine bağlı olarak oluşan ödeme denir. Deri yüzeyini etkileyen diğer ödem türlerinin aksine, cildin daha derin katmanlarını etkiler ve sıklıkla yüzde görülür.
Herediter anjioödem, kılcal damarların sıvıları çevre dokulara sızdırmasıyla karakterize nadir bir genetik durumdur ve ödeme neden olur.
Papilödem, kafa içi basınç artışına bağlı baskının bir sonucu olarak göz siniri olan optik sinirin şişmesidir.
Maküler ödem, gözün merkezi ve ayrıntılı görüşü algılayan makula kısmında ödem gelişmesidir.
Skrotal lenfödem, testislerin çevresinde sıvı birikmesinden dolayı skrotumda şişme görülmesine denir.
Pulmoner ödem, akciğerlerde aşırı sıvı birikiminden kaynaklanan bir durumdur. Aşırı sıvı, ciğerlerdeki çok sayıda hava keseciğinde toplanarak nefes almayı zorlaştırır.
Lenfödem, mikropların yok edilip vücuttan atılmasına yardım eden ve aşırı sıvının vücuttan uzaklaştırılmasında görevli lenf nodları ve lenfatik sistemdeki bozukluklardan kaynaklanan ödem türüdür. Genellikle cerrahi ya da radyoterapi gibi kanser tedavisinin bir sonucu olarak ortaya çıkar.
Ödem belirtileri nelerdir?
Ödem belirtileri şunları içerir:
Dokularda, özellikle kol, bacak ve ayak şişmesi
Ciltte gerginlik ve parlama
Şişlik olan bölgelere birkaç saniye baskı yapılıp bırakıldıktan çukurluk oluşması
Artmış karın büyüklüğü
Şişmiş, gerilmiş veya parlak bir cilde sahip bireyler veya şişkin bölgede baskıdan sonra çukurlaşma meydana geliyorsa ileri tetkik ve tedavi için bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekir. Ödem belirtileri varsa ve aşağıdaki şikayetlerden bir ya da birkaç tanesi varsa hemen acil yardım istenmelidir:
Nefes darlığı
Solunum güçlüğü
Göğüs ağrısı
Bu belirtiler hızlı tedavi gerektiren akciğer ödemine işaret ediyor olabilir. Uzun süreli hareketsiz kalınması durumlarında ortaya çıkan ve geçmeyen bacak ağrıları ve şişliklerin görüldüğü durumlarda ise derin ven trombozundan şüphelenilmelidir. Derin ven trombozu (DVT) bacaklarda bulunan derin yerleşimli toplardamarlarda kan pıhtısı varlığına denir. DVT akciğer embolisi gibi hayatı tehdit edici komplikasyonlara neden olabileceği için acilen tedavi gerektiren bir sağlık sorunudur.
Ödem nasıl anlaşılır?
Ödeme neyin neden olabileceğini anlamak için, doktor öncelikle hastanın şikâyetleri ve tıbbi geçmişi hakkında sorular sorar. Daha sonra fizik muayene yaparak altta yatan nedeni saptamaya çalışır. Genellikle öykü ve fizik muayene tanı için yeterlidir. Bazı durumlarda kesin tanı için röntgen filmi, ultrason muayenesi, manyetik rezonans görüntüleme, kan testleri veya idrar analizi gibi görüntüleme yöntemleri ve kan testleri gerekli olabilir.
Ödem tedavisi nasıl yapılır?
Hafif ödem genellikle kendi kendine geçer. Etkilenen uzvun kalp seviyesinden yukarıda tutulması ile süreci hızlandırmak mümkündür. Daha şiddetli ödem varlığında ise diüretik adı verilen ve vücudun idrar yoluyla vücutta biriken aşırı sıvıyı atmasına yardımcı olan ilaçlarla tedavi edilebilir. Fakat bu ilaçlar yan etkilere neden olabileceği için hastanın genel sağlık durumu göz önüne alınarak kullanılır. Bu ilaçlar kısa vadeli çözüm sunar. Kalıcı tedavi için ödeme neden olan faktörün belirlenip ortadan kaldırılması gerekir. Örneğin ilaç kullanımı nedeniyle ödem gelişmişse bunların kesilerek başka ilaçların başlanması gerekebilir.
Ödemenin azalması ve tekrar etmemesi için doktora danışarak evde bazı uygulamalar yapılabilir. Bu uygulamalardan bazıları;
Ödemden etkilenen bacak ya da kol kaslarının hareket ettirilmesi ve kullanılması fazla sıvının kalbe doğru geri pompalanmasına yardımcı olabilir.
Vücudun şişmiş kısmını, günde birkaç kez kalp seviyesinin üzerinde tutmak yardımcı olabilir. Bazı durumlarda etkilenen vücut kısmının uyku sırasında yükseltilmesi bir seçenek olabilir.
Etkilenen bölgeye sert fakat ağrılı olmayan bir basınç kullanarak kalbe doğru masaj uygulamak fazla sıvının hareket etmesine yardımcı olabilir.
Uzuvlarda gelişen ödemin tedavisinden sonra tekrar sıvı birikimini engellemek için kompresyon çorabı, eldiven ya da kolluk kullanımı fayda sağlayabilir.
Tuz sıvı tutulumunu artırarak ödemi şiddetlendirebilir. Bu sebeple tuz alımının azaltılması ödemi. kontrol altına almada etkili olabilir.
Ödem atıcı yiyecekler nelerdir?
Altta yatan ciddi bir hastalıktan kaynaklanmayan hafif ödem varlığında çeşitli ödem atıcı yiyecekler tüketmek şişliğin hafiflemesine yardımcı olabilir. Ödem söktürücü besinlerden bazıları aşağıda sıralanmıştır;
Magnezyum açısından zengin besinler: Magnezyum alımını artırmak, vücudun su tutma oranını düşürmede etkilidir. İyi magnezyum kaynakları fındık, kepekli tahıllar, bitter çikolata ve yapraklı, yeşil sebzeleri içerir.
B6 vitamini bakımından gıdalar: Çalışmalarda B6 vitamininin, premenstrual sendromu olan kadınlarda su tutulumunu azalttığı gösterilmiştir. B6 vitamini açısından zengin besinler arasında muz, patates, ceviz ve et bulunur.
Bol miktarda potasyum içeren besinler: Potasyum, sodyum seviyesini düşürerek ve idrar üretimini artırarak su tutulumunu azaltır. Muz, avokado ve domate, potasyum içeriği yüksek gıdalara örnektir.
Doğal idrar sökücü bitkiler: Karahindiba, doğal idrar söktürücü olarak kullanılan bir bitkidir. Özellikle bir yaprak özü olarak tüketildiğinde suyun tutulmasını azaltmaya yardımcı olur.Ödem, dokularda aşırı sıvı birikmesi nedeniyle genellikle bacak, ayak, kollar ve ellerde şişlik ortaya çıkması ile karakterize bir sağlık sorunudur. Küçük bir alanı veya tüm vücudu etkileyebilir. İlaçlar, hamilelik, enfeksiyonlar ve diğer birçok tıbbi problem ödeme neden olabilir. Küçük kan damarlarından çevre dokulara sıvı sızdığında ortaya çıkar. Bu ekstra sıvı birikerek dokuların şişmesine neden olur. Ödem vücudun hemen hemen her yerinde görülebilir.Ödem nedir?Ödem, vücutta damarlardan dokulara sızan aşırı sıvının neden olduğu şişliktir. Vücudun herhangi bir bölümünü etkilese de eller, kollar, ayaklar, ayak bilekleri ve bacaklarda daha fazla fark edilir.Ödem neden olur?Ödem, vücudunuzdaki küçük kan damarlarının (kılcal damarlar) sıvı sızdırması nedeniyle oluşur. Sızan sıvı, damar çevresindeki. dokularda birikir ve şişmeye neden olur. Kalp, karaciğer ve böbrek hastalıklarında ortaya çıkan ödem, vücuttaki fazla sıvıyı tutan tuzun atılamamasından kaynaklanır. Hafif ödem vakaları şunlardan kaynaklanabilir:Ödem ayrıca bazı ilaçların yan etkisi olarak ortaya çıkabilir. Bu ilaçlardan bazıları:Ödeme neden olan hastalıklar nelerdir?Ödem bazı durumlarda altta yatan daha ciddi bir tıbbi durumun işareti olabilir. Kalp yetmezliği, karaciğer sirozu, venöz yetmezlik ve nefrotik sendrom adı verilen böbrek hastalığı, ödeme neden olan en yaygın sistemik hastalıklardır. Aşağıdakiler dahil çeşitli rahatsızlıklar ve durumlar ödeme neden olabilir:Ödem çeşitleri nelerdir?Ödem belirtileri nelerdir?Ödem belirtileri şunları içerir:Şişmiş, gerilmiş veya parlak bir cilde sahip bireyler veya şişkin bölgede baskıdan sonra çukurlaşma meydana geliyorsa ileri tetkik ve tedavi için bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekir. Ödem belirtileri varsa ve aşağıdaki şikayetlerden bir ya da birkaç tanesi varsa hemen acil yardım istenmelidir:Bu belirtiler hızlı tedavi gerektiren akciğer ödemine işaret ediyor olabilir. Uzun süreli hareketsiz kalınması durumlarında ortaya çıkan ve geçmeyen bacak ağrıları ve şişliklerin görüldüğü durumlarda ise derin ven trombozundan şüphelenilmelidir. Derin ven trombozu (DVT) bacaklarda bulunan derin yerleşimli toplardamarlarda kan pıhtısı varlığına denir. DVT akciğer embolisi gibi hayatı tehdit edici komplikasyonlara neden olabileceği için acilen tedavi gerektiren bir sağlık sorunudur.Ödem nasıl anlaşılır?Ödeme neyin neden olabileceğini anlamak için, doktor öncelikle hastanın şikâyetleri ve tıbbi geçmişi hakkında sorular sorar. Daha sonra fizik muayene yaparak altta yatan nedeni saptamaya çalışır. Genellikle öykü ve fizik muayene tanı için yeterlidir. Bazı durumlarda kesin tanı için röntgen filmi, ultrason muayenesi, manyetik rezonans görüntüleme, kan testleri veya idrar analizi gibi görüntüleme yöntemleri ve kan testleri gerekli olabilir.Ödem tedavisi nasıl yapılır?Hafif ödem genellikle kendi kendine geçer. Etkilenen uzvun kalp seviyesinden yukarıda tutulması ile süreci hızlandırmak mümkündür. Daha şiddetli ödem varlığında ise diüretik adı verilen ve vücudun idrar yoluyla vücutta biriken aşırı sıvıyı atmasına yardımcı olan ilaçlarla tedavi edilebilir. Fakat bu ilaçlar yan etkilere neden olabileceği için hastanın genel sağlık durumu göz önüne alınarak kullanılır. Bu ilaçlar kısa vadeli çözüm sunar. Kalıcı tedavi için ödeme neden olan faktörün belirlenip ortadan kaldırılması gerekir. Örneğin ilaç kullanımı nedeniyle ödem gelişmişse bunların kesilerek başka ilaçların başlanması gerekebilir.
Ödemenin azalması ve tekrar etmemesi için doktora danışarak evde bazı uygulamalar yapılabilir. Bu uygulamalardan bazıları;Ödem atıcı yiyecekler nelerdir?Altta yatan ciddi bir hastalıktan kaynaklanmayan hafif ödem varlığında çeşitli ödem atıcı yiyecekler tüketmek şişliğin hafiflemesine yardımcı olabilir. Ödem söktürücü besinlerden bazıları aşağıda sıralanmıştır; | 3,862 |
4,432 | Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon | Osteoporoz (kemik erimesi) nedir? Belirtileri ve tedavi yöntemleri nelerdir? | İskelet sistemini oluşturan kemikler yüksek oranda kalsiyum içeren yapılardır. Bebeklik ve çocukluk dönemlerinde hızlı bir şekilde kemik yapımı söz konusudur. Adölesan dönemin sona erdiği 20'li yaşların sonlarına doğru ise kemik yapımı, kemik yıkımı ile hemen hemen aynı seviyelere gelir. Bu andan itibaren yaş ilerledikçe kemiklerde yıkımın geciktirilmesi açısından kalsiyum ve D vitamini alımına özen gösterilerek kemik kütlesi ve sağlığı korunmalıdır. Yaşın ilerlemesiyle birlikte kemik yıkımı hızlandığından bu durum dengesiz beslenme ile de birleştiğinde osteoporoz olarak da bilinen kemik erimesi tablosunu geliştirmeye başlar. Erken dönemde büyük sorunlara yol açmasa da yaş ilerledikçe kemiklerde hasar oluşumuna yol açabileceğinden hastalık rutin taramalar ile erken dönemde tespit edilerek gerekli tedavi prosedürleri uygulanmalıdır.İçindekilerOsteoporoz (kemik erimesi) nedir?Osteoporoz (kemik erimesi) belirtileri nelerdir?Osteoporoz (kemik erimesi) nedenleri nelerdir?Osteoporoz (kemik erimesi) teşhisi nasıl konulur?Osteoporoz (kemik erimesi) tedavisi nasıl yapılır?
Osteoporoz (kemik erimesi) nedir?
Sağlıklı ve genç kemiklerde güçlü kollajen liflerine bağlı mineraller ve çoğunlukla da kalsiyum tuzlarından oluşan bir yapılanma söz konusudur. Yaşlanmayla birlikte bu yapının gücünü kaybederek zayıflaması ve dayanıksızlaşması normaldir. Fakat osteoporoz kemik yoğunluğundaki aşırı düşüş nedeniyle kemiklerin çok daha kırılgan bir yapıya dönüşmesi anlamına gelir. Kemik erimesi olarak bilinen osteoporoz, kelime olarak süngerimsi (gözenekli) kemik anlamına gelir. Kemiklerin içlerinde boşluklar oluşarak yoğunlukları azalır. Bu da kırılmaya ve çatlamaya yatkın hale gelmelerine neden olur. Çoğunlukla bir kırık veya çatlak geliştikten sonra kemiklerin görüntülenmesi sonucunda tespit edilir. Osteoporoza bağlı kırık oluşumunun en yaygın görüldüğü kemikler ise el bilekleri, omurga ve kalçada bulunan kemiklerdir. Kemik erimesinin görülme sıklığı yaşla birlikte artar, aynı zamanda kadınlarda görülme olasılığı erkeklere oranla daha yüksektir.
Osteoporoz (kemik erimesi) belirtileri nelerdir?
Kemik erimesi, erken dönemde herhangi bir belirtiye neden olmaz. Kemik yoğunluğunun azalmasına karşın kemikte herhangi bir kırılma veya çatlama ortaya çıkmadığı veya kemik yoğunluğu testleri yapılmadığı müddetçe hastalığın tespit edilebilmesi de oldukça güçtür. Osteoporozun ilerlemesi durumunda hastalar kendilerinde birtakım belirtiler hissedebilir. Bunlardan bazıları şu şekildedir:
Omurga içerisinde kırık veya çökmüş bir omurun neden olduğu bel ağrıları
Zamanla kemiklerin eğrilmesine bağlı olarak boyun kısalması
Kamburlaşma ve çarpık duruş
Basit hareketlerde bile ortaya çıkabilen kırılma ve çatlamalar
Yukarıda verilen belirtiler ancak osteoporozun ileri seviyelere ulaştığı ve kemik hasarlarının oluşmaya başladığı dönemlerde kendini gösterebilecek semptomlardır. Hastalık bu aşamaya geldikten sonra kemiklerde oluşan hasarın geri döndürülebilmesi büyük ölçüde mümkün değildir. Bu nedenle ileri yaşlardaki bireyler bu hastalığa yakalanmamak için gerekli yaşam tarzı değişikliklerini uygulamalı, beslenme düzenine dikkat etmeli ve düzenli olarak spor yapmalıdır. Menopoz sonrası dönemdeki kadınlar hekimlerinin önereceği aralıklar ile kemik yoğunluğuna ilişkin tarama testlerini yaptırmalıdır.
Osteoporoz (kemik erimesi) nedenleri nelerdir?
Kemikler sürekli olarak yenilenme durumundadır. Osteoblast adlı hücreler yeni kemik hücrelerinin yapımında görevli iken osteoklast hücreleri eski kemik hücrelerinin parçalanmasını sağlar. Yaş ilerledikçe kemik yapımı kemik yıkımına yetişemez hale geldiğinden kemik erimesi süreci başlar ve bu durum yetersiz beslenme ile bir araya geldiğinde osteoporoz adı verilen tablo ortaya çıkar. Kemik erimesinin ortaya çıkışında etkili olan risk faktörleri şunlardır:
Yetersiz kalsiyum, fosfor ve D vitamini alımı
Kadın cinsiyet ve özellikle de menopoz sonrası dönemde olmak
İleri yaş
Genetik yatkınlık
Cinsiyet hormonlarındaki düşüklükler
Tiroid hormonlarına ilişkin bozukluklar
Menopoz öncesi dönemde yumurtalıkların alınması
Adrenal bez hastalıkları
Steroid içerikli ilaç kullanımı
Sigara ve alkol kullanımı
Hareketsiz yaşam tarzı
Osteoporoz (kemik erimesi) teşhisi nasıl konulur?
Osteoporoz, birtakım komplikasyonları da beraberinde getirir. Bunlardan en yaygını da kemik kırıklarıdır. Osteoporoz durumunda kemiklerde kırıkların meydana gelebilmesi için ağır bir darbe almak veya bir kaza geçirmek gerekli değildir. İleri derecede kemik erimesi olan hastalarda küçük bir burkulma ve hatta bazen öksürme gibi ani hareketlere bağlı olarak bile kırıkların ortaya çıkması söz konusu olabilmektedir. Özellikle kalça ağrısına bağlı olarak doktora giden kişilerde kırıkların tespit edilmesi buna bir örnek olarak verilebilir. Kemik erimesinin kesin olarak teşhis edilebilmesi için kemik yoğunluğu ölçümü yapılmalıdır. Bunun için günümüzde en sık başvurulan ve en güvenilir yöntem DEXA'dır. DEXA yöntemi ile kemik yoğunluğu kolay ve ağrısız bir şekilde ölçülebilirken hastalar yüksek miktarda radyasyona maruz kalmazlar. Ölçüm osteoporozdan en çok etkilenen bölgeler olan kalça, el bileği veya omurga kemiklerinden herhangi birinde yapılabilir. Yukarıda da belirtildiği gibi osteoporoz erken dönemde herhangi bir belirtiye neden olmaz. Bu nedenle belirtilerin ortaya çıkması beklenmeden kemik erimesinin çok yaygın görülen bir hastalık olduğu da göz önünde bulundurularak menopoz sonrası dönemdeki kadınlar ve 50 yaşın üzerindeki erkekler hekime başvurarak düzenli olarak DEXA ölçümünden geçmelidir.
Osteoporoz (kemik erimesi) tedavisi nasıl yapılır?
Kemik erimesinde uygulanacak tedavinin niteliği; hastalığınızın ilerlemişlik düzeyi, son 10 yıl içerisindeki kemik sağlığına ilişkin yaşadığınız problemler, kemik yoğunluğu ölçümlerinizin sonuçları gibi faktörler bir arada değerlendirilerek hekim tarafından planlanır. Kemiklerinde kırık meydana gelme ihtimali düşük olan kişilerde tedavi olarak vitamin ve mineral destekleri ile birlikte sağlıklı bir beslenme planının oluşturulması şeklinde uygulanabilir. Kemiklerinde kırık gelişme riskinin yüksek olduğu tespit edilen hastalarda en yaygın şekilde kullanılan osteoporoz ilaçları bifosfonatlardır. Bifosfonat içerikli ilaçların yaygın yan etkileri arasında karın ağrısı, mide bulantısı ve mide ekşimesi gibi sorunlar yer alır. Bu tarz sorunları yaşayan hastalarda ilacın intravenöz (damar yolu ile uygulanan) türevleri tercih edilebilir.
Tedavi için kullanılan diğer seçeneklerden ilki monoklonal antikor ilaçlarıdır. Bunlar deri altından 6 ayda bir verilen ilaçlardır ve ilacın kesilmesi bazı komplikasyonlara neden olabildiğinden uzun süreli olarak bu ilacı kullanabilecek olan hastalarda tercih edilmesinde fayda vardır. Hormon ilişkili terapiler de kemik erimesi tedavisi için tercih edilebilecek uygulamalar arasında yer alır. Özellikle menopozdan hemen sonra kullanılmaya başlanan östrojen destekleri, kemik kütlesinin korunması konusunda olumlu etkiler yaratabilir. Fakat östrojen içeren ilaçların kullanımına bağlı olarak meme ve endometrium kanserleri, kanın pıhtılaşmasına ilişkin bozukluklar ve kalp hastalıklarının oluşum riski arttığından bu tedavi yalnızca menopoz öncesi dönemde dahi kemik yoğunluğu düşük olan ve kemik erimesi için genetik yatkınlığı bulunan hastalarda kâr-zarar ilişkisi gözetilerek önerilmelidir. Östrojenin kemik yapımı üzerindeki olumlu etkilerini taklit eden "raloksifen" içerikli ilaçların kullanımı ve erkekler için testosteron replasman tedavileri de hormon ilişkili kemik erimesi tedavileri arasında yer alır. Bunların yanı sıra kemik yapımını destekleyen bazı ilaçlar da tedavi sürecinde reçetelendirilebilir.
Eğer siz de kemik erimesi teşhisi aldıysanız veya kemik erimesine ilişkin yukarıda verilen belirtilerden bazılarına sahipseniz, derhal bir sağlık kuruluşuna başvurarak gerekli muayenelerden geçmeli ve kemik taramalarınızı yaptırmalısınız. Kemik erimesinin çok yaygın görülen bir hastalık olması nedeniyle şu an herhangi bir belirtiye yol açmamış olsa da sizde de var olabileceğini ve ilerleyen yaşlarda ciddi sorunlara yol açabileceğini göz önünde bulundurularak kemik sağlığınıza ilişkin kontrollerinizi düzenli olarak yaptırmaya özen göstermelisiniz. Olası bir kemik erimesi sorununun erken dönemde tespit edilmesini sağlayarak tedavi sürecinize bir an önce başlayabilir, bu sayede ileride karşılaşabileceğiniz daha ciddi problemlerin önüne geçebilirsiniz.İskelet sistemini oluşturan kemikler yüksek oranda kalsiyum içeren yapılardır. Bebeklik ve çocukluk dönemlerinde hızlı bir şekilde kemik yapımı söz konusudur. Adölesan dönemin sona erdiği 20'li yaşların sonlarına doğru ise kemik yapımı, kemik yıkımı ile hemen hemen aynı seviyelere gelir. Bu andan itibaren yaş ilerledikçe kemiklerde yıkımın geciktirilmesi açısından kalsiyum ve D vitamini alımına özen gösterilerek kemik kütlesi ve sağlığı korunmalıdır. Yaşın ilerlemesiyle birlikte kemik yıkımı hızlandığından bu durum dengesiz beslenme ile de birleştiğinde osteoporoz olarak da bilinen kemik erimesi tablosunu geliştirmeye başlar. Erken dönemde büyük sorunlara yol açmasa da yaş ilerledikçe kemiklerde hasar oluşumuna yol açabileceğinden hastalık rutin taramalar ile erken dönemde tespit edilerek gerekli tedavi prosedürleri uygulanmalıdır.Osteoporoz (kemik erimesi) nedir?Sağlıklı ve genç kemiklerde güçlü kollajen liflerine bağlı mineraller ve çoğunlukla da kalsiyum tuzlarından oluşan bir yapılanma söz konusudur. Yaşlanmayla birlikte bu yapının gücünü kaybederek zayıflaması ve dayanıksızlaşması normaldir. Fakat osteoporoz kemik yoğunluğundaki aşırı düşüş nedeniyle kemiklerin çok daha kırılgan bir yapıya dönüşmesi anlamına gelir. Kemik erimesi olarak bilinen osteoporoz, kelime olarak süngerimsi (gözenekli) kemik anlamına gelir. Kemiklerin içlerinde boşluklar oluşarak yoğunlukları azalır. Bu da kırılmaya ve çatlamaya yatkın hale gelmelerine neden olur. Çoğunlukla bir kırık veya çatlak geliştikten sonra kemiklerin görüntülenmesi sonucunda tespit edilir. Osteoporoza bağlı kırık oluşumunun en yaygın görüldüğü kemikler ise el bilekleri, omurga ve kalçada bulunan kemiklerdir. Kemik erimesinin görülme sıklığı yaşla birlikte artar, aynı zamanda kadınlarda görülme olasılığı erkeklere oranla daha yüksektir.Osteoporoz (kemik erimesi) belirtileri nelerdir?Kemik erimesi, erken dönemde herhangi bir belirtiye neden olmaz. Kemik yoğunluğunun azalmasına karşın kemikte herhangi bir kırılma veya çatlama ortaya çıkmadığı veya kemik yoğunluğu testleri yapılmadığı müddetçe hastalığın tespit edilebilmesi de oldukça güçtür. Osteoporozun ilerlemesi durumunda hastalar kendilerinde birtakım belirtiler hissedebilir. Bunlardan bazıları şu şekildedir:Yukarıda verilen belirtiler ancak osteoporozun ileri seviyelere ulaştığı ve kemik hasarlarının oluşmaya başladığı dönemlerde kendini gösterebilecek semptomlardır. Hastalık bu aşamaya geldikten sonra kemiklerde oluşan hasarın geri döndürülebilmesi büyük ölçüde mümkün değildir. Bu nedenle ileri yaşlardaki bireyler bu hastalığa yakalanmamak için gerekli yaşam tarzı değişikliklerini uygulamalı, beslenme düzenine dikkat etmeli ve düzenli olarak spor yapmalıdır. Menopoz sonrası dönemdeki kadınlar hekimlerinin önereceği aralıklar ile kemik yoğunluğuna ilişkin tarama testlerini yaptırmalıdır.Osteoporoz (kemik erimesi) nedenleri nelerdir?Kemikler sürekli olarak yenilenme durumundadır. Osteoblast adlı hücreler yeni kemik hücrelerinin yapımında görevli iken osteoklast hücreleri eski kemik hücrelerinin parçalanmasını sağlar. Yaş ilerledikçe kemik yapımı kemik yıkımına yetişemez hale geldiğinden kemik erimesi süreci başlar ve bu durum yetersiz beslenme ile bir araya geldiğinde osteoporoz adı verilen tablo ortaya çıkar. Kemik erimesinin ortaya çıkışında etkili olan risk faktörleri şunlardır:Osteoporoz (kemik erimesi) teşhisi nasıl konulur?Osteoporoz, birtakım komplikasyonları da beraberinde getirir. Bunlardan en yaygını da kemik kırıklarıdır. Osteoporoz durumunda kemiklerde kırıkların meydana gelebilmesi için ağır bir darbe almak veya bir kaza geçirmek gerekli değildir. İleri derecede kemik erimesi olan hastalarda küçük bir burkulma ve hatta bazen öksürme gibi ani hareketlere bağlı olarak bile kırıkların ortaya çıkması söz konusu olabilmektedir. Özellikle kalça ağrısına bağlı olarak doktora giden kişilerde kırıkların tespit edilmesi buna bir örnek olarak verilebilir. Kemik erimesinin kesin olarak teşhis edilebilmesi için kemik yoğunluğu ölçümü yapılmalıdır. Bunun için günümüzde en sık başvurulan ve en güvenilir yöntem DEXA'dır. DEXA yöntemi ile kemik yoğunluğu kolay ve ağrısız bir şekilde ölçülebilirken hastalar yüksek miktarda radyasyona maruz kalmazlar. Ölçüm osteoporozdan en çok etkilenen bölgeler olan kalça, el bileği veya omurga kemiklerinden herhangi birinde yapılabilir. Yukarıda da belirtildiği gibi osteoporoz erken dönemde herhangi bir belirtiye neden olmaz. Bu nedenle belirtilerin ortaya çıkması beklenmeden kemik erimesinin çok yaygın görülen bir hastalık olduğu da göz önünde bulundurularak menopoz sonrası dönemdeki kadınlar ve 50 yaşın üzerindeki erkekler hekime başvurarak düzenli olarak DEXA ölçümünden geçmelidir.Osteoporoz (kemik erimesi) tedavisi nasıl yapılır?Kemik erimesinde uygulanacak tedavinin niteliği; hastalığınızın ilerlemişlik düzeyi, son 10 yıl içerisindeki kemik sağlığına ilişkin yaşadığınız problemler, kemik yoğunluğu ölçümlerinizin sonuçları gibi faktörler bir arada değerlendirilerek hekim tarafından planlanır. Kemiklerinde kırık meydana gelme ihtimali düşük olan kişilerde tedavi olarak vitamin ve mineral destekleri ile birlikte sağlıklı bir beslenme planının oluşturulması şeklinde uygulanabilir. Kemiklerinde kırık gelişme riskinin yüksek olduğu tespit edilen hastalarda en yaygın şekilde kullanılan osteoporoz ilaçları bifosfonatlardır. Bifosfonat içerikli ilaçların yaygın yan etkileri arasında karın ağrısı, mide bulantısı ve mide ekşimesi gibi sorunlar yer alır. Bu tarz sorunları yaşayan hastalarda ilacın intravenöz (damar yolu ile uygulanan) türevleri tercih edilebilir.Tedavi için kullanılan diğer seçeneklerden ilki monoklonal antikor ilaçlarıdır. Bunlar deri altından 6 ayda bir verilen ilaçlardır ve ilacın kesilmesi bazı komplikasyonlara neden olabildiğinden uzun süreli olarak bu ilacı kullanabilecek olan hastalarda tercih edilmesinde fayda vardır. Hormon ilişkili terapiler de kemik erimesi tedavisi için tercih edilebilecek uygulamalar arasında yer alır. Özellikle menopozdan hemen sonra kullanılmaya başlanan östrojen destekleri, kemik kütlesinin korunması konusunda olumlu etkiler yaratabilir. Fakat östrojen içeren ilaçların kullanımına bağlı olarak meme ve endometrium kanserleri, kanın pıhtılaşmasına ilişkin bozukluklar ve kalp hastalıklarının oluşum riski arttığından bu tedavi yalnızca menopoz öncesi dönemde dahi kemik yoğunluğu düşük olan ve kemik erimesi için genetik yatkınlığı bulunan hastalarda kâr-zarar ilişkisi gözetilerek önerilmelidir. Östrojenin kemik yapımı üzerindeki olumlu etkilerini taklit eden "raloksifen" içerikli ilaçların kullanımı ve erkekler için testosteron replasman tedavileri de hormon ilişkili kemik erimesi tedavileri arasında yer alır. Bunların yanı sıra kemik yapımını destekleyen bazı ilaçlar da tedavi sürecinde reçetelendirilebilir.Eğer siz de kemik erimesi teşhisi aldıysanız veya kemik erimesine ilişkin yukarıda verilen belirtilerden bazılarına sahipseniz, derhal bir sağlık kuruluşuna başvurarak gerekli muayenelerden geçmeli ve kemik taramalarınızı yaptırmalısınız. Kemik erimesinin çok yaygın görülen bir hastalık olması nedeniyle şu an herhangi bir belirtiye yol açmamış olsa da sizde de var olabileceğini ve ilerleyen yaşlarda ciddi sorunlara yol açabileceğini göz önünde bulundurularak kemik sağlığınıza ilişkin kontrollerinizi düzenli olarak yaptırmaya özen göstermelisiniz. Olası bir kemik erimesi sorununun erken dönemde tespit edilmesini sağlayarak tedavi sürecinize bir an önce başlayabilir, bu sayede ileride karşılaşabileceğiniz daha ciddi problemlerin önüne geçebilirsiniz. | 4,312 |
4,433 | Nöroloji | MS hastalığı (Multiple Skleroz) nedir? Ms hastalığı tedavisi | MS (Multiple Skleroz) beyinde ve omurilikte, mesajları taşıyan sinir telleri etrafındaki koruyucu kılıfın (miyelin kılıfı) hastalığıdır. Merkezi sinir sistemi ile organların bilgi iletişimini sağlayan omuriliğin miyelin tabakası üzerindeki fiziksel tahribatın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Kılıfın hasar gördüğü yerlerde sertleşmiş dokular (skleroz) yer almaktadır. Bu sertleşmiş alana da plak denir. Bu plaklar, sinir sistemi içinde pek çok yerde oluşabilir ve sinirler boyunca mesajların iletilmesini engelleyebilir.İçindekilerMS hastalığı (Multiple Skleroz) nedenleri nelerdir?MS hastalığı (Multiple Skleroz) belirtileri nelerdir?MS hastalığı (Multiple Skleroz) kimlerde görünür?MS hastalığı (Multiple Skleroz) en çok hangi yaşlarda ortaya çıkar?
MS hastalığı (Multiple Skleroz) nedenleri nelerdir?
Bu konuda pek çok farklı teoriler olmasına rağmen MS'in nedeni henüz kesin olarak tespit edilebilmiş değildir. Yapılan değişik araştırmalarda hastalığa neden olabilecek çok çeşitli nedenler (daha önce geçirilmiş virütik enfeksiyonlar, çevreden kaynaklanan bazı zehirli maddeler, beslenme alışkanlıkları, coğrafi etmenler, vücudun savunma sistemindeki bozukluklar) sorgulanmışsa da hiç biri kesin neden olarak saptanamamıştır.
Bazı araştırmacılar, MS'e henüz belirlenemeyen bir virüsün neden olduğunu ileri sürmektedirler. Bu teoriye göre, çocuklukta veya gençlik döneminde vücuda giren bu virüs; beş, on ya da on beş yıl gibi bir süre hiçbir belirti göstermeden vücutta kalmakta, daha sonra yine bilinmeyen bir nedenle, örneğin şiddetli bir üst solunum yolu hastalığı sırasında ortaya çıkmaktadır.
Diğer bir grup bilim adamı ise, oto-immün ( vücudun kendi bağışıklık sisteminin neden olduğu) bir hastalık olduğunu düşünmektedirler. Bu teoriye göre; vücudun bağışıklık sistemi normal olarak, vücuda giren yabancı mikrop ya da viruslara karşı vücudu korumak için karşı saldırıya geçip onlarla mücadele etmesi gerekirken, MS'li kişilerde bilinmeyen bir nedenle, merkezi sinir sistemindeki sinirlerin miyelin kılıfına saldırıp onları tahrip etmektedir.
Bu teorilerin tümünün bir arada etkileşim gösterdikleri de düşünülebilir. Yani genetik olarak yatkın kişilerde, MS ile ilgili bilinmeyen bir virüsün, vücudun bağışıklık sistemini olumsuz yönde harekete geçirerek, sinirlerin miyelin tabakasına saldırmaya ve onu tahrip etmeye yönlendirdiği söylenebilir
MS hastalığı (Multiple Skleroz) belirtileri nelerdir?
Hastalığın ilk belirtileri birkaç gün içinde ortaya çıkar; alevlenmeler ve düzelmelerle seyreder. Başlangıç dönemlerinde tam bir düzelme gösterirken, az sayıda hastada baştan itibaren düzelmeler olmaksızın kötüleşme söz konusu olabilir.
MS belirtileri, şiddet ve seyir yönünden hastadan hastaya çok büyük değişiklikler gösterebilir. Bazı hastalarda değişik hastalık tabloları arka arkaya ortaya çıkar, daha sonra tam ya da kısmi iyileşme görülür. Belirtiler etkilenen sinir sistemi bölgesine göre farklıdır.
Bunlar arasında halsizlik, karıncalanma, uyuşma, duyu eksikliği, denge bozukluğu, çift görme, görme azlığı, konuşma bozukluğu, titreme, kol ve bacaklarda sertlik, güçsüzlük, idrar kaçırma veya yapamama, erkeklerde cinsel güç azlığı sayılabilir. Tanımlanan belirtilerin bir ya da birkaçına birlikte rastlanabilir.
MS hastalığı (Multiple Skleroz) kimlerde görünür?
Öncelikle Multiple
Skleroz(MS) ölümcül bir hastalık değildir. Bu konuda yapılmış pek çok çalışma vardır. Bu çalışmalarda ortalama yaşam süresi açısından MS'lilerle sağlıklı bireyler arasında önemli bir fark olmadığı ortaya konmuştur. MS'de bulaşıcılık söz konusu değildir.
Multiple Skleroz (MS) genç insanlarda nörolojik nedenli engelliliklerde birinci sırayı almaktadır. Hastalık genellikle gençlerde, kadınlarda, sosyo-ekonomik düzeyi yüksek toplumlarda, kentlerde yaşayan eğitim düzeyi yüksek kişilerde görülen bir hastalıktır.
MS'li kişilerin, tedavi için aldıkları bazı ilaçların etkisiyle enfeksiyon hastalıklarına karşı direnme güçleri azalır. Bu nedenle hastaların solunum yolları enfeksiyonları, idrar yolu enfeksiyonları gibi hastalıklara diğer insanlardan daha fazla yakalanma eğilimleri vardır.
MS, bir akıl ya da ruh hastalığı olmayıp, tıbbi olarak tamamen bir sinir sistemi hastalığıdır.
MS kalıtsal bir hastalık değildir. Ailelerinde MS bulunan kişilerin MS'e yakalanma eğilimi az da olsa vardır.
MS hastalığı (Multiple Skleroz) en çok hangi yaşlarda ortaya çıkar?
Hastaların yaklaşık 2/3'ünde ilk belirtiler, 20-40 yaşlar arasında ortaya çıkar ancak 10 yaş gibi erken başlangıçlı hastalar ve 40 yaşından sonra başlayan vakalar da vardır. Kadın-erkek dağılımı açısından kadınlarda 2/3 kat daha sıktır.MS (Multiple Skleroz) beyinde ve omurilikte, mesajları taşıyan sinir telleri etrafındaki koruyucu kılıfın (miyelin kılıfı) hastalığıdır. Merkezi sinir sistemi ile organların bilgi iletişimini sağlayan omuriliğin miyelin tabakası üzerindeki fiziksel tahribatın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Kılıfın hasar gördüğü yerlerde sertleşmiş dokular (skleroz) yer almaktadır. Bu sertleşmiş alana da plak denir. Bu plaklar, sinir sistemi içinde pek çok yerde oluşabilir ve sinirler boyunca mesajların iletilmesini engelleyebilir.MS hastalığı (Multiple Skleroz) nedenleri nelerdir?Bu konuda pek çok farklı teoriler olmasına rağmen MS'in nedeni henüz kesin olarak tespit edilebilmiş değildir. Yapılan değişik araştırmalarda hastalığa neden olabilecek çok çeşitli nedenler (daha önce geçirilmiş virütik enfeksiyonlar, çevreden kaynaklanan bazı zehirli maddeler, beslenme alışkanlıkları, coğrafi etmenler, vücudun savunma sistemindeki bozukluklar) sorgulanmışsa da hiç biri kesin neden olarak saptanamamıştır.Bazı araştırmacılar, MS'e henüz belirlenemeyen bir virüsün neden olduğunu ileri sürmektedirler. Bu teoriye göre, çocuklukta veya gençlik döneminde vücuda giren bu virüs; beş, on ya da on beş yıl gibi bir süre hiçbir belirti göstermeden vücutta kalmakta, daha sonra yine bilinmeyen bir nedenle, örneğin şiddetli bir üst solunum yolu hastalığı sırasında ortaya çıkmaktadır.Diğer bir grup bilim adamı ise, oto-immün ( vücudun kendi bağışıklık sisteminin neden olduğu) bir hastalık olduğunu düşünmektedirler. Bu teoriye göre; vücudun bağışıklık sistemi normal olarak, vücuda giren yabancı mikrop ya da viruslara karşı vücudu korumak için karşı saldırıya geçip onlarla mücadele etmesi gerekirken, MS'li kişilerde bilinmeyen bir nedenle, merkezi sinir sistemindeki sinirlerin miyelin kılıfına saldırıp onları tahrip etmektedir.Bu teorilerin tümünün bir arada etkileşim gösterdikleri de düşünülebilir. Yani genetik olarak yatkın kişilerde, MS ile ilgili bilinmeyen bir virüsün, vücudun bağışıklık sistemini olumsuz yönde harekete geçirerek, sinirlerin miyelin tabakasına saldırmaya ve onu tahrip etmeye yönlendirdiği söylenebilirMS hastalığı (Multiple Skleroz) belirtileri nelerdir?Hastalığın ilk belirtileri birkaç gün içinde ortaya çıkar; alevlenmeler ve düzelmelerle seyreder. Başlangıç dönemlerinde tam bir düzelme gösterirken, az sayıda hastada baştan itibaren düzelmeler olmaksızın kötüleşme söz konusu olabilir.
MS belirtileri, şiddet ve seyir yönünden hastadan hastaya çok büyük değişiklikler gösterebilir. Bazı hastalarda değişik hastalık tabloları arka arkaya ortaya çıkar, daha sonra tam ya da kısmi iyileşme görülür. Belirtiler etkilenen sinir sistemi bölgesine göre farklıdır.
Bunlar arasında halsizlik, karıncalanma, uyuşma, duyu eksikliği, denge bozukluğu, çift görme, görme azlığı, konuşma bozukluğu, titreme, kol ve bacaklarda sertlik, güçsüzlük, idrar kaçırma veya yapamama, erkeklerde cinsel güç azlığı sayılabilir. Tanımlanan belirtilerin bir ya da birkaçına birlikte rastlanabilir.MS hastalığı (Multiple Skleroz) kimlerde görünür?Öncelikle MultipleSkleroz(MS) ölümcül bir hastalık değildir. Bu konuda yapılmış pek çok çalışma vardır. Bu çalışmalarda ortalama yaşam süresi açısından MS'lilerle sağlıklı bireyler arasında önemli bir fark olmadığı ortaya konmuştur. MS'de bulaşıcılık söz konusu değildir.MS hastalığı (Multiple Skleroz) en çok hangi yaşlarda ortaya çıkar?Hastaların yaklaşık 2/3'ünde ilk belirtiler, 20-40 yaşlar arasında ortaya çıkar ancak 10 yaş gibi erken başlangıçlı hastalar ve 40 yaşından sonra başlayan vakalar da vardır. Kadın-erkek dağılımı açısından kadınlarda 2/3 kat daha sıktır. | 2,295 |
4,434 | İç Hastalıkları (Dahiliye) | Karın ağrısına ne iyi gelir? Karın ağrısı nasıl geçer? | İçindekilerAkut karın ağrısı nedir? Nasıl teşhis edilir?Karın ağrısının nedenleri?Karın ağrısı başka hastalıklarla karıştırılabilir mi?Karın ağrısının tedavi yolları nelerdir?Karın ağrısında mutlaka doktora gidilmesi gereken haller
Akut karın ağrısı nedir? Nasıl teşhis edilir?
Altı saat içinde birden bire başlayan karın ağrısı ile kendini gösteren karın hastalığı, akut karın ağrısı olarak tanımlanır. Bağırsakta olan iltihabi bir olay ise kendisini iştahsızlık, bulantı ve kusma gibi belirtilerle gösterir. Ani başlayan karın ağrısı olan her hasta detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Bir haftayı aşan bir süredir karın ağrısı olan hastada 'akut karın' tablosu düşünülmez, ancak bu durum bir hekim tarafından incelenmelidir
Karın ağrısının nedenleri?
Karnın değişik bölgelerindeki ağrılar, o bölgeye has organların hastalıklarının belirtisi olabiliyor. Mide ve bağırsak bozuklukları, böbrek taşları, kadın ve erkek üreme organlarının hastalıkları, şeker hastalığı, böbrek üstü bezi hastalıkları, kadınlarda adet sancıları, bazı kan hastalıkları, kurşun ve morfin gibi maddelerin zehirlenmeleri ve zona gibi hastalıklar nedeni ile karın ağrısı oluşabiliyor. Sadece karın boşluğundaki organlar değil, akciğer iltihapları, kalp krizleri ve kaburga kırıkları karın ağrısı yaratabiliyor.
Karın ağrısı başka hastalıklarla karıştırılabilir mi?
Karın sağ üst bölümünde olan ağrılardan karaciğer, safra kesesi ve yollarının hastalıkları ve ülser sorunları sorumlu olabilir. Karın sol üst bölümünde olan ağrılarının sebebi dalak, pankreas, ve karın şah damarının (aorta) hastalıkları olabilir. Göbeğin üst bölümünde olan ağrılarda yemek borusu, mide ve on iki parmak barsağının, gastrit, ülser ve reflü gibi hastalıkları akla gelmelidir. Karın sol alt bölümünde olan ağrılarda, kalın bağırsak iltihapları, yumurtalık sorunları, karın şah damarının hastalıkları, idrar sorunları, dış gebelik sorunu ve apandisit problemi olabilir.
Karın sağ alt bölümünde olan ağrılarda apandisit, idrar sorunları, dış gebelik sorunu, yumurtalık sorunları, fıtık boğulması, safra kesesi ve yolları sorunları düşünülmelidir.
Karın ağrısının tedavi yolları nelerdir?
Karın ağrısı şikayetinin altında farklı sebepler olabileceği için bilinçsiz bir şekilde ilaç almamak gerekiyor. Ancak yemek sonrasında gelişen, hafif şiddetteki karın ağrılarında hafif buzlu su içilmesi, tost yenmesi, elma suyu içilmesi veya muz yenmesi öneriliyor.
Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise şudur:
"Karın ağrısının nedeni kesin olarak bilinmiyorsa ve daha önceden bir hekim tarafından tanısı konulmamışsa, ağrı kesici ilaç almamakta yarar vardır."
Karın ağrısında mutlaka doktora gidilmesi gereken haller
Şiddetli, tekrarlayıcı, artan ve devamlı karakterde ağrılar
Ağrı ile nefesin kesilmesi, baygınlık hissi, kanama, kusma ve yüksek ateş olması
Karın ağrısının göğse, boyuna ve omuza yayılması
Dışkıda kan görülmesi
Karında gerginlik ve şişme olması
Bu araştırmalar sırasında hekimin deneyimi, görgü ve bilgisi büyük önem taşımaktadır.
Tedavi tamamen saptanan soruna göre düzenlenir. İdrar yolunda taş belirlenmesi halinde ön planda ilaçlarla tedavi planlanırken, apandisit sorunu gibi cerrahi bir sorun saptanması halinde acil ameliyat önerilmektedir.Akut karın ağrısı nedir? Nasıl teşhis edilir?Altı saat içinde birden bire başlayan karın ağrısı ile kendini gösteren karın hastalığı, akut karın ağrısı olarak tanımlanır. Bağırsakta olan iltihabi bir olay ise kendisini iştahsızlık, bulantı ve kusma gibi belirtilerle gösterir. Ani başlayan karın ağrısı olan her hasta detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Bir haftayı aşan bir süredir karın ağrısı olan hastada 'akut karın' tablosu düşünülmez, ancak bu durum bir hekim tarafından incelenmelidirKarın ağrısının nedenleri?Karnın değişik bölgelerindeki ağrılar, o bölgeye has organların hastalıklarının belirtisi olabiliyor. Mide ve bağırsak bozuklukları, böbrek taşları, kadın ve erkek üreme organlarının hastalıkları, şeker hastalığı, böbrek üstü bezi hastalıkları, kadınlarda adet sancıları, bazı kan hastalıkları, kurşun ve morfin gibi maddelerin zehirlenmeleri ve zona gibi hastalıklar nedeni ile karın ağrısı oluşabiliyor. Sadece karın boşluğundaki organlar değil, akciğer iltihapları, kalp krizleri ve kaburga kırıkları karın ağrısı yaratabiliyor.Karın ağrısı başka hastalıklarla karıştırılabilir mi?Karın sağ üst bölümünde olan ağrılardan karaciğer, safra kesesi ve yollarının hastalıkları ve ülser sorunları sorumlu olabilir. Karın sol üst bölümünde olan ağrılarının sebebi dalak, pankreas, ve karın şah damarının (aorta) hastalıkları olabilir. Göbeğin üst bölümünde olan ağrılarda yemek borusu, mide ve on iki parmak barsağının, gastrit, ülser ve reflü gibi hastalıkları akla gelmelidir. Karın sol alt bölümünde olan ağrılarda, kalın bağırsak iltihapları, yumurtalık sorunları, karın şah damarının hastalıkları, idrar sorunları, dış gebelik sorunu ve apandisit problemi olabilir.Karın sağ alt bölümünde olan ağrılarda apandisit, idrar sorunları, dış gebelik sorunu, yumurtalık sorunları, fıtık boğulması, safra kesesi ve yolları sorunları düşünülmelidir.Karın ağrısının tedavi yolları nelerdir?Karın ağrısı şikayetinin altında farklı sebepler olabileceği için bilinçsiz bir şekilde ilaç almamak gerekiyor. Ancak yemek sonrasında gelişen, hafif şiddetteki karın ağrılarında hafif buzlu su içilmesi, tost yenmesi, elma suyu içilmesi veya muz yenmesi öneriliyor.Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise şudur:"Karın ağrısının nedeni kesin olarak bilinmiyorsa ve daha önceden bir hekim tarafından tanısı konulmamışsa, ağrı kesici ilaç almamakta yarar vardır."Karın ağrısında mutlaka doktora gidilmesi gereken haller | 1,653 |
4,435 | Hematoloji | Kan verme nedir? | Kan; tek kaynağı insan olan ve yaşam için zorunlu bir sıvıdır. Erişkin insanlarda kan yapan organ kemik iliğidir. Tek kaynağının insan olması ve ihtiyaç duyulduğunda yerine konabilecek bir yedeğinin olmaması nedeniyle yaşam kurtarıcı bir sıvıdır. Gelişmiş ülkelerde kan bağışı sosyal bir sorumluluk gibi değerlendirilip, bir gün kendisin de kana ihtiyacının olacağı düşüncesiyle düzenli kan bağışı yapılmaktadır. Ülkemizde kan ve diğer organ bağışı henüz istenen düzey ve istikrarda değildir. Kan bağışlamak; kanı veren kişiye, fiziksel olarak kemik iliğini uyardığı ve genç kan hücrelerinin kemik iliğinde yapılıp dalaşıma karışmasını sağladığı için, bağışıklık sistemini güçlendirir. Kan bağışında bulunan kişi, bu görevi yapmakla bir başka insanın hayatını kurtardığını düşündüğünde, psikolojik bir rahatlama hisseder.İçindekilerKimler kan vermelidir?Kimler kan vermemelidir?Kan verildikten sonra ne yapılmalıdır?Ne kadarlık periyotlarla kan verilmelidir?Verilen kan ne kadar sürede yeniden üretilir?
Kimler kan vermelidir?
Kan; kemik iliğinde yapımı sürekli olan bir sıvı olduğu için, kan verme, sağlıklı insanlar için herhangi bir sağlık sorununa neden olmaz.18–65 yaşları arasında herhangi bir sağlık sorunu olmayan, kan ölçümlerinde hemoglobin ve hematokrit değerleri normal olan herkes, yılda ortalama dört kez kan verebilir.
Kimler kan vermemelidir?
Kronik hastalığı bulunan, AIDS, hepatit, sifiliz gibi bulaşıcı hastalıkları, kanser, hipertansiyon, kan hastalıkları ve kalp hastalıkları olanların kan vermesi önerilmez. Ayrıca düzenli ilaç kullanması gereken kişilerin de kan vermesi uygun değildir.
Kan verildikten sonra ne yapılmalıdır?
Kan verme işlemi sıvı kaybına neden olduğundan; kan verme işlemi sonrasında kişinin bol sıvı ve sıvı gıdalar alması, sigara alkol almaması, ağır egzersizlerden sakınması, dikkat ve denge gerektirecek işlerde çalışanların kan bağışı yaptıklarında işlerine bir gün süreyle ara vermeleri uygun olur.
Ne kadarlık periyotlarla kan verilmelidir?
En sık kan verme işlemi iki ay ara ile olmalıdır. Daha sık aralıklarla kan vermek sağlıklı değildir.
Verilen kan ne kadar sürede yeniden üretilir?
Normal kan hücresinin yaşam süresi 120 gündür. Kan verdikten ortalama olarak 2–3 ay sonra normal değerlere tekrar ulaşılır.Kan; tek kaynağı insan olan ve yaşam için zorunlu bir sıvıdır. Erişkin insanlarda kan yapan organ kemik iliğidir. Tek kaynağının insan olması ve ihtiyaç duyulduğunda yerine konabilecek bir yedeğinin olmaması nedeniyle yaşam kurtarıcı bir sıvıdır. Gelişmiş ülkelerde kan bağışı sosyal bir sorumluluk gibi değerlendirilip, bir gün kendisin de kana ihtiyacının olacağı düşüncesiyle düzenli kan bağışı yapılmaktadır. Ülkemizde kan ve diğer organ bağışı henüz istenen düzey ve istikrarda değildir. Kan bağışlamak; kanı veren kişiye, fiziksel olarak kemik iliğini uyardığı ve genç kan hücrelerinin kemik iliğinde yapılıp dalaşıma karışmasını sağladığı için, bağışıklık sistemini güçlendirir. Kan bağışında bulunan kişi, bu görevi yapmakla bir başka insanın hayatını kurtardığını düşündüğünde, psikolojik bir rahatlama hisseder.Kimler kan vermelidir?Kan; kemik iliğinde yapımı sürekli olan bir sıvı olduğu için, kan verme, sağlıklı insanlar için herhangi bir sağlık sorununa neden olmaz.18–65 yaşları arasında herhangi bir sağlık sorunu olmayan, kan ölçümlerinde hemoglobin ve hematokrit değerleri normal olan herkes, yılda ortalama dört kez kan verebilir.Kimler kan vermemelidir?Kronik hastalığı bulunan, AIDS, hepatit, sifiliz gibi bulaşıcı hastalıkları, kanser, hipertansiyon, kan hastalıkları ve kalp hastalıkları olanların kan vermesi önerilmez. Ayrıca düzenli ilaç kullanması gereken kişilerin de kan vermesi uygun değildir.Kan verildikten sonra ne yapılmalıdır?Kan verme işlemi sıvı kaybına neden olduğundan; kan verme işlemi sonrasında kişinin bol sıvı ve sıvı gıdalar alması, sigara alkol almaması, ağır egzersizlerden sakınması, dikkat ve denge gerektirecek işlerde çalışanların kan bağışı yaptıklarında işlerine bir gün süreyle ara vermeleri uygun olur.Ne kadarlık periyotlarla kan verilmelidir?En sık kan verme işlemi iki ay ara ile olmalıdır. Daha sık aralıklarla kan vermek sağlıklı değildir.Verilen kan ne kadar sürede yeniden üretilir?Normal kan hücresinin yaşam süresi 120 gündür. Kan verdikten ortalama olarak 2–3 ay sonra normal değerlere tekrar ulaşılır. | 1,142 |
4,436 | Üroloji | İktidarsızlık nedir? | Halk arasında iktidarsızlık tıp dilinde ise´erektil disfonksiyon´ olarak tanımlanan rahatsızlık, penisin sertleşmesi demek olan ereksiyonun, cinsel birleşmeyi sağlayacak derecede olamaması yani fonksiyon bozukluğudur. Aslında bu tür fonksiyon bozukluklarının bir kez ya da seyrek olarak görülmesi, hemen herkeste zaman zaman olabilen bir durumdur. İktidarsızlıktan yani erektil disfonksiyondan söz edilebilmesi için sertleşme kusurunun sürekli ya da çok sık olması gerekiyor.İçindekilerİktidarsızlığın toplumda görülme oranı nasıldır?İktidarsızlık neden olur?Fiziksel nedenlerPsikolojik nedenlerİktidarsızlığın tedavisi nasıldır?İktidarsızlık yaşayanlara önerileriniz neler olabilir?
İktidarsızlığın toplumda görülme oranı nasıldır?
'Cinsel güç´ çoğu erkek için temel konulardan biridir. Penisin sertleşme yeteneğinin azalması ya da kaybolması bu nedenle pek gündeme getirilmez. Ancak yapılan çalışmalar her on erkekten birinde böyle bir sorun olduğunu ortaya koymuştur. Tabii ki bu sıklığın yaşla da ilgisi var. Genç yaşlarda çok düşük olan bu oran, yaşla paralel olarak artmaktadır.
Erektil disfonksiyonu olanların sadece yüzde 10 kadarı bu konuya çare aramaktadır. Sorunu olduğu halde doktora başvurmayan, çare aramayanların bu denli çok olmasındaki etkenlerden birinin utangaçlık ya da böyle bir sorunun olduğunun başkası tarafından duyulmasını istememe olmasına karşın daha önemli bir grup bu konuda bir çare olduğunu bilmediği için, bir anlamda ´kaderine rıza göstermektedir'.
İktidarsızlık neden olur?
Çoğu erkekte stres, yorgunluk, endişe ya da aşırı alkol kullanıldığında zaman zaman karşılaşılan bu durumun endişe edilecek bir yönü yoktur. Eğer bu durum çok sorun edilirse, ´başarısızlık korkusu´ eklenecek ve psikolojik olarak ciddi bir sorun haline geldiği için aslında geçici bir durumkken sabit bir sorun haline dönüşecektir. Her birleşmede bir önceki ´başarısızlık´ hatırlanacak, tekrarlama korkusu, cinsel hazzı engelleyerek penisin sertleşmesini önleyecektir. Bundan 20 yıl öncesine kadar erektil disfonksiyonun oluşum mekanizmaları yeterince bilinmediği için olayın çoğu zaman psikolojik kökenli olduğu düşünülürdü. Daha sonraki çalışmalar bunların %70´inde organik sorunlar da olduğunu ortaya koymuştur. Böylece vakaların büyük bir kısmında organik ve psikolojik sorunların bir arada bulunduğu anlaşılmış oldu.
Erektil disfonksiyonu anlamak için penisin sertleşme mekanizmasını ana hatlarıyla gözden geçirmekte yarar var. Cinsel uyarılar karşısında vücutta bazı kimyasal işlemler oluşmaktadır. Penise gelen ve penisten giden sinirlerin de katkısıyla atardamarlardan gelen kan toplardamarların kapanması sonucu penisin yapısını oluşturan süngersi cisimlerin içinde birikmekte ve penisin sertleşmesine neden olmaktadır. Daha sonra da toplardamarlar gevşeyerek biriken kanın boşalmasını sağlamakta ve sertleşme sona ermektedir. Bu mekanizmayı etkileyen bir çok organik neden penisin sertleşmesini engellemektedir.
Fiziksel nedenler
Organik ya da fiziksel olarak adlandırılan nedenlerin başlıcaları şunlardır;
Atardamarların daralması sonucu penise gelen kanın azalması
Toplardamarların gereğinde kapanamayıp, gelen kanı geri kaçırması
Penise gelen ya da giden damarların hasarlanması
Hormon bozuklukları
İlaçların yan etkileri
Alkoliklik ya da uyuşturucu bağımlılığı
Şeker hastalığı
Aşırı sigara içmek
Yüksek kolesterol
Penisin süngersi yapısını etkileyen hastalıklar
İnmeler (beyin kanaması vb.) sinir sistemi hastalıkları
Ciddi organik kronik hastalıklar (böbrek yetersizliği, karaciğer yetersizliği vb.)
Psikolojik nedenler
Bir erkekte sertleşme kusurunun aniden ortaya çıkması, bazı birleşmelerde normalken bazen kusur olması psikolojik etkenleri düşündürür. Bazen tetikleyici faktör kolayca bulunabilir. Örneğin cinsel eşiyle ciddi uyuşmazlıklar, sevişme sırasında durdurulma ya da ev veya işte ciddi sorunlar gibi. Cinsel birleşme sırasında tatmin konusunda kaygılar duymak, depresyon yaşamak, ortamın uygunsuzluğu cinsel bilgi azlığı gibi konular da psikolojik etkenler arasında yer alabilir.
Böyle bir sorunla karşılaşan kişilerin ilk olarak bilmesi gereken şey, erektil disfonksiyon üzerinde özellikle son yıllarda yapılan çalışmalarla artık bunun tedavisi mümkün olmayan, çaresiz bir dert olmadığıdır. Bunu bilmenin önemi, sebebin organik olduğu hallerde bile olayın içinde psikolojik etkenlerin de katkısıdır. ´Başarısızlık´ korkusu sorunun ağırlaşmasına yol açacaktır.
Bundan sonraki basamak yaşam biçimindeki değişmelerdir. Sigarayı bırakmak, alkol miktarını azaltmak, stresten ve endişelerden uzaklaşmaya çalışmak çoğu kişide çare olacaktır. Bunlarla çözüme ulaşamayanların tıbbi yardım aramaları gerekir. Eğer bünyelerini tanıyan bir aile hekimleri varsa, sorunu ilk olarak onunla konuşmaları daha uygun olacaktır. Hekimleri bunu çözemediği taktirde üroloji klinikleri ya da uzmanlarının muayenehanelerine gönderecektir.
İktidarsızlığın tedavisi nasıldır?
Hekim, yaptığı tetkiklerle sorunun kaynağının ne olduğu ve hangi yöntemlerle tedavi edilebileceğini belirler. Erektil disfonksiyonun tedavisinde bazı yöntemler bulunmaktadır, hekim hastanın durumuna göre bunlardan birini ya da birkaçını bir arada uygulayabilir.
Cinsel yaşamı düzenleme: Özellikle sorunun psikolojik kökenli olduğu hallerde bunun yararı olmaktadır. Eşlerin cinsel yaklaşımlarını araştırarak bu yönde düzenleyici önerilerde bulunmak yararlı olmaktadır. Seks tedavisi olarak da adlandırılan bu uygulamalar, diğer tedavi yöntemlerinin yanısıra da uygulanabilmektedir.
Vakum aletleri: Vakum aletlerinin çok değişik modelleri bulunmaktadır. Hepsi hemen hemen aynı prensiple çalışan bu aletlerde bir tüp ve bu tüpün içindeki havayı boşaltan bir pompa sistemi bulunmaktadır. Penis bu içine konulmakta ve pompa ile silindirin havası boşaltılarak vakum yaratılmaktadır. Penisin dışındaki bu vakum etkisi ile kan penisin süngersi cisimlerinin içine dolar ve penisin doğal ereksiyonu gibi sertleşme olur. Yeterli ereksiyon sağlanınca penisin dip kısmına bir sıkıştırıcı band yerleştirilir. Silindirin mandalı açılarak içine hava girişi sağlanır ve silindir uzaklaştırılır. Band ile sıkıştırıldığı için kan geri akamayacağından penis ereksiyonu devam eder. Bilinmesi gereken husus sıkıştırıcı bandın yarım saat içinde çıkartılması gereğidir.
Penis içine iğne: Oldukça etkili bir yöntemdir. Hastaya ya da eşine, cinsel birleşme öncesi penisin süngersi cisimlerine iğne yapılması öğretilir. Bu amaçla kullanılan değişik ilaçlar bulunmaktadır. İğne yapıldıktan 10-15 dakika kadar sonra ereksiyon gerçekleşmektedir.
İdrar kanalına ilaç: İğnesiz tedavilerden biridir ve oldukça etkilidir. Küçük bir tablet özel uygulayıcısıyla üretradan (dış idrar yolu) içeri itilir. Burada eriyen ilaç, idrar yolu duvarından emilerek penis dokusunu etkiler ve 5-10 dakika içinde ereksiyon gerçekleşir. Ağızdan hap kullanımı: Yakın bir zamana kadar bu amaçla kullanılan ilaç Yohimbin´di. Afrika´da yetişen bir ağaçtan elde edilen maddelerden üretilen bu ilaçla yapılan bir çok çalışma ereksiyon sağlamada yararlı olduğunu göstermiştir. Halen mevcut, etkisi kanıtlanmış ve lisansı alınmış tek ilaç Viagra´dır. Cinsel birleşmeden bir saat kadar önce yutularak kullanılır. İlacı olumlu yönlerinden biri de cinsel uyarılma olmadığı zaman ereksiyon olmamasıdır.
Hormon kullanımı: Erektil disfonksiyonu olanların küçük bir kısmında neden hormon bozukluğudur. Bunlar arasında en sık rastlananı, erkeklik hormonu olan Testosteron´un eksikliğidir. Böyle bir durum tesbit edildiğinde bu hormonu içeren ilaçlarla takviye yapılarak başarılı tedavi sağlanabilir. Testosteron eksikliği laboratuvar testleri ile kanıtlanmadığı sürece bu hormonu kullanmak yarar sağlamadığı gibi hormon dengesini bozucu etki yaratabilir.
Cerrahi tedavi: Erektil disfonksiyonu olan vakaların bir kısmında penis damarlarında, yeterli kan akışına izin vermeyecek derecede bozukluklar bulunabilir. Bu gibi hallerde yapılan ameliyatla damarlardaki sorunlar düzeltilebilir.
Penis protezleri: Ameliyatla penisin içine yerleştirilen cihazlardır. Başlıca iki tipi bulunmaktadır. Bir tipi yarı sert çubuklar şeklindedir. Penise yerleştirildiğinde sürekli bir sertlik yaratır, gerekli olmadığı zaman aşağıya doğru bükülmeye olanak verir. Diğer tipi daha karmaşık bir yapıdadır. İçerdiği hidrolik sistem nedeniyle gerektiğinde sertleşme sağlar. Bu sertleşme, skrotuma (testis torbası) yerleştirilen bir pompa ile sağlanır. Cinsel birleşme ertesinde de aynı mekanizma ile yumuşama sağlanmaktadır.
Penis protezi konulması sırasında penisin süngersi dokularının önemli bir kısmı çıkarılmaktadır. Bu nedenle daha sonra başka tedavi yöntemlerinin kullanılması söz konusu değildir. Bu nedenle protez ameliyatına karar vermeden önce diğer tedavi yöntemleri ile ilgili tetkiklerin yapılmış olması ve kesin karar verilmesi gerekmektedir.
İktidarsızlık yaşayanlara önerileriniz neler olabilir?
Sorunlar paylaşıldıkça küçülür. Bu kural erektil disfonksiyonda da geçerlidir. Bazen erektil disfonksiyonu olan erkeklerin eşleri, bilmeyerek de olsa psikolojik sorun yaratırlar. Sorunun konuşulup tartışılması bazen sorunun ortadan kalkmasını bile sağlayabilir. Cinsel uyum, yetersiz ereksiyon ve erken boşalma gibi hallerde de çare olabilmektedir.
Bazı çiftler bunu yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak algılayıp çare aramazken, bazıları da ileri derecede mutsuz olabilmektedir. Yaşlanma ile erektil disfonksiyon sıklığı artmakta ise de tedavi yöntemleri sayesinde ne kadın ne de erkek için çok ileri yaşlara kadar cinsel yaşamı sürdürmemek için bir neden yok.Halk arasında iktidarsızlık tıp dilinde ise´erektil disfonksiyon´ olarak tanımlanan rahatsızlık, penisin sertleşmesi demek olan ereksiyonun, cinsel birleşmeyi sağlayacak derecede olamaması yani fonksiyon bozukluğudur. Aslında bu tür fonksiyon bozukluklarının bir kez ya da seyrek olarak görülmesi, hemen herkeste zaman zaman olabilen bir durumdur. İktidarsızlıktan yani erektil disfonksiyondan söz edilebilmesi için sertleşme kusurunun sürekli ya da çok sık olması gerekiyor.İktidarsızlığın toplumda görülme oranı nasıldır?'Cinsel güç´ çoğu erkek için temel konulardan biridir. Penisin sertleşme yeteneğinin azalması ya da kaybolması bu nedenle pek gündeme getirilmez. Ancak yapılan çalışmalar her on erkekten birinde böyle bir sorun olduğunu ortaya koymuştur. Tabii ki bu sıklığın yaşla da ilgisi var. Genç yaşlarda çok düşük olan bu oran, yaşla paralel olarak artmaktadır.Erektil disfonksiyonu olanların sadece yüzde 10 kadarı bu konuya çare aramaktadır. Sorunu olduğu halde doktora başvurmayan, çare aramayanların bu denli çok olmasındaki etkenlerden birinin utangaçlık ya da böyle bir sorunun olduğunun başkası tarafından duyulmasını istememe olmasına karşın daha önemli bir grup bu konuda bir çare olduğunu bilmediği için, bir anlamda ´kaderine rıza göstermektedir'.İktidarsızlık neden olur?Çoğu erkekte stres, yorgunluk, endişe ya da aşırı alkol kullanıldığında zaman zaman karşılaşılan bu durumun endişe edilecek bir yönü yoktur. Eğer bu durum çok sorun edilirse, ´başarısızlık korkusu´ eklenecek ve psikolojik olarak ciddi bir sorun haline geldiği için aslında geçici bir durumkken sabit bir sorun haline dönüşecektir. Her birleşmede bir önceki ´başarısızlık´ hatırlanacak, tekrarlama korkusu, cinsel hazzı engelleyerek penisin sertleşmesini önleyecektir. Bundan 20 yıl öncesine kadar erektil disfonksiyonun oluşum mekanizmaları yeterince bilinmediği için olayın çoğu zaman psikolojik kökenli olduğu düşünülürdü. Daha sonraki çalışmalar bunların %70´inde organik sorunlar da olduğunu ortaya koymuştur. Böylece vakaların büyük bir kısmında organik ve psikolojik sorunların bir arada bulunduğu anlaşılmış oldu.Erektil disfonksiyonu anlamak için penisin sertleşme mekanizmasını ana hatlarıyla gözden geçirmekte yarar var. Cinsel uyarılar karşısında vücutta bazı kimyasal işlemler oluşmaktadır. Penise gelen ve penisten giden sinirlerin de katkısıyla atardamarlardan gelen kan toplardamarların kapanması sonucu penisin yapısını oluşturan süngersi cisimlerin içinde birikmekte ve penisin sertleşmesine neden olmaktadır. Daha sonra da toplardamarlar gevşeyerek biriken kanın boşalmasını sağlamakta ve sertleşme sona ermektedir. Bu mekanizmayı etkileyen bir çok organik neden penisin sertleşmesini engellemektedir.Fiziksel nedenlerPsikolojik nedenlerBir erkekte sertleşme kusurunun aniden ortaya çıkması, bazı birleşmelerde normalken bazen kusur olması psikolojik etkenleri düşündürür. Bazen tetikleyici faktör kolayca bulunabilir. Örneğin cinsel eşiyle ciddi uyuşmazlıklar, sevişme sırasında durdurulma ya da ev veya işte ciddi sorunlar gibi. Cinsel birleşme sırasında tatmin konusunda kaygılar duymak, depresyon yaşamak, ortamın uygunsuzluğu cinsel bilgi azlığı gibi konular da psikolojik etkenler arasında yer alabilir.Böyle bir sorunla karşılaşan kişilerin ilk olarak bilmesi gereken şey, erektil disfonksiyon üzerinde özellikle son yıllarda yapılan çalışmalarla artık bunun tedavisi mümkün olmayan, çaresiz bir dert olmadığıdır. Bunu bilmenin önemi, sebebin organik olduğu hallerde bile olayın içinde psikolojik etkenlerin de katkısıdır. ´Başarısızlık´ korkusu sorunun ağırlaşmasına yol açacaktır.Bundan sonraki basamak yaşam biçimindeki değişmelerdir. Sigarayı bırakmak, alkol miktarını azaltmak, stresten ve endişelerden uzaklaşmaya çalışmak çoğu kişide çare olacaktır. Bunlarla çözüme ulaşamayanların tıbbi yardım aramaları gerekir. Eğer bünyelerini tanıyan bir aile hekimleri varsa, sorunu ilk olarak onunla konuşmaları daha uygun olacaktır. Hekimleri bunu çözemediği taktirde üroloji klinikleri ya da uzmanlarının muayenehanelerine gönderecektir.İktidarsızlığın tedavisi nasıldır?Hekim, yaptığı tetkiklerle sorunun kaynağının ne olduğu ve hangi yöntemlerle tedavi edilebileceğini belirler. Erektil disfonksiyonun tedavisinde bazı yöntemler bulunmaktadır, hekim hastanın durumuna göre bunlardan birini ya da birkaçını bir arada uygulayabilir.Cinsel yaşamı düzenleme: Özellikle sorunun psikolojik kökenli olduğu hallerde bunun yararı olmaktadır. Eşlerin cinsel yaklaşımlarını araştırarak bu yönde düzenleyici önerilerde bulunmak yararlı olmaktadır. Seks tedavisi olarak da adlandırılan bu uygulamalar, diğer tedavi yöntemlerinin yanısıra da uygulanabilmektedir.Vakum aletleri: Vakum aletlerinin çok değişik modelleri bulunmaktadır. Hepsi hemen hemen aynı prensiple çalışan bu aletlerde bir tüp ve bu tüpün içindeki havayı boşaltan bir pompa sistemi bulunmaktadır. Penis bu içine konulmakta ve pompa ile silindirin havası boşaltılarak vakum yaratılmaktadır. Penisin dışındaki bu vakum etkisi ile kan penisin süngersi cisimlerinin içine dolar ve penisin doğal ereksiyonu gibi sertleşme olur. Yeterli ereksiyon sağlanınca penisin dip kısmına bir sıkıştırıcı band yerleştirilir. Silindirin mandalı açılarak içine hava girişi sağlanır ve silindir uzaklaştırılır. Band ile sıkıştırıldığı için kan geri akamayacağından penis ereksiyonu devam eder. Bilinmesi gereken husus sıkıştırıcı bandın yarım saat içinde çıkartılması gereğidir.Penis içine iğne: Oldukça etkili bir yöntemdir. Hastaya ya da eşine, cinsel birleşme öncesi penisin süngersi cisimlerine iğne yapılması öğretilir. Bu amaçla kullanılan değişik ilaçlar bulunmaktadır. İğne yapıldıktan 10-15 dakika kadar sonra ereksiyon gerçekleşmektedir.İdrar kanalına ilaç: İğnesiz tedavilerden biridir ve oldukça etkilidir. Küçük bir tablet özel uygulayıcısıyla üretradan (dış idrar yolu) içeri itilir. Burada eriyen ilaç, idrar yolu duvarından emilerek penis dokusunu etkiler ve 5-10 dakika içinde ereksiyon gerçekleşir. Ağızdan hap kullanımı: Yakın bir zamana kadar bu amaçla kullanılan ilaç Yohimbin´di. Afrika´da yetişen bir ağaçtan elde edilen maddelerden üretilen bu ilaçla yapılan bir çok çalışma ereksiyon sağlamada yararlı olduğunu göstermiştir. Halen mevcut, etkisi kanıtlanmış ve lisansı alınmış tek ilaç Viagra´dır. Cinsel birleşmeden bir saat kadar önce yutularak kullanılır. İlacı olumlu yönlerinden biri de cinsel uyarılma olmadığı zaman ereksiyon olmamasıdır.Hormon kullanımı: Erektil disfonksiyonu olanların küçük bir kısmında neden hormon bozukluğudur. Bunlar arasında en sık rastlananı, erkeklik hormonu olan Testosteron´un eksikliğidir. Böyle bir durum tesbit edildiğinde bu hormonu içeren ilaçlarla takviye yapılarak başarılı tedavi sağlanabilir. Testosteron eksikliği laboratuvar testleri ile kanıtlanmadığı sürece bu hormonu kullanmak yarar sağlamadığı gibi hormon dengesini bozucu etki yaratabilir.Cerrahi tedavi: Erektil disfonksiyonu olan vakaların bir kısmında penis damarlarında, yeterli kan akışına izin vermeyecek derecede bozukluklar bulunabilir. Bu gibi hallerde yapılan ameliyatla damarlardaki sorunlar düzeltilebilir.Penis protezleri: Ameliyatla penisin içine yerleştirilen cihazlardır. Başlıca iki tipi bulunmaktadır. Bir tipi yarı sert çubuklar şeklindedir. Penise yerleştirildiğinde sürekli bir sertlik yaratır, gerekli olmadığı zaman aşağıya doğru bükülmeye olanak verir. Diğer tipi daha karmaşık bir yapıdadır. İçerdiği hidrolik sistem nedeniyle gerektiğinde sertleşme sağlar. Bu sertleşme, skrotuma (testis torbası) yerleştirilen bir pompa ile sağlanır. Cinsel birleşme ertesinde de aynı mekanizma ile yumuşama sağlanmaktadır.Penis protezi konulması sırasında penisin süngersi dokularının önemli bir kısmı çıkarılmaktadır. Bu nedenle daha sonra başka tedavi yöntemlerinin kullanılması söz konusu değildir. Bu nedenle protez ameliyatına karar vermeden önce diğer tedavi yöntemleri ile ilgili tetkiklerin yapılmış olması ve kesin karar verilmesi gerekmektedir.İktidarsızlık yaşayanlara önerileriniz neler olabilir?Sorunlar paylaşıldıkça küçülür. Bu kural erektil disfonksiyonda da geçerlidir. Bazen erektil disfonksiyonu olan erkeklerin eşleri, bilmeyerek de olsa psikolojik sorun yaratırlar. Sorunun konuşulup tartışılması bazen sorunun ortadan kalkmasını bile sağlayabilir. Cinsel uyum, yetersiz ereksiyon ve erken boşalma gibi hallerde de çare olabilmektedir.Bazı çiftler bunu yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak algılayıp çare aramazken, bazıları da ileri derecede mutsuz olabilmektedir. Yaşlanma ile erektil disfonksiyon sıklığı artmakta ise de tedavi yöntemleri sayesinde ne kadın ne de erkek için çok ileri yaşlara kadar cinsel yaşamı sürdürmemek için bir neden yok. | 4,923 |
4,437 | Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) | Hidrosel nedir? | Hidrosel terimi, Yunanca hydro; su ve cele; tümör kelimelerinden gelir. Halk arasında su fıtığı olarak da bilinen hidrosel, testisleri çevreleyen zarlar içinde normalden daha fazla sıvı birikimi sonucu testis torbasının (skrotum) şişmesi durumudur. Normalde testis ile bu zarlar arasında, testisin kayganlığını sağlamak için 0,5 -1 ml. sıvı bulunurken hidroselde bu sıvı miktarı 100–200 ml. hatta bazen çok daha fazla hacimlere ulaşabilir.İçindekilerHidrosel tipleriYeni doğan çağında 2 çeşit hidrosel izlenirErişkin hidroselHidrosel tanısı
Hidrosel tipleri
Konjenital (Doğumsal) Hidrosel:
Anne karnında testis, karın içi yerleşimlidir ve gebeliğin 14. haftasından itibaren karnın alt bölgelerine doğru ilerler ve sonrasında skrotum denen testis torbasına iner. Bu iniş sırasında birlikte sürüklenen karın zarı (periton) bir eldiven parmağı tarzında skrotuma kadar testisle birlikte iner. Doğumdan bir süre sonra bu kesecik kapanarak ipliksi bir yapı halini alır, bu kesecik kapanmaz ise karın içi sıvısı bu açıklıktan geçerek testis etrafında skrotumda birikir ve şişliğe neden olur bu oluşan durum hidrosel olarak adlandırılır, eğer açıklık büyükse karın içi organlar burdan sarkarak fıtık oluşturabilir. Hidrosel, testisi saran zarlarla sınırlı kalmışsa buna testiküler hidrosel, testis kordu boyunca kistik bir yapı şeklinde sınırlı ise kord hidroseli veya kordon kisti olarak adlandırılır. Doğumsal hidrosel yenidoğan erkeklerin yaklaşık yüzde 6'sında görülür. Yenidoğan hidrosellerinin birçoğu doğumsaldır ancak tümör, enfeksiyon veya dolaşım bozukluklarının bu dönemde hidrosele neden olabileceği unutulmamalıdır.
Yeni doğan çağında 2 çeşit hidrosel izlenir
Komünikan hidrosel (ilişkili hidrosel); skrotuma inen karın zarının tamamen açık olması anlamındayken,
Komünikan olmayan tip hidrosellerde, bu zarın karın tarafında olan kısmının normal olmayan şekilde kapanması ve peritoneal sıvının skrotum içersinde hapsolması anlamındadır.
Erişkin hidrosel
Hidrosel, erişkin erkeklerin yaklaşık yüzde 1'inde ve genellikle 40 yaşın üzerinde görülür.
Erişkin erkeklerde ve daha yaşlılarda skrotumun maruz kaldığı travma, testis ve eklerinin iltihabi hastalıkları, testis tümörleri, varikosel ameliyatları ve radyoterapi sonrası gibi nedenler ile hidrosel oluşabilir. Böbrek nakli olan hastaların yüzde 70'inde tek taraflı hidrosel oluşur. Testis torsiyonu (testisin kendi etrafında aniden dönmesi), yüzde 20 hastada reaktif hidrosele neden olabilir ve acil müdahale gerektiren testis torsiyonunu maskeleyebilir.
Hidrosel tanısı
Hidrosel tanısı hikaye ve fizik muayene ile kolayca konulabilir. Birçok hidrosel hiçbir şikayete neden olmaz, hastaların hekime başvurusu genellikle testis torbasında ağrısız şişlik nedeni ile olmaktadır. Hasta testis torbasında ağırlık, dolgunluk hissedebilir. Nadiren kasık bölgesinde hafif rahatsızlık hissi ve bel bölgesine vuran ağrıdan rahatsızlık duyabilirler. Ağrı genellikle olmaz eğer varsa beraberindeki akut epididim enfeksiyonu nedeni ile olabilir. Konjenital hidroselde, testis torbasındaki şişliğin sabahları kaybolup, günün ilerleyen saatlerinde belirginleşmesi tipiktir. Ateş, titreme, bulantı, kusma basit hidrosellerde genellikle görülmez.
Testis torbası muayenesinde, hidrosel testisin üst ön kısmında yerleşimli olarak izlenir. Yüzde 7–10 iki taraflıdır. Özellikle sağ taraftaki hidroseller genellikle kasık fıtığı ile birliktedir. Eğer enfeksiyon yoksa testis torbasında kızarıklık veya renk değişikliği yoktur. Testis torbasına karanlık bir odada ışık tutulduğu zaman şişkinlik sebebi hidrosel ise ışığı geçirir buna transülliminasyon denir. Konjenital hidroselde ise şişlik, çocuk ayağa kalktığında veya ağladığında belirginleşirken, muayene sırasında veya yattığında kaybolur.
İngüinal-skrotal ultrasonografi, teşhisi doğrulamak için yapılabilir, testis ve eklerindeki anormallikler (özellikle testis tümörleri), kompleks kistik kitleler, spermatosel, veya birlikte fıtık olup olmadığını göstermede etkindir. Testis renkli Doppler ultrasonografisi, testisteki kan akımını göstermede kullanılır ve özellikle testis torsiyonundan şüpheleniliyorsa mutlak yapılmalıdır.Hidrosel terimi, Yunanca hydro; su ve cele; tümör kelimelerinden gelir. Halk arasında su fıtığı olarak da bilinen hidrosel, testisleri çevreleyen zarlar içinde normalden daha fazla sıvı birikimi sonucu testis torbasının (skrotum) şişmesi durumudur. Normalde testis ile bu zarlar arasında, testisin kayganlığını sağlamak için 0,5 -1 ml. sıvı bulunurken hidroselde bu sıvı miktarı 100–200 ml. hatta bazen çok daha fazla hacimlere ulaşabilir.Hidrosel tipleriKonjenital (Doğumsal) Hidrosel:Anne karnında testis, karın içi yerleşimlidir ve gebeliğin 14. haftasından itibaren karnın alt bölgelerine doğru ilerler ve sonrasında skrotum denen testis torbasına iner. Bu iniş sırasında birlikte sürüklenen karın zarı (periton) bir eldiven parmağı tarzında skrotuma kadar testisle birlikte iner. Doğumdan bir süre sonra bu kesecik kapanarak ipliksi bir yapı halini alır, bu kesecik kapanmaz ise karın içi sıvısı bu açıklıktan geçerek testis etrafında skrotumda birikir ve şişliğe neden olur bu oluşan durum hidrosel olarak adlandırılır, eğer açıklık büyükse karın içi organlar burdan sarkarak fıtık oluşturabilir. Hidrosel, testisi saran zarlarla sınırlı kalmışsa buna testiküler hidrosel, testis kordu boyunca kistik bir yapı şeklinde sınırlı ise kord hidroseli veya kordon kisti olarak adlandırılır. Doğumsal hidrosel yenidoğan erkeklerin yaklaşık yüzde 6'sında görülür. Yenidoğan hidrosellerinin birçoğu doğumsaldır ancak tümör, enfeksiyon veya dolaşım bozukluklarının bu dönemde hidrosele neden olabileceği unutulmamalıdır.Yeni doğan çağında 2 çeşit hidrosel izlenirErişkin hidroselHidrosel, erişkin erkeklerin yaklaşık yüzde 1'inde ve genellikle 40 yaşın üzerinde görülür.Erişkin erkeklerde ve daha yaşlılarda skrotumun maruz kaldığı travma, testis ve eklerinin iltihabi hastalıkları, testis tümörleri, varikosel ameliyatları ve radyoterapi sonrası gibi nedenler ile hidrosel oluşabilir. Böbrek nakli olan hastaların yüzde 70'inde tek taraflı hidrosel oluşur. Testis torsiyonu (testisin kendi etrafında aniden dönmesi), yüzde 20 hastada reaktif hidrosele neden olabilir ve acil müdahale gerektiren testis torsiyonunu maskeleyebilir.Hidrosel tanısıHidrosel tanısı hikaye ve fizik muayene ile kolayca konulabilir. Birçok hidrosel hiçbir şikayete neden olmaz, hastaların hekime başvurusu genellikle testis torbasında ağrısız şişlik nedeni ile olmaktadır. Hasta testis torbasında ağırlık, dolgunluk hissedebilir. Nadiren kasık bölgesinde hafif rahatsızlık hissi ve bel bölgesine vuran ağrıdan rahatsızlık duyabilirler. Ağrı genellikle olmaz eğer varsa beraberindeki akut epididim enfeksiyonu nedeni ile olabilir. Konjenital hidroselde, testis torbasındaki şişliğin sabahları kaybolup, günün ilerleyen saatlerinde belirginleşmesi tipiktir. Ateş, titreme, bulantı, kusma basit hidrosellerde genellikle görülmez.Testis torbası muayenesinde, hidrosel testisin üst ön kısmında yerleşimli olarak izlenir. Yüzde 7–10 iki taraflıdır. Özellikle sağ taraftaki hidroseller genellikle kasık fıtığı ile birliktedir. Eğer enfeksiyon yoksa testis torbasında kızarıklık veya renk değişikliği yoktur. Testis torbasına karanlık bir odada ışık tutulduğu zaman şişkinlik sebebi hidrosel ise ışığı geçirir buna transülliminasyon denir. Konjenital hidroselde ise şişlik, çocuk ayağa kalktığında veya ağladığında belirginleşirken, muayene sırasında veya yattığında kaybolur.İngüinal-skrotal ultrasonografi, teşhisi doğrulamak için yapılabilir, testis ve eklerindeki anormallikler (özellikle testis tümörleri), kompleks kistik kitleler, spermatosel, veya birlikte fıtık olup olmadığını göstermede etkindir. Testis renkli Doppler ultrasonografisi, testisteki kan akımını göstermede kullanılır ve özellikle testis torsiyonundan şüpheleniliyorsa mutlak yapılmalıdır. | 2,288 |
4,438 | Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji | Hepatit C nedir? Hepatit C tedavisi nasıl olur? | Hepatit C hastalığın geç evrelerine kadar sessiz kalan bir hastalıktır. Bu nedenle hastalığı başlangıç döneminde yakalamak çok zordur. Çünkü genellikle belirtisizdir veya yorgunluk, halsizlik, hazımsızlık gibi birçok hastalıkta görülebilecek önemsiz belirtiler gösterir.İçindekilerHepatit C nasıl bulaşır?Hepatit C tanısı nasıl konur?Hepatit C tedavisi nasıl olur? Hepatit C hastalığından nasıl korunmak gerekir?
Hepatit C nasıl bulaşır?
Hepatit C insandan insana kan yoluyla bulaşmaktadır. Kan ve kan ürünü verilenler, uyuşturucu kullananlarda daha sık görülmektedir. Ülkemizde uyuşturucu kullanımı yaygın olmadığından, kan bankaları bağış olarak aldıkları kanlarda hepatit C araştırması yaptıklarından ve tek kullanımlık iğne ve tıbbi malzeme kullanıldığından bulaşma azalmıştır. Hastalığın cinsel temasla bulaşıp bulaşmadığı tartışmalı bir konudur. Çok eşliliğin Hepatit C riskini artırdığı kabul edilmektedir. Ev içinde, işte ve diğer sosyal temaslarda (tokalaşma, öpüşme gibi) Hepatit C bulaşmaz. Türkiye'de hastalığın görülme sıklığı % 0,3'tür. Yani 1000 kişiden 3 kişide görülmektedir.
Hepatit C tanısı nasıl konur?
Hepatit C diğer hepatitlerden farklı olarak çoğunlukla sarılık da yapmaz. Bu nedenle hastalığı başlangıç döneminde tanımak çok zordur. Hepatit C geçirenlerin yüzde 30'unda tamamen iyileşme olmaktadır. yüzde 70'inde hastalık kronikleşir. Kronikleşen hastaların yüzde 20 -30 arasındaki kısmında siroz gelişebilir. Bunların da yüzde 1-2 sinde karaciğer kanseri ortaya çıkabilmektedir. Fakat bu gelişmeler uzun yıllar içinde olmaktadır. Hastalığın erken döneminden sonra kronik bir duruma gelmesi ortalama ancak 10 yıl sonra görülebilir. Siroz gelişme süresi ise yaklaşık 20 yıl, karaciğer kanseri gelişme süresi ise yaklaşık 30 yıldır. Yani Hepatit C yavaş ilerleyen bir hastalıktır. 40 yaşın üzerinde, alkol kullanan erkeklerde siroz olma riski daha yüksektir.
Hepatit C tedavisi nasıl olur?
Hepatit C erken yakalandığında tedavi şansı yüksektir. Bu hastalar çoğunlukla başka nedenlerle incelendiklerinde veya kan bağışında bulundukları sırada saptanırlar ve hastalığın hangi evresinde oldukları bilinemez. Hastalığın gidişini izlemek için bir takım testler, gerekirse karaciğer biyopsileri yapılarak değerlendirilir. Alınacak önlemler ve yapılacak tedaviler bu bulgulara göre planlanır.
Hepatit C hastalığından nasıl korunmak gerekir?
Hepatit C'nin henüz bir aşısı yoktur. Bu konuda çalışmalar devam etmektedir. Hastalıktan korunmak için genel temizlik kurallarına uyulması, başkalarının kullandığı iğne, jilet gibi malzemelerin kullanılmaması alınabilecek önlemlerdir.Hepatit C hastalığın geç evrelerine kadar sessiz kalan bir hastalıktır. Bu nedenle hastalığı başlangıç döneminde yakalamak çok zordur. Çünkü genellikle belirtisizdir veya yorgunluk, halsizlik, hazımsızlık gibi birçok hastalıkta görülebilecek önemsiz belirtiler gösterir.Hepatit C nasıl bulaşır?Hepatit C insandan insana kan yoluyla bulaşmaktadır. Kan ve kan ürünü verilenler, uyuşturucu kullananlarda daha sık görülmektedir. Ülkemizde uyuşturucu kullanımı yaygın olmadığından, kan bankaları bağış olarak aldıkları kanlarda hepatit C araştırması yaptıklarından ve tek kullanımlık iğne ve tıbbi malzeme kullanıldığından bulaşma azalmıştır. Hastalığın cinsel temasla bulaşıp bulaşmadığı tartışmalı bir konudur. Çok eşliliğin Hepatit C riskini artırdığı kabul edilmektedir. Ev içinde, işte ve diğer sosyal temaslarda (tokalaşma, öpüşme gibi) Hepatit C bulaşmaz. Türkiye'de hastalığın görülme sıklığı % 0,3'tür. Yani 1000 kişiden 3 kişide görülmektedir.Hepatit C tanısı nasıl konur?Hepatit C diğer hepatitlerden farklı olarak çoğunlukla sarılık da yapmaz. Bu nedenle hastalığı başlangıç döneminde tanımak çok zordur. Hepatit C geçirenlerin yüzde 30'unda tamamen iyileşme olmaktadır. yüzde 70'inde hastalık kronikleşir. Kronikleşen hastaların yüzde 20 -30 arasındaki kısmında siroz gelişebilir. Bunların da yüzde 1-2 sinde karaciğer kanseri ortaya çıkabilmektedir. Fakat bu gelişmeler uzun yıllar içinde olmaktadır. Hastalığın erken döneminden sonra kronik bir duruma gelmesi ortalama ancak 10 yıl sonra görülebilir. Siroz gelişme süresi ise yaklaşık 20 yıl, karaciğer kanseri gelişme süresi ise yaklaşık 30 yıldır. Yani Hepatit C yavaş ilerleyen bir hastalıktır. 40 yaşın üzerinde, alkol kullanan erkeklerde siroz olma riski daha yüksektir.Hepatit C tedavisi nasıl olur?Hepatit C erken yakalandığında tedavi şansı yüksektir. Bu hastalar çoğunlukla başka nedenlerle incelendiklerinde veya kan bağışında bulundukları sırada saptanırlar ve hastalığın hangi evresinde oldukları bilinemez. Hastalığın gidişini izlemek için bir takım testler, gerekirse karaciğer biyopsileri yapılarak değerlendirilir. Alınacak önlemler ve yapılacak tedaviler bu bulgulara göre planlanır.Hepatit C hastalığından nasıl korunmak gerekir?Hepatit C'nin henüz bir aşısı yoktur. Bu konuda çalışmalar devam etmektedir. Hastalıktan korunmak için genel temizlik kurallarına uyulması, başkalarının kullandığı iğne, jilet gibi malzemelerin kullanılmaması alınabilecek önlemlerdir. | 1,440 |
4,439 | Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji | 👨⚕️ İshal Nedir? İshale Ne İyi Gelir? İshali Ne Keser? | İshal (diyare), yirmi dört saatte üçten fazla sulu dışkılama veya anne sütü alan bebeklerde her zamankinden daha sık ve sulu dışkılamadır. Bulaşıcı hastalıklar akut (aniden) ortaya çıkan ishal nedenleri arasında başta gelir.İçindekilerİshal Nedir?Çocuklarda İshal Ne Kadar Süre Normal Sayılabilir?Tedavi Edilmeyen İshal Nelere Sebep Olabilir?Çocuklarda İshal Nasıl Tedavi Edilir?Çocuklarda İshal Neyin Habercisidir?Çocuklarda İshal Tedavisi ve Sonrasıİshal (Diyare) Gelişiminde Risk Faktörleri Nelerdir?İshal (Diyare) Salgını Neden Olur?İshal (Diyare) Belirtileri Nelerdir?Su gibi İshal Neden Olur?Su gibi İshale Ne İyi Gelir?Yetişkinlerde İshali Ne Geçirir?İshali Ne Keser?Bebeklerde İshale Ne İyi Gelir?Geçmeyen İshale Ne İyi Gelir?İshalin (Diyare) Bulaşma Şekilleri Nelerdir ve Nasıl Önlenebilir?İshalin Süresi Ne Kadardır?Kronik İshal (Diyare) Belirtileri Nelerdir?Kronik İshal (Diyare) Nedenleri Nelerdir?İshalin Tanısı Nasıldır?İshal (Diyare) Tedavisi Nasıldır?İshale Ne İyi Gelir?İshalde Ne Kadar Aralıkla Sıvı Verilmelidir?İshal Olduğunda Ne Zaman Doktora Başvurmalı?İshal Hakkında Sık Sorulan Sorular
İshal Nedir?
İshalle birlikte çocuklarda kusma, karın ağrısı ateş de olabilir. İshal olgularında tedavi planlaması ishal süresinin uzunluğuna ve nedenine bağlı olarak değişkenlik gösterir. İshal nedeniyle vücudun kaybettiği sıvının geri konması (rehidrasyon terapisi), ishal tedavisinin en önemli noktalarından biridir.
Bebek ve çocuk yaş grubunda ishal meydana gelmesi oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Ancak diyare ile birlikte vücutta aşırı bir sıvı kaybı meydana gelmesi müdahale gerektirebilir.
Yenidoğan dönemindeki bebeklerde ishal gelişimini takip eden 1 gün içerisinde dehidrasyon meydana gelebileceği için dikkatli olunması gerekir. Bebek ve küçük çocukların idrarında azalma, ağzın kuru olması, ağlama esnasında gözyaşının akmaması, çökük göz küreleri ve fontanel, uykuya eğilim veya huzursuzluk, vücutta sıvı kaybı sonrası meydana gelen değişiklikler arasındadır.
Çocuklarda İshal Ne Kadar Süre Normal Sayılabilir?
İshal, normalin dışında bir tablo ile karşılaşılmasına rağmen belirli sürelerde gruplandırılarak takip ve tadavisini yapmak mümkündür. Eğer iki üç gün ile bir haftaya kadar süren bir ishal var ve şiddetli bir ateş, kusma, bulantı etki etmiyor ise ve semptomatik probiyotik tedavisine cevap veriyor ise bu kısa süreli akut isal tablosudur. Fakat ishal iki ve üç haftayı geçiyor ise kronik ishal adı altında değerlendirmek gerekir ve buna göre takip ve tedavisini düzenlemek gerekmektedir.
Tedavi Edilmeyen İshal Nelere Sebep Olabilir?
Ateş, kusma ve ishali olan çocuk zamanında tanı almaz ve tedavisi yapılmaz ise sıvı kaybı bulguları olabilir. Sıvı kaybı bulguları başta halsizlik ve keyifsizlik iken daha sonra ağızda kuruma,iştahsızlık, yaşam kalitesi düşüklüğü, tansiyon düşmesi, şuur bozukluğu, daha da ileri giderse eğer koma ve ölümle karşılaşılabilir.
Çocuklarda İshal Nasıl Tedavi Edilir?
Çocuklarda ishal tedavisi,çocuğun yaşı ve nedenine göre değişebilir.Eğer küçük bir bebek ise sadece semptomatik, sıvı alımını yerine koyarak tedavi etmek mümkündür. Eğer bebek büyük ise ve bakteriyel bir enfeksiyon ile karşılaşılmış ise antibiyotik kullanmaya varacak kadar tedavi spektrumu genişleyebilir. Kronik bir hastalık var ise sadece probiyotik vermek, sıvı yerine koymak ve destek tedavileri yetmez; hastanın, nedenine yönelik tedavi programları yapılması gerekmektedir.
Çocuklarda İshal Neyin Habercisidir?
İshal hastalığında çocuğun yaşı çok önemlidir. Çünkü beslenme şekline göre ishal kavramı da değişmektedir İshal şikayeti olan bebek yeni doğan bebek ise genelde normal bir durumdur.Fakat bebekler 6 aylık döneme geldi ise,ek gıdaya başladığında viral veya enfeksiyonlar sonucu ishal yaşamış olabilir. Enfeksiyonların viral ya da bakteriyel olduğunu ayırt etmek, uygulanacak tedavi açısından çok önemlidir. Çocuk, ilk okul çağına geldiğinde, kanlı ishal, şiddetli karın ağrıları keyifsiz iştahsız, besin reddi olan ve hayattan keyif almayan bir çocuk ile karşılaşıldığında kronik hastalıkları düşünmek, tanı ve tedavisine yönelmek gerekir.
Çocuklarda İshal Tedavisi ve Sonrası
İshal olan çocuğa ne yedirilir?
Çocuklarda ishal olunca tüketilmesi önerilen yiyecekler:
Pirinç: Sindirimi kolay ve bağırsakları yatıştırıcıdır.
Haşlanmış Patates: Lif içeriği düşük ve sindirimi kolaydır.
Muz: Potasyum açısından zengin ve sindirimi kolaydır.
Yoğurt: Probiyotikler içerir, bağırsak florasını düzenlemeye yardımcı olur.
Elma Püresi: Pektin içerir, sindirimi kolay ve bağlayıcıdır.
Tost Ekmeği: Beyaz ekmek gibi sindirimi kolay karbonhidrat kaynağıdır.
Haşlanmış Tavuk: Yağsız protein kaynağıdır.
Zencefil Çayı: Mideyi rahatlatıcı etkisi vardır.
Havuç Çorbası: Besleyici ve sindirimi kolaydır.
Elektrolit İçecekleri: Vücudun kaybettiği elektrolitleri yerine koyar.
Bu yiyecekler, bağırsakları sakinleştirmeye ve vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri sağlamaya yardımcı olabilir.
İshal; bağırsaktan sıvı emimi yeterince olamaması sonucu veya bağırsaktan sıvı miktarının fazlaca sekrete edilmesi sonucu yumuşak ve sulu gaita yapmaktır. Diğer bir tanımı ile diare; besinlerin ağza girdikten sonra izledikleri yolun midenin bağırsak çıkışına kadar olan kesiminde sindirilmesi gerekirken, sindirilmeden aşırı miktarda dışarıya atılması durumudur.
İshal hastalığında çocuğun yaşı çok önemlidir. Çünkü beslenme şekline göre ishal kavramı da değişmektedir İshal şikayeti olan bebek yeni doğan bebek ise genelde normal bir durumdur.Fakat bebekler 6 aylık döneme geldi ise, ek gıdaya başladığında viral veya enfeksiyonlar sonucu ishal yaşamış olabilir. Enfeksiyonların viral ya da bakteriyel olduğunu ayırt etmek, uygulanacak tedavi açısından çok önemlidir. Çocuk, ilk okul çağına geldiğinde, kanlı ishal, şiddetli karın ağrıları keyifsiz iştahsız, besin reddi olan ve hayattan keyif almayan bir çocuk ile karşılaşıldığında kronik hastalıkları düşünmek, tanı ve tedavisine yönelmek gerekir.
İshal, normalin dışında bir tablo ile karşılaşılmasına rağmen belirli sürelerde gruplandırılarak takip ve tadavisini yapmak mümkündür. Eğer iki üç gün ile bir haftaya kadar süren bir ishal var ve şiddetli bir ateş,kusma, bulantı etki etmiyor ise ve semptomatik probiyotik tedavisine cevap veriyor ise bu kısa süreli akut isal tablosudur. Fakat ishal iki ve üç haftayı geçiyor ise kronik ishal adı altında değerlendirmek gerekir ve buna göre takip ve tedavisini düzenlemek gerekir.
Çocuklarda ishal tedavisi,çocuğun yaşı ve nedenine göre değişebilir.Eğer küçük bir bebek ise sadece semptomatik, sıvı alımını yerine koyarak tedavi etmek mümkündür. Eğer bebek büyük ise ve bakteriyel bir enfeksiyon ile karşılaşılmış ise antibiyotik kullanmaya varacak kadar tedavi spektrumu genişleyebilir. Kronik bir hastalık var ise sadece probiyotik vermek, sıvı yerine koymak ve destek tedavileri yetmez; hastanın ,nedenine yönelik tedavi programları yapılması gerekmektedir.
Ateş, kusma ve ishali olan çocuk zamanında tanı almaz ve tedavisi yapılmaz ise sıvı kaybı bulguları olabilir. Sıvı kaybı bulguları başta halsizlik ve keyifsizlik iken daha sonra ağızda kuruma, iştahsızlık, yaşam kalitesi düşüklüğü, tansiyon düşmesi, şuur bozukluğu, daha da ileri giderse eğer, koma ve ölümle karşılaşılabilir.
İshal (Diyare) Gelişiminde Risk Faktörleri Nelerdir?
İlk 4 ayda anne sütü ile beslenmeme,
Biberon ve emziğin mikroplarla çabuk bulaşması,
Besinlerin uygun şekilde hazırlanmaması ve saklanmaması,
Uygun olmayan su kullanımı, kötü hijyen özellikle kanalizasyon sisteminin bulunmaması,
Kişiye ait risk faktörleri (bağışıklık sisteminin zayıf olması, müzmin hastalık vb.)
İshal (Diyare) Salgını Neden Olur?
İshal (diyare), özellikle bağırsaklarda olmak üzere sindirim sisteminde su emiliminin azalması ve su salınımının artması nedeniyle ortaya çıkar. Laktoz intoleransı diyare nedenlerine örnek teşkil eder. Laktoz intoleransı, süt şekeri olarak da bilinen laktoza karşı hassas sindirim sistemine sahip kişilerde şişkinlik, aşırı gaz ve sulu dışkılama şikayetleri ile seyreden bir rahatsızlıktır.
Enfeksiyon hastalıklarına bağlı olarak da ishal ortaya çıkabilir. Virüs ya da bakteriler gibi çeşitli bulaşıcı hastalık etkenleri, bağırsak çeperinde harabiyete neden olarak sindirim sisteminde su emilimini engelleyici özellik gösterebilir.
İshal olguları akut, kronik, enfeksiyon hastalığına bağlı ya da enfeksiyonla ilişkili olmayan olmak üzere 4 farklı grupta değerlendirilir. Akut ishal, sulu dışkılama şikayetinin 2 haftadan daha kısa sürdüğü durumlara denir. Zararlı bir mikroorganizmaya ya da virüslere bağlı olarak oluşan enfeksiyöz ishal, akut ishal nedenlerinin başında gelir.
Hem çocuk yaş grubunda hem de yetişkin kişilerde, her 5 bulaşıcı hastalığa bağlı oluşmuş ishal olgusundan birinin nedeni norovirüstür. Norovirüs gelişmekte olan ülkelerde yılda yüzbinlerce kişinin ölümüne neden olmaktadır. Geçmişte rotavirüs, dünya genelinde bebek ve küçük yaştaki çocuklarda ciddi seyirli ishallere neden olmuştur. Aşılama programları ile rotavirüse bağlı ortaya çıkan ishal olgularında olumlu sonuçlar elde edilebilmiştir. İshal ile seyredebilecek enfeksiyon hastalığı etkeni bakteriler arasında ise salmonella türevi bakteriler ve e.coli bakterisi bulunur.
İshalin 4 haftadan daha uzun süre ile devam etmesi halinde kronik (uzun süreli) ishal tanımlaması yapılır. Bu ishal türü nedenleri arasında bulaşıcı hastalıklara nadir olarak rastlanılır. Sindirim ve emilim ile ilgili rahatsızlıklar (malabsorpsiyon), inflamatuar (iltihabi) bağırsak hastalıkları ve çeşitli ilaçların yan etkisi olarak kronik ishal ortaya çıkabilir.
Birçok farklı faktör ishal gelişiminde rol oynayabilir.
Kronik İshalin Belirtileri:
Barsak enfeksiyonları: Virüsler, bakteriler, parazitler ve diğer mikroplar
Gıda zehirlenmesi
Diş çıkarma
Bazı gıdalara karşı hassasiyet (intolerans, alerji)
Gereğinden fazla meyve ve meyve suyu (özellikle elma ve üzüm) tüketimi ve diğer ishal yapıcı gıdalar
Antibiyotik tedavisi
Üst/alt solunum yolu enfeksiyonları
Doğuştan metabolik hastalıklar
Çeşitli sindirim sistemi rahatsızlıkları
Mesane ya da mide operasyonları
İshal (Diyare) Belirtileri Nelerdir?
Birçok farklı belirti ve şikayet ishal olgularına eşlik edebilir. Bu belirtiler tek tek ortaya çıkabileceği gibi bazı kişiler, birden fazla belirtiye aynı anda sahip olabilir:
İshalin Belirtileri:
Sulu dışkı yapma
Dışkılama sıklığının artması
Dışkı miktarının artması
Sümüksü ve/veya kanla karışık dışkı
Kusma
Karın ağrısı
Huzursuzluk
Sıvı kaybı (dehidrasyon), ishal olgularında karşılaşılabilecek bir diğer önemli belirtidir. Dehidrasyona müdahale edilmemesi ciddi sonuçlar doğurabileceği için dikkatli olunmalıdır. Halsizlik, ağız içi gibi mukozal bölgelerde kuruluk, çarpıntı, baş ağrısı, sersemlik, artmış susuzluk hissi ve idrar çıkışında azalma gibi belirtiler bir kişide dehidrasyon oluştuğuna işaret ediyor olabilir.
İshal yılın her mevsimi olabilir. Ancak yazın yiyeceklerin daha çabuk bozulması, tatil yerlerinde hijyenik kuralların tam uygulanamaması ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi nedeniyle daha sık görülür.
Su gibi İshal Neden Olur?
Su gibi ishal, genellikle viral bir enfeksiyon sonucu ortaya çıkar. Antibiyotikler başta olmak üzere Kullanılan bazı ilaçlar, sindirim sistemi bozukları su gibi ishale yol açabilir.
Su gibi İshale Ne İyi Gelir?
Su gibi ishal bakteriyel veya viral bir enfeksiyondan kaynaklıysa ishal genellikle kendi kendine geçer. Su gibi ishale iyi gelen yöntemler şunlardır:
Bol sıvı tüketimi: İshal durumunda vücut çok fazla sıvı kaybettiği için bol sıvı tüketmek gerekir. Su ve çorba tüketimini arttırabilirsiniz.
Düşük lifli gıdaların tüketimi: Lifli gıdalar bağırsak hareketlerini daha da arttırdığı için kaçınmalıyız. Beyaz pirinç, patates, yoğurt ve muz gibi düşük lifli gıdalar ishale iyi gelir.
Antibiyotik kullanımı: İshal, bakteriyel enfeksiyonlara bağlıysa antibiyotik kullanımı gerekebilir. Ancak, öncesinde bir doktora gözükmeli ve antibiyotikleri doktor tavsiyesi ile kullanmalısınız.
Yetişkinlerde İshali Ne Geçirir?
Yetişkinlerde ishali geçirmek için şunlar yapılabilir:
Bol miktarda sıvı tüketmek.
İshal kesici ilaçlar kullanmak. İshal kesici ilaçlar, bağırsağın su emilimini artırarak ishalin şiddetini ve süresini azaltabilir.
Probiyotik takviyeleri almak. Probiyotikler, ishalin iyileşmesini hızlandırabilir ve bağırsaktaki yararlı bakterilerin sayısını artırmaya yardımcı olabilir.
İshali Ne Keser?
İshale iyi gelen yöntemler, ishalin nedenine bağlı olarak değişebilir. Fakat su tüketimini arttırmak, düşüklü lifli gıdalar tüketmek ishalin geçmesine yardımcı olur.
Bebeklerde İshale Ne İyi Gelir?
Bol miktarda anne sütü veya formül mama verin. bebeklerin ihtiyaç duydukları sıvı ve besinleri sağlar.
Bebeğinizi Küçük öğünler ile sık sık besleyin. bebeğinizin dehidrasyon riskini azaltmaya yardımcı olacaktır.
Bebeğinizi bol sıvı içmeye teşvik edin.
Geçmeyen İshale Ne İyi Gelir?
Geçmeyen ishal, altta yatan bir nedenden kaynaklı olabilir. Bu nedenle, geçmeyen ishal durumunda bir doktora gözükmeniz önemlidir. Bu durumda, doktor önerisiyle ishal kesici ilaçlar kullanılabilir. Bakteriyel enfeksiyonlardan kaynaklanan ishali tedavi etmek için antibiyotikler kullanılabilir ve probiyotik takviyeleri alarak ishalin iyileşmesi hızlandırılabilir.
İshalin (Diyare) Bulaşma Şekilleri Nelerdir ve Nasıl Önlenebilir?
Enfeksiyon en sık olarak dışkının ağız ve el teması yoluyla geçer. Aynı zamanda uzun süre bekletilmiş besinler, uygun şekilde hazırlanmamış konserveler ve iyi pişirilmemiş besinler, kaynağı belli olmayan içme suları da çeşitli mikropları barındırarak ishale neden olur. Gıdalar nedeniyle ortaya çıkabilecek ishalde korunmak için uygulanabilecek çeşitli uygulamalar mevcuttur:
Yemek hazırlama süreci içerisinde hijyen kurallarına dikkat edilmesi ve ürünlerin iyice yıkanması
Yemeğin pişirilmesi ile servis edilmesi arasındaki sürenin kısa tutulması
Öğün sonrasında kalan gıdaların uygun koşullarda buzdolabında saklanması
İshalin Süresi Ne Kadardır?
Genellikle birkaç saatten bir kaç güne kadar değişebilir. Daha uzun sürebilmekle birlikte, iki haftadan daha uzun süren ishaller kronik ishal olabilecekleri için doktor takibi gerektirir.
Kronik İshal (Diyare) Belirtileri Nelerdir?
Kronik ishal tanımı haftalarca devam eden sulu dışkılama şikayetini tanımlar. Kronik ishal vakalarında sulu dışkılamaya ek olarak bazı belirtiler ortaya çıkabilir:
Karın ağrısı
Şişkinlik
Bulantı
Kronik İshal (Diyare) Nedenleri Nelerdir?
Ülseratif kolit ve Crohn Hastalığı gibi bazı iltihabi bağırsak hastalıkları, kronik sulu dışkılamaya neden olabilir. Bu hastalıklarda dışkıda kan olması ve yoğun karın ağrısının varlığı, sulu dışkılamaya eşlik edebilecek belirtiler arasındadır.
Gaita incelemeleri ile birlikte hastanın dışkısında iltihabi yanıt oluşumu için görevli beyaz kan hücrelerinin varlığı araştırılabilir. Aynı zamanda çeşitli bakteriyel ve parazitik enfeksiyon hastalıkları da kronik ishale neden olabilir. Bu hastalıkların tanısı amacıyla hastanın gaita kültürü istenebilir. Bu testte, hastanın dışkısında var olup sonrasında laboratuvarda üreme gösteren herhangi bir mikroorganizmanın varlığı incelenir.
Öğünler ile birlikte tüketilen besin maddeleri ağız, yemek borusu ve mideyi takiben ince bağırsağa ulaşır. Pankreastan salgılanan çeşitli sindirim enzimleri bu bölgeye gelerek karbonhidrat, protein ve yağ yapıdaki besinlerin emilim için uygun küçük parçalara ayrılmasında rol oynar. Uzun süreli pankreas iltihabı (kronik pankreatit) varlığında sindirim enzimlerinin salgılanmasında yetersizlik oluşur ve tüketilen besinler düzgün şekilde emilemeden dışkı ile atılır.
Yağlı ve sulu dışkılama kronik pankreatit (pankreas iltihaplanması) durumunda ortaya çıkabileceği için dikkatli olunması önerilir. Kronik pankreatit dışında Çölyak hastalarında da yağlı ve sulu dışkılamaya sık olarak rastlanılır.
Bu nedenler dışında beslenme ile alınan gıdalar ve bu gıdalara vücudun tepkisi de ishal oluşumu ile sonuçlanabilir. Örnek olarak gluten enteropatisi olarak bilinen çölyak hastalığında, gluten içeren unlu mamül ve türevi gıdaların tüketimi ile birlikte ishal oluşabilir.
İshalin Tanısı Nasıldır?
İshal olgularında tanısal yaklaşımda öncelikle şikayetlerin süresi, eşlik eden diğer belirtiler, seyahat öyküsü, yakın zamanlı veya düzenli ilaç kullanımları ile öğünlerde tüketilen gıdalar sorgulanır.
Dışkılamanın sıklığı, tipi, hacmi ve içeriğinde sümüksü yapıda mukus ya da kan olup olmadığı ishal hastalarına hekimler tarafından yöneltilebilecek diğer sorulara örnek teşkil ederler.
Yeni başlangıçlı (akut) ishal olguları genellikle kendi kendini sınırlayan ve ileri araştırmalara başvurulmayan rahatsızlıklardan olsa da kişinin sulu dışkısında kan veya mukus gibi maddelerin eşlik ediyor olması halinde bakteriyel nedenlerin dışlanması amacıyla dışkı kültürü istenebilir.
İshal hastasının bu şikayetinin ortaya çıkmasından önce antibiyotik tedavisi alıyor olması ya da hastaneye yatış öyküsünün olması kişide ortaya çıkan ishal etkeninin clostridium difficile olabileceğine işaret eder.
Kronik yani uzun süredir devam etmekte olan ishal olgularında ise altta yatan nedenin ortaya konması amacıyla birçok laboratuvar testi ve görüntüleme yöntemine başvurulabilir. Tam kan sayımı, kişinin metabolizması ile ilgili biyokimyasal değerler, tiroid hormon düzeyleri, karaciğer fonksiyon testi, dışkı analizi ve vücuttaki iltihaplanmaya işaret eden eritrosit sedimentasyon hızı (ESR) gibi belirteçler kronik ishalin neye bağlı meydana geldiğinin aydınlatılması amacıyla başvurulabilecek laboratuvar testleri arasındadır.
Bu testler, hekim tarafından gerçekleştirilen fizik muayene sonrasında hastanın tıbbi öyküsü göz önünde bulundurularak başvurabilecek tanı araçlarındandır.
Besin kısıtlama testleri ile intolerans ya da alerjik bulguların tetiklendiği olası gıdalara karşı başvurulabilen bir yöntemdir. Gaita (dışkı) kültürü olası bakteri ve parazit enfeksiyonlarının aydınlatılmasını sağlayabilir.
Özellikle kronik diyare durumlarında kolonoskopi ve sigmoidoskopi gibi görüntüleme yöntemlerinden tanısal yaklaşımda faydalanılabilir. Çeşitli radyolojik tetkikler ise sindirim sisteminde mevcut yapısal anormalliklerin ortaya konmasında katkı sağlayabilir.
Bazen ishal olgularının altında yatan neden tam olarak aydınlatılamayabilir. Uzun süredir devam eden ve tanısal testlerde herhangi bir yol gösterici sonuç elde edilemeyen kişilerde altta yatan neden irritable bağırsak sendromu olarak adlandırılan sağlık durumu olabilir.
Bu kronik sendrom her ne kadar ishal, kabızlık, şişkinlik, karın ağrısı ve bulantı gibi sindirim sistemi şikayetlerine neden olsa da kalın bağırsaklarda herhangi bir hasara neden olmaz.
İshal (Diyare) Tedavisi Nasıldır?
Nedenleri farklı olsa da ani başlangıçlı ishallerde tedavi yaklaşımları aynıdır. Kesinlikle ishal olan bebeğe doktor onayı olmadan antibiyotik ya da diğer ilaçlar verilmemelidir. Küçük çocuklarda ishal özellikle kusma varlığında büyük su kayıplarına yol açtığından 5-7 gün içinde düzelebilecek olan bağırsak enfeksiyonu yeterli su verilmediği takdirde öldürücü olabilmektedir.
İshali başlayınca emzirilmesi ve beslenmesi kesilen, sıvı verilmeyen çocuklar günde 8 veya daha fazla sulu ishal yapan çocuklar, günde ikiden fazla kusması olan çocuklar ve 12 aydan küçük bebekler susuzluk açısından risk altında olan çocuklardır. Susuzluğu önlemek için bir sıvı verin. İshalli bebekte hem sıvı ihtiyacının hem de kalori alımının sağlanması önemlidir. Yağsız çorba, pirinç suyu ile ve seyreltilmiş sütle hazırlanmış muhallebi, ayran, elma suyu gibi sıvılar susuzluğu önlemek ve kalori ihtiyacını karşılamak için verilebilir.
Altı aylıktan küçük ve henüz ek gıda başlanmamış bebeklerde hekim tarafından uygun görülmesi halinde emzirme sıklaştırılır. Bebek aldığı takdirde aralıklı kaynatılmış ılık su verilebilir.
Bu bilgiler, ishal (diyare) için yapılan tedavi planında kaybedilen sıvının yerine konmasının önemini vurgulamaktadır. Kaybedilen sıvının yanında meydana gelen elektrolit (mineral) kaybının da önlenmesi, çeşitli minerallerin eksikliği halinde yerine koyma tedavisi uygulanabilir.
Ciddi seyirli ishal olgularında hastalara damar yoluyla sıvı verilmesi gerekli olabilir. Altta yatan nedenin bakteriyel bir enfeksiyon olarak tespit edildiği vakalarda ise antibiyotik tedavisine başvurulur.
Diyare (ishal) için düzenlenecek tedavi planlamasında hekimin göz önünde bulundurduğu birçok önemli nokta mevcuttur:
İshalin seyri, sıklığı ve ilişkili olabileceği diğer sağlık sorunları
Kişinin sıvı kaybının derecesi
Kişinin yaşı, genel sağlık durumu ve tıbbi öyküsü
Uygulanması planlanan tedaviye hastanın uyum sağlayıp sağlayamacağı
İshale Ne İyi Gelir?
Bağırsak hareketlerini düzenleyici ilaçlar hekim tarafından uygun görülen hallerde reçetelendirilebilir. Uzun süreli ishal olgularında ise altta yatan neden tam olarak aydınlatılmalı ve tedavi planlanması ve öneriler hekim tarafından hastaya göre kişiselleştirilerek ifade edilmelidir.
İshal önleyici ve bağırsak hareket düzenleyici ilaçların kullanımı konusunda, bazı enfeksiyon hastalığına bağlı ishal gelişmiş olgularda mevcut tabloyu kötüleştirebileceği için dikkatli olunması gerekir. Kilo kontorolü ve sağlık beslenme de ishale iyi gelir. Ayrıca bariatrik cerrahi nedir diye merak eden hastaların başvurduğu operasyonların ardından önerilen beslenme düzenine uyulmaması da ishal gibi sorunlara yol açabilir.
Beslenme ishal olgularında önemli bir konudur. Uzun süreli (kronik) ishal olgularında altta yatan herhangi bir gıda ise bunun aydınlatılmasında beslenme günlüklükleri yada sağlayabilir. Beslenme günlüklerinde aynı zamanda hangi atıştırmalık ya da besinden sonra belirtilerin kötüleştiği veya farklı şikayetlerin ortaya çıktığının kaydı tutulabilir.
Kronik ishal olgularında kısıtlanması ile fayda sağlanabilecek bazı beslenme uygulamaları mevcuttur:
Kafein ve alkollü içeceklerden uzak durulması
Fiber içeriği daha az yiyecek tüketimi
Dehidrasyonun önlenmesi amacıyla düzenli sıvı tüketimi
Aşırı değil dengeli ve düzenli beslenme
İshal nedeninin enfeksiyon olması halinde hekim tarafından antibiyotik ilaçlar reçetelendirilebilir. Antibiyotik ilaçlar bir yandan hastalığa neden olan mikroorganizmaların temizlenmesini sağlarken bir yandan da bağırsakların normal florası olarak adlandırılan yararlı bakterileri olumsuz şekilde etkileyebilir.
Yoğurt ve kefir gibi probiyotik içerikli gıdalar veya probiyotik takviye ürünlerinin kullanımı, antibiyotik tedavisi sonrasında bağırsaklarda yer alan yararlı bakterilerin desteklenmesine katkı sağlayabilir.
Probiyotikler aynı zamanda akut ishal ve beraberinde meydana gelen diğer belirtilerin seyri ve süresi konusunda da fayda sağlayabilir.
İshalde Ne Kadar Aralıkla Sıvı Verilmelidir?
Her ishalli dışkıdan sonra;
2 yaşının altındaki çocuklara 50-100 ml sıvı (1/2-1 çay bardağı)
2 yaşından büyüklere 100-200 ml sıvı (1/2-1 su bardağı)
Daha büyük çocuklara içebildiği kadar sıvı verilmelidir.
Kusması olan çocuklarda aynı miktarda sıvı iki veya üç dakikada bir bir kaşık veya bir yudum şeklinde verilmelidir. Kısa zamanda çok miktarda sıvı verilmesi veya beslemeye zorlama kusmayı arttırmaktadır.
İshal Olduğunda Ne Zaman Doktora Başvurmalı?
Çok fazla sayıda ve miktarda dışkılama
Su içmeme çocuğun su kaybı belirtileri (gözyaşı olmaması, gözlerin içe çökük olması, cildin kuru ve buruşuk olması, tükürüğün azalması) varsa
Tekrarlayan kusmalar
Dışkıda kan görülmesi
Ateşin yükselmesi
İdrar çıkışının belirgin azalması
gibi çeşitli durumlarda sağlık kuruluşlarından yardım alınmalıdır.
İshal Hakkında Sık Sorulan Sorular
Kola ishale iyi gelir mi?
Hayır, kola ishale iyi gelmez. Kola, kafein ve şeker içerdiği için ishali daha da kötüleştirebilir. Kafein, bağırsak hareketlerini hızlandırabilir. Şeker, bağırsakta su tutulmasına neden olabilir ve ishalin daha sulu olmasına neden olabilir.
Covid-19 ishal yapar mı?
Evet, Covid-19, sindirim sistemini de etkilediği için ishal yapabilir. Genellikle covid ile beraber ishal, birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Ancak, bazı durumlarda, covid ile ilişkili ishal şiddetli olabilir ve sıvı kaybına neden olabilir.
Çocuklarda ishal ne iyi gelir?
Çocuklarda ishale iyi gelen bazı şeyler şunlardır:
Bol sıvı vermek: İshal, vücutta sıvı kaybına neden olduğu için bol sıvı tüketmek önemlidir. Su, meyve suları, çorba içilebilir.
Hafif yiyecekler vermek: İshal sırasında, çocukların midelerini rahatsız etmeyecek hafif yiyecekler verilmelidir. Muz, pirinç, patates, haşlanmış yumurta ve yoğurt gibi yiyecekler verilebilir.
Antibiyotik vermek: Bazı durumlarda, doktor antibiyotik verebilir.
Antibiyotik ishal yapar mı?
Evet, antibiyotikler ishal yapabilir. Antibiyotikler, bağırsaktaki yararlı bakterileri de öldürebilir. Bu, zararlı bakterilerin büyümesine neden olabilir ve ishale neden olabilir. Uzun süren ishal de doktor önerisiyle antibiyotik değiştirilebilir.
İshal kaç gün sürer?
İshal, genellikle birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Ancak, bazı durumlarda, ishal bir hafta veya daha uzun sürebilir.
İshale iyi gelen yemekler nelerdir?
İshale iyi gelen bazı yemekler şunlardır:
Muz, potasyum açısından zengindir. İshal sırasında kaybedilen potasyumu geri kazanmaya yardımcı olur.
Pirinç, sindirimi kolaydır ve ishali durdurmaya yardımcı olur.
Patates, sindirimi kolaydır ve ishali durdurmaya yardımcı olur.
Haşlanmış yumurta, protein açısından zengindir ve ishali durdurmaya yardımcı olur.
Yoğurt, probiyotik içerir. Probiyotikler, bağırsak sağlığını iyileştirmeye yardımcı olur ve ishalin önlenmesine veya tedavisine yardımcı olabilir.
Muz ishale iyi gelir mi?
Evet, muz ishale iyi gelir. Muz, potasyum açısından zengindir ve muzun içindeki nişasta, bağırsak hareketlerini yavaşlatmaya yardımcı olur.
Kahve ishale iyi gelir mi?
Hayır, kahve kafein içerdiği için ishale iyi gelmez. Kafein, bağırsak hareketlerini hızlandırabilir ve ishali daha da kötüleştirebilir.
Durduk yere ishal neden olur?
Durduk yere ishal, aşağıdaki nedenlerden kaynaklanabilir:
Gıda zehirlenmesi
Enfeksiyon
İlaç yan etkisi
Yanlış beslenme alışkanlıkları
Kronik hastalıklar
Kanlı ishal neden olur?
Kanlı ishal, enfeksiyon, iltihaplanma veya kanserden kaynaklanabilir.
Şeftali ishale iyi gelir mi?
Evet, potasyum ve lif açısından zengin olan şeftali ishale iyi gelir. Potasyum, ishal sırasında kaybedilen potasyumu geri kazanmaya yardımcı olur. Lif, bağırsak hareketlerini düzenlemeye yardımcı olur.
Soda ishale iyi gelir mi?
Hayır, soda ishale iyi gelmez.
Mısır ishal yapar mı?
Mısır, genellikle ishal yapmaz, ancak bazı durumlarda ishal gibi sindirim sorunlarına yol açabilir. Bu durumlar arasında şunlar yer alabilir:
1. Yetersiz Çiğneme: Mısır taneleri iyi çiğnenmediğinde sindirimi zor olabilir ve bu durum bazı kişilerde sindirim sorunlarına yol açabilir.
2. Mısırın İçeriği: Mısır, yüksek miktarda lif içerir. Fazla miktarda lif tüketimi, hassas bağırsaklara sahip kişilerde ishale neden olabilir.
3. Gıda Alerjisi veya İntoleransı: Bazı insanlar mısıra karşı alerjik olabilir veya mısırdaki belirli proteinlere karşı intolerans geliştirebilir. Bu durumlar da ishale yol açabilir.
Eğer mısır tükettikten sonra düzenli olarak ishal yaşıyorsanız, bir sağlık profesyoneli ile görüşmeniz faydalı olabilir.
Yetişkinlerde siyah ishal neden olur?
Yetişkinlerde siyah ishal ciddi bir sağlık sorununun işareti olabilir ve tıbbi müdahale gerektirebilir. Siyah ishal genellikle mide veya bağırsaklardan kaynaklanan kanama nedeniyle oluşur. Siyah renkte dışkı, sindirilmiş kanın bir belirtisi olabilir. Siyah ishalin olası nedenleri şunlardır:
1. Üst Gastrointestinal Kanama: Mide ülseri, gastrit, yemek borusu varisleri veya mide kanseri gibi üst gastrointestinal sistemde kanamaya neden olan durumlar.
2. Nonsteroidal Anti-inflamatuar İlaçlar (NSAIDs): NSAID'lerin uzun süreli kullanımı mide veya bağırsaklarda kanamaya neden olabilir.
3. Alkol ve Sigara: Aşırı alkol tüketimi ve sigara kullanımı mide mukozasında hasara yol açabilir ve kanamaya neden olabilir.
4. Crohn Hastalığı veya Ülseratif Kolit: Bu inflamatuar bağırsak hastalıkları sindirim sisteminde ülserlere ve kanamaya neden olabilir.
5. Hemoroidler: Hemoroidler ciddi şekilde kanıyorsa, dışkıdaki kan siyah renkte olabilir.
6. Demir Takviyeleri: Demir takviyeleri dışkıyı siyah renkte boyayabilir, ancak bu durum genellikle ishal yapmaz.
7. Bismut İçeren İlaçlar: Bismut subsalisilat içeren ilaçlar dışkıyı siyah renkte boyayabilir.
Siyah ishal ciddi bir durumun işareti olabileceğinden, bu semptomu yaşayan kişilerin acilen bir doktora başvurması önemlidir. Doktor, altta yatan nedeni belirlemek için gerekli testleri yapacak ve uygun tedaviyi önerecektir.
Toz ishal ilaçları kullanılabilir mi?
Toz ishal ilaçları, ishalin belirtilerini hafifletmek için kullanılabilir, ancak bunları kullanmadan önce bazı önemli noktaları göz önünde bulundurmanız gerekmektedir:
1. İlacın Türü ve İçeriği: İshal tedavisinde kullanılan toz ilaçlar genellikle probiyotikler, lif takviyeleri veya elektrolit içeren rehidrasyon çözeltileri olabilir. İçeriği hakkında bilgi sahibi olmanız ve ne tür bir ilaç kullandığınızı bilmeniz önemlidir.
2. Nedene Yönelik Tedavi: İshalin nedeni bilinmelidir. Eğer ishal ciddi bir enfeksiyon, gıda zehirlenmesi veya başka bir ciddi sağlık sorunu nedeniyle oluşmuşsa, yalnızca belirtileri hafifletmek yerine altta yatan nedeni tedavi etmek gerekir. Bu durumda doktorun önerisi önemlidir.
3. Dozaj ve Kullanım Talimatları: Toz ishal ilaçlarının kullanım talimatlarına uygun şekilde kullanılması önemlidir. Aşırı dozajdan kaçınılmalı ve belirtilen süre boyunca düzenli olarak alınmalıdır.
4. Yan Etkiler ve Uyarılar: Toz ishal ilaçlarının yan etkileri ve olası uyarıları hakkında bilgi sahibi olunmalıdır. Bazı ilaçlar belirli sağlık koşulları olan kişiler için uygun olmayabilir.
5. Tıbbi Danışma: Özellikle çocuklarda, yaşlılarda, hamilelerde veya altta yatan sağlık sorunları olan kişilerde ishal durumunda mutlaka bir sağlık profesyoneline danışılmalıdır. Ayrıca, ishal üç günden uzun sürerse, şiddetli karın ağrısı, yüksek ateş veya dışkıda kan varsa, acilen doktora başvurulmalıdır.
Sonuç olarak, toz ishal ilaçları belirli durumlarda etkili olabilir, ancak bunları kullanmadan önce ishalin nedenini anlamak ve doğru tedavi yöntemini belirlemek için bir doktora danışmak her zaman en iyisidir.
Alkol ishal yapar mı?
Evet, alkol ishal yapabilir. Alkol, sindirim sistemini tahriş ederek bağırsak hareketlerini hızlandırabilir ve su emilimini azaltabilir, bu da ishale yol açabilir. Özellikle aşırı alkol tüketimi bu etkiyi artırabilir.
Neden sürekli ishal oluyorum?
Sürekli ishal olmanızın nedenleri arasında enfeksiyonlar, gıda intoleransları, stres, irritabl bağırsak sendromu (IBS), inflamatuar bağırsak hastalıkları (Crohn hastalığı, ülseratif kolit) veya ilaç yan etkileri bulunabilir. Kesin nedeni belirlemek için bir doktora başvurmanız önemlidir.
Klima çarpması ishal yapar mı?
Evet, klima çarpması ishal yapabilir. Soğuk hava, vücudun ısı dengesini bozarak mide ve bağırsak hareketlerini etkileyebilir, bu da ishale yol açabilir.
Yazın ishal salgını neden olur?
Yazın ishalin nedenleri:
Gıda Zehirlenmesi: Sıcak hava, bakterilerin gıdalarda hızlıca çoğalmasına neden olabilir.
Kirli Su: Tatil yerlerinde veya yaz etkinliklerinde kirli su tüketimi ishale yol açabilir.
Sıcak Hava: Vücudun sıcakla başa çıkmak için daha fazla su tüketmesi gerekebilir, bu da bağırsak hareketlerini etkileyebilir.
Daha Fazla Çiğ Gıda Tüketimi: Salata ve meyve gibi çiğ gıdalar, iyi yıkanmazsa bakteri ve parazit taşıyabilir.
Seyahat: Yeni ortamlara ve farklı bakterilere maruz kalmak ishale neden olabilir.
İshal olunca ne yenir?
İshal olunca tüketilmesi önerilen yiyecekler:
Pirinç: Sindirimi kolay ve bağırsakları yatıştırıcıdır.
Haşlanmış Patates: Lif içeriği düşük ve sindirimi kolaydır.
Muz: Potasyum açısından zengin ve sindirimi kolaydır.
Yoğurt: Probiyotikler içerir, bağırsak florasını düzenlemeye yardımcı olur.
Elma Püresi: Pektin içerir, sindirimi kolay ve bağlayıcıdır.
Tost Ekmeği: Beyaz ekmek gibi sindirimi kolay karbonhidrat kaynağıdır.
Haşlanmış Tavuk: Yağsız protein kaynağıdır.
Zencefil Çayı: Mideyi rahatlatıcı etkisi vardır.
Havuç Çorbası: Besleyici ve sindirimi kolaydır.
Elektrolit İçecekleri: Vücudun kaybettiği elektrolitleri yerine koyar.
Bu yiyecekler, bağırsakları sakinleştirmeye ve vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri sağlamaya yardımcı olabilir.
Sıcaktan ishal olunur mu?
Evet, sıcaktan ishal olunabilir. Sıcak hava, yiyeceklerin ve içeceklerin daha hızlı bozulmasına ve bakterilerin çoğalmasına neden olabilir, bu da gıda zehirlenmesine ve ishale yol açabilir. Ayrıca, sıcak hava vücudun su dengesini bozarak bağırsak hareketlerini etkileyebilir.
Yeşil ishal neden olur?
Yeşil ishalin nedenleri:
Besinler: Ispanak gibi yeşil yapraklı sebzeler veya gıda boyası içeren yiyecekler.
Safra: Bağırsaklardan hızlı geçiş, safranın tam olarak sindirilmeden dışkıda kalmasına yol açar.
Antibiyotikler: Bağırsak florasını etkileyerek renk değişikliğine neden olabilir.
Enfeksiyonlar: Bakteri veya virüs kaynaklı bağırsak enfeksiyonları.
Gıda İntoleransı: Laktoz veya glüten intoleransı gibi durumlar.
Gebelikte ishal olur mu?
Gebelikte ishal, bazı kadınların deneyimleyebileceği bir durumdur. Hamilelik sırasında hormonal değişiklikler, beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler ve prenatal vitaminler gibi faktörler ishale neden olabilir. İshal genellikle kısa süreli olup, herhangi bir ciddi sağlık sorununa işaret etmez. Ancak, şiddetli ve uzun süreli ishal durumunda doktorunuza başvurmanız önemlidir.
Medical Park'ın hamilelik belirtileri ve gebelik süreci hakkında daha fazla bilgi almak için aşağıdaki referans linke göz atabilirsiniz:
https://www.medicalpark.com.tr/hamileligin-ilk-haftasi/hg-2578İshal (diyare), yirmi dört saatte üçten fazla sulu dışkılama veya anne sütü alan bebeklerde her zamankinden daha sık ve sulu dışkılamadır. Bulaşıcı hastalıklar akut (aniden) ortaya çıkan ishal nedenleri arasında başta gelir.İshal Nedir?İshalle birlikte çocuklarda kusma, karın ağrısı ateş de olabilir. İshal olgularında tedavi planlaması ishal süresinin uzunluğuna ve nedenine bağlı olarak değişkenlik gösterir. İshal nedeniyle vücudun kaybettiği sıvının geri konması (rehidrasyon terapisi), ishal tedavisinin en önemli noktalarından biridir.Bebek ve çocuk yaş grubunda ishal meydana gelmesi oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Ancak diyare ile birlikte vücutta aşırı bir sıvı kaybı meydana gelmesi müdahale gerektirebilir.Yenidoğan dönemindeki bebeklerde ishal gelişimini takip eden 1 gün içerisinde dehidrasyon meydana gelebileceği için dikkatli olunması gerekir. Bebek ve küçük çocukların idrarında azalma, ağzın kuru olması, ağlama esnasında gözyaşının akmaması, çökük göz küreleri ve fontanel, uykuya eğilim veya huzursuzluk, vücutta sıvı kaybı sonrası meydana gelen değişiklikler arasındadır.Çocuklarda İshal Ne Kadar Süre Normal Sayılabilir?İshal, normalin dışında bir tablo ile karşılaşılmasına rağmen belirli sürelerde gruplandırılarak takip ve tadavisini yapmak mümkündür. Eğer iki üç gün ile bir haftaya kadar süren bir ishal var ve şiddetli bir ateş, kusma, bulantı etki etmiyor ise ve semptomatik probiyotik tedavisine cevap veriyor ise bu kısa süreli akut isal tablosudur. Fakat ishal iki ve üç haftayı geçiyor ise kronik ishal adı altında değerlendirmek gerekir ve buna göre takip ve tedavisini düzenlemek gerekmektedir.Tedavi Edilmeyen İshal Nelere Sebep Olabilir?Ateş, kusma ve ishali olan çocuk zamanında tanı almaz ve tedavisi yapılmaz ise sıvı kaybı bulguları olabilir. Sıvı kaybı bulguları başta halsizlik ve keyifsizlik iken daha sonra ağızda kuruma,iştahsızlık, yaşam kalitesi düşüklüğü, tansiyon düşmesi, şuur bozukluğu, daha da ileri giderse eğer koma ve ölümle karşılaşılabilir.Çocuklarda İshal Nasıl Tedavi Edilir?Çocuklarda ishal tedavisi,çocuğun yaşı ve nedenine göre değişebilir.Eğer küçük bir bebek ise sadece semptomatik, sıvı alımını yerine koyarak tedavi etmek mümkündür. Eğer bebek büyük ise ve bakteriyel bir enfeksiyon ile karşılaşılmış ise antibiyotik kullanmaya varacak kadar tedavi spektrumu genişleyebilir. Kronik bir hastalık var ise sadece probiyotik vermek, sıvı yerine koymak ve destek tedavileri yetmez; hastanın, nedenine yönelik tedavi programları yapılması gerekmektedir.Çocuklarda İshal Neyin Habercisidir?İshal hastalığında çocuğun yaşı çok önemlidir. Çünkü beslenme şekline göre ishal kavramı da değişmektedir İshal şikayeti olan bebek yeni doğan bebek ise genelde normal bir durumdur.Fakat bebekler 6 aylık döneme geldi ise,ek gıdaya başladığında viral veya enfeksiyonlar sonucu ishal yaşamış olabilir. Enfeksiyonların viral ya da bakteriyel olduğunu ayırt etmek, uygulanacak tedavi açısından çok önemlidir. Çocuk, ilk okul çağına geldiğinde, kanlı ishal, şiddetli karın ağrıları keyifsiz iştahsız, besin reddi olan ve hayattan keyif almayan bir çocuk ile karşılaşıldığında kronik hastalıkları düşünmek, tanı ve tedavisine yönelmek gerekir.Çocuklarda İshal Tedavisi ve SonrasıÇocuklarda ishal olunca tüketilmesi önerilen yiyecekler:Bu yiyecekler, bağırsakları sakinleştirmeye ve vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri sağlamaya yardımcı olabilir.İshal; bağırsaktan sıvı emimi yeterince olamaması sonucu veya bağırsaktan sıvı miktarının fazlaca sekrete edilmesi sonucu yumuşak ve sulu gaita yapmaktır. Diğer bir tanımı ile diare; besinlerin ağza girdikten sonra izledikleri yolun midenin bağırsak çıkışına kadar olan kesiminde sindirilmesi gerekirken, sindirilmeden aşırı miktarda dışarıya atılması durumudur.İshal hastalığında çocuğun yaşı çok önemlidir. Çünkü beslenme şekline göre ishal kavramı da değişmektedir İshal şikayeti olan bebek yeni doğan bebek ise genelde normal bir durumdur.Fakat bebekler 6 aylık döneme geldi ise, ek gıdaya başladığında viral veya enfeksiyonlar sonucu ishal yaşamış olabilir. Enfeksiyonların viral ya da bakteriyel olduğunu ayırt etmek, uygulanacak tedavi açısından çok önemlidir. Çocuk, ilk okul çağına geldiğinde, kanlı ishal, şiddetli karın ağrıları keyifsiz iştahsız, besin reddi olan ve hayattan keyif almayan bir çocuk ile karşılaşıldığında kronik hastalıkları düşünmek, tanı ve tedavisine yönelmek gerekir.İshal, normalin dışında bir tablo ile karşılaşılmasına rağmen belirli sürelerde gruplandırılarak takip ve tadavisini yapmak mümkündür. Eğer iki üç gün ile bir haftaya kadar süren bir ishal var ve şiddetli bir ateş,kusma, bulantı etki etmiyor ise ve semptomatik probiyotik tedavisine cevap veriyor ise bu kısa süreli akut isal tablosudur. Fakat ishal iki ve üç haftayı geçiyor ise kronik ishal adı altında değerlendirmek gerekir ve buna göre takip ve tedavisini düzenlemek gerekir.Çocuklarda ishal tedavisi,çocuğun yaşı ve nedenine göre değişebilir.Eğer küçük bir bebek ise sadece semptomatik, sıvı alımını yerine koyarak tedavi etmek mümkündür. Eğer bebek büyük ise ve bakteriyel bir enfeksiyon ile karşılaşılmış ise antibiyotik kullanmaya varacak kadar tedavi spektrumu genişleyebilir. Kronik bir hastalık var ise sadece probiyotik vermek, sıvı yerine koymak ve destek tedavileri yetmez; hastanın ,nedenine yönelik tedavi programları yapılması gerekmektedir.Ateş, kusma ve ishali olan çocuk zamanında tanı almaz ve tedavisi yapılmaz ise sıvı kaybı bulguları olabilir. Sıvı kaybı bulguları başta halsizlik ve keyifsizlik iken daha sonra ağızda kuruma, iştahsızlık, yaşam kalitesi düşüklüğü, tansiyon düşmesi, şuur bozukluğu, daha da ileri giderse eğer, koma ve ölümle karşılaşılabilir.İshal (Diyare) Gelişiminde Risk Faktörleri Nelerdir?İshal (Diyare) Salgını Neden Olur?İshal (diyare), özellikle bağırsaklarda olmak üzere sindirim sisteminde su emiliminin azalması ve su salınımının artması nedeniyle ortaya çıkar. Laktoz intoleransı diyare nedenlerine örnek teşkil eder. Laktoz intoleransı, süt şekeri olarak da bilinen laktoza karşı hassas sindirim sistemine sahip kişilerde şişkinlik, aşırı gaz ve sulu dışkılama şikayetleri ile seyreden bir rahatsızlıktır.Enfeksiyon hastalıklarına bağlı olarak da ishal ortaya çıkabilir. Virüs ya da bakteriler gibi çeşitli bulaşıcı hastalık etkenleri, bağırsak çeperinde harabiyete neden olarak sindirim sisteminde su emilimini engelleyici özellik gösterebilir.İshal olguları akut, kronik, enfeksiyon hastalığına bağlı ya da enfeksiyonla ilişkili olmayan olmak üzere 4 farklı grupta değerlendirilir. Akut ishal, sulu dışkılama şikayetinin 2 haftadan daha kısa sürdüğü durumlara denir. Zararlı bir mikroorganizmaya ya da virüslere bağlı olarak oluşan enfeksiyöz ishal, akut ishal nedenlerinin başında gelir.Hem çocuk yaş grubunda hem de yetişkin kişilerde, her 5 bulaşıcı hastalığa bağlı oluşmuş ishal olgusundan birinin nedeni norovirüstür. Norovirüs gelişmekte olan ülkelerde yılda yüzbinlerce kişinin ölümüne neden olmaktadır. Geçmişte rotavirüs, dünya genelinde bebek ve küçük yaştaki çocuklarda ciddi seyirli ishallere neden olmuştur. Aşılama programları ile rotavirüse bağlı ortaya çıkan ishal olgularında olumlu sonuçlar elde edilebilmiştir. İshal ile seyredebilecek enfeksiyon hastalığı etkeni bakteriler arasında ise salmonella türevi bakteriler ve e.coli bakterisi bulunur.İshalin 4 haftadan daha uzun süre ile devam etmesi halinde kronik (uzun süreli) ishal tanımlaması yapılır. Bu ishal türü nedenleri arasında bulaşıcı hastalıklara nadir olarak rastlanılır. Sindirim ve emilim ile ilgili rahatsızlıklar (malabsorpsiyon), inflamatuar (iltihabi) bağırsak hastalıkları ve çeşitli ilaçların yan etkisi olarak kronik ishal ortaya çıkabilir.Birçok farklı faktör ishal gelişiminde rol oynayabilir.Kronik İshalin Belirtileri:İshal (Diyare) Belirtileri Nelerdir?Birçok farklı belirti ve şikayet ishal olgularına eşlik edebilir. Bu belirtiler tek tek ortaya çıkabileceği gibi bazı kişiler, birden fazla belirtiye aynı anda sahip olabilir:İshalin Belirtileri:Sıvı kaybı (dehidrasyon), ishal olgularında karşılaşılabilecek bir diğer önemli belirtidir. Dehidrasyona müdahale edilmemesi ciddi sonuçlar doğurabileceği için dikkatli olunmalıdır. Halsizlik, ağız içi gibi mukozal bölgelerde kuruluk, çarpıntı, baş ağrısı, sersemlik, artmış susuzluk hissi ve idrar çıkışında azalma gibi belirtiler bir kişide dehidrasyon oluştuğuna işaret ediyor olabilir.İshal yılın her mevsimi olabilir. Ancak yazın yiyeceklerin daha çabuk bozulması, tatil yerlerinde hijyenik kuralların tam uygulanamaması ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi nedeniyle daha sık görülür.Su gibi İshal Neden Olur?Su gibi ishal, genellikle viral bir enfeksiyon sonucu ortaya çıkar. Antibiyotikler başta olmak üzere Kullanılan bazı ilaçlar, sindirim sistemi bozukları su gibi ishale yol açabilir.Su gibi İshale Ne İyi Gelir?Su gibi ishal bakteriyel veya viral bir enfeksiyondan kaynaklıysa ishal genellikle kendi kendine geçer. Su gibi ishale iyi gelen yöntemler şunlardır:Yetişkinlerde İshali Ne Geçirir?Yetişkinlerde ishali geçirmek için şunlar yapılabilir:İshali Ne Keser?İshale iyi gelen yöntemler, ishalin nedenine bağlı olarak değişebilir. Fakat su tüketimini arttırmak, düşüklü lifli gıdalar tüketmek ishalin geçmesine yardımcı olur.Bebeklerde İshale Ne İyi Gelir?Geçmeyen İshale Ne İyi Gelir?Geçmeyen ishal, altta yatan bir nedenden kaynaklı olabilir. Bu nedenle, geçmeyen ishal durumunda bir doktora gözükmeniz önemlidir. Bu durumda, doktor önerisiyle ishal kesici ilaçlar kullanılabilir. Bakteriyel enfeksiyonlardan kaynaklanan ishali tedavi etmek için antibiyotikler kullanılabilir ve probiyotik takviyeleri alarak ishalin iyileşmesi hızlandırılabilir.İshalin (Diyare) Bulaşma Şekilleri Nelerdir ve Nasıl Önlenebilir?Enfeksiyon en sık olarak dışkının ağız ve el teması yoluyla geçer. Aynı zamanda uzun süre bekletilmiş besinler, uygun şekilde hazırlanmamış konserveler ve iyi pişirilmemiş besinler, kaynağı belli olmayan içme suları da çeşitli mikropları barındırarak ishale neden olur. Gıdalar nedeniyle ortaya çıkabilecek ishalde korunmak için uygulanabilecek çeşitli uygulamalar mevcuttur:İshalin Süresi Ne Kadardır?Genellikle birkaç saatten bir kaç güne kadar değişebilir. Daha uzun sürebilmekle birlikte, iki haftadan daha uzun süren ishaller kronik ishal olabilecekleri için doktor takibi gerektirir.Kronik İshal (Diyare) Belirtileri Nelerdir?Kronik ishal tanımı haftalarca devam eden sulu dışkılama şikayetini tanımlar. Kronik ishal vakalarında sulu dışkılamaya ek olarak bazı belirtiler ortaya çıkabilir:Kronik İshal (Diyare) Nedenleri Nelerdir?Ülseratif kolit ve Crohn Hastalığı gibi bazı iltihabi bağırsak hastalıkları, kronik sulu dışkılamaya neden olabilir. Bu hastalıklarda dışkıda kan olması ve yoğun karın ağrısının varlığı, sulu dışkılamaya eşlik edebilecek belirtiler arasındadır.Gaita incelemeleri ile birlikte hastanın dışkısında iltihabi yanıt oluşumu için görevli beyaz kan hücrelerinin varlığı araştırılabilir. Aynı zamanda çeşitli bakteriyel ve parazitik enfeksiyon hastalıkları da kronik ishale neden olabilir. Bu hastalıkların tanısı amacıyla hastanın gaita kültürü istenebilir. Bu testte, hastanın dışkısında var olup sonrasında laboratuvarda üreme gösteren herhangi bir mikroorganizmanın varlığı incelenir.Öğünler ile birlikte tüketilen besin maddeleri ağız, yemek borusu ve mideyi takiben ince bağırsağa ulaşır. Pankreastan salgılanan çeşitli sindirim enzimleri bu bölgeye gelerek karbonhidrat, protein ve yağ yapıdaki besinlerin emilim için uygun küçük parçalara ayrılmasında rol oynar. Uzun süreli pankreas iltihabı (kronik pankreatit) varlığında sindirim enzimlerinin salgılanmasında yetersizlik oluşur ve tüketilen besinler düzgün şekilde emilemeden dışkı ile atılır.Yağlı ve sulu dışkılama kronik pankreatit (pankreas iltihaplanması) durumunda ortaya çıkabileceği için dikkatli olunması önerilir. Kronik pankreatit dışında Çölyak hastalarında da yağlı ve sulu dışkılamaya sık olarak rastlanılır.Bu nedenler dışında beslenme ile alınan gıdalar ve bu gıdalara vücudun tepkisi de ishal oluşumu ile sonuçlanabilir. Örnek olarak gluten enteropatisi olarak bilinen çölyak hastalığında, gluten içeren unlu mamül ve türevi gıdaların tüketimi ile birlikte ishal oluşabilir.İshalin Tanısı Nasıldır?İshal olgularında tanısal yaklaşımda öncelikle şikayetlerin süresi, eşlik eden diğer belirtiler, seyahat öyküsü, yakın zamanlı veya düzenli ilaç kullanımları ile öğünlerde tüketilen gıdalar sorgulanır.Dışkılamanın sıklığı, tipi, hacmi ve içeriğinde sümüksü yapıda mukus ya da kan olup olmadığı ishal hastalarına hekimler tarafından yöneltilebilecek diğer sorulara örnek teşkil ederler.Yeni başlangıçlı (akut) ishal olguları genellikle kendi kendini sınırlayan ve ileri araştırmalara başvurulmayan rahatsızlıklardan olsa da kişinin sulu dışkısında kan veya mukus gibi maddelerin eşlik ediyor olması halinde bakteriyel nedenlerin dışlanması amacıyla dışkı kültürü istenebilir.İshal hastasının bu şikayetinin ortaya çıkmasından önce antibiyotik tedavisi alıyor olması ya da hastaneye yatış öyküsünün olması kişide ortaya çıkan ishal etkeninin clostridium difficile olabileceğine işaret eder.Kronik yani uzun süredir devam etmekte olan ishal olgularında ise altta yatan nedenin ortaya konması amacıyla birçok laboratuvar testi ve görüntüleme yöntemine başvurulabilir. Tam kan sayımı, kişinin metabolizması ile ilgili biyokimyasal değerler, tiroid hormon düzeyleri, karaciğer fonksiyon testi, dışkı analizi ve vücuttaki iltihaplanmaya işaret eden eritrosit sedimentasyon hızı (ESR) gibi belirteçler kronik ishalin neye bağlı meydana geldiğinin aydınlatılması amacıyla başvurulabilecek laboratuvar testleri arasındadır.Bu testler, hekim tarafından gerçekleştirilen fizik muayene sonrasında hastanın tıbbi öyküsü göz önünde bulundurularak başvurabilecek tanı araçlarındandır.Besin kısıtlama testleri ile intolerans ya da alerjik bulguların tetiklendiği olası gıdalara karşı başvurulabilen bir yöntemdir. Gaita (dışkı) kültürü olası bakteri ve parazit enfeksiyonlarının aydınlatılmasını sağlayabilir.Özellikle kronik diyare durumlarında kolonoskopi ve sigmoidoskopi gibi görüntüleme yöntemlerinden tanısal yaklaşımda faydalanılabilir. Çeşitli radyolojik tetkikler ise sindirim sisteminde mevcut yapısal anormalliklerin ortaya konmasında katkı sağlayabilir.Bazen ishal olgularının altında yatan neden tam olarak aydınlatılamayabilir. Uzun süredir devam eden ve tanısal testlerde herhangi bir yol gösterici sonuç elde edilemeyen kişilerde altta yatan neden irritable bağırsak sendromu olarak adlandırılan sağlık durumu olabilir.Bu kronik sendrom her ne kadar ishal, kabızlık, şişkinlik, karın ağrısı ve bulantı gibi sindirim sistemi şikayetlerine neden olsa da kalın bağırsaklarda herhangi bir hasara neden olmaz.İshal (Diyare) Tedavisi Nasıldır?Nedenleri farklı olsa da ani başlangıçlı ishallerde tedavi yaklaşımları aynıdır. Kesinlikle ishal olan bebeğe doktor onayı olmadan antibiyotik ya da diğer ilaçlar verilmemelidir. Küçük çocuklarda ishal özellikle kusma varlığında büyük su kayıplarına yol açtığından 5-7 gün içinde düzelebilecek olan bağırsak enfeksiyonu yeterli su verilmediği takdirde öldürücü olabilmektedir.İshali başlayınca emzirilmesi ve beslenmesi kesilen, sıvı verilmeyen çocuklar günde 8 veya daha fazla sulu ishal yapan çocuklar, günde ikiden fazla kusması olan çocuklar ve 12 aydan küçük bebekler susuzluk açısından risk altında olan çocuklardır. Susuzluğu önlemek için bir sıvı verin. İshalli bebekte hem sıvı ihtiyacının hem de kalori alımının sağlanması önemlidir. Yağsız çorba, pirinç suyu ile ve seyreltilmiş sütle hazırlanmış muhallebi, ayran, elma suyu gibi sıvılar susuzluğu önlemek ve kalori ihtiyacını karşılamak için verilebilir.Altı aylıktan küçük ve henüz ek gıda başlanmamış bebeklerde hekim tarafından uygun görülmesi halinde emzirme sıklaştırılır. Bebek aldığı takdirde aralıklı kaynatılmış ılık su verilebilir.Bu bilgiler, ishal (diyare) için yapılan tedavi planında kaybedilen sıvının yerine konmasının önemini vurgulamaktadır. Kaybedilen sıvının yanında meydana gelen elektrolit (mineral) kaybının da önlenmesi, çeşitli minerallerin eksikliği halinde yerine koyma tedavisi uygulanabilir.Ciddi seyirli ishal olgularında hastalara damar yoluyla sıvı verilmesi gerekli olabilir. Altta yatan nedenin bakteriyel bir enfeksiyon olarak tespit edildiği vakalarda ise antibiyotik tedavisine başvurulur.Diyare (ishal) için düzenlenecek tedavi planlamasında hekimin göz önünde bulundurduğu birçok önemli nokta mevcuttur:İshale Ne İyi Gelir?Bağırsak hareketlerini düzenleyici ilaçlar hekim tarafından uygun görülen hallerde reçetelendirilebilir. Uzun süreli ishal olgularında ise altta yatan neden tam olarak aydınlatılmalı ve tedavi planlanması ve öneriler hekim tarafından hastaya göre kişiselleştirilerek ifade edilmelidir.İshal önleyici ve bağırsak hareket düzenleyici ilaçların kullanımı konusunda, bazı enfeksiyon hastalığına bağlı ishal gelişmiş olgularda mevcut tabloyu kötüleştirebileceği için dikkatli olunması gerekir. Kilo kontorolü ve sağlık beslenme de ishale iyi gelir. Ayrıca bariatrik cerrahi nedir diye merak eden hastaların başvurduğu operasyonların ardından önerilen beslenme düzenine uyulmaması da ishal gibi sorunlara yol açabilir.Beslenme ishal olgularında önemli bir konudur. Uzun süreli (kronik) ishal olgularında altta yatan herhangi bir gıda ise bunun aydınlatılmasında beslenme günlüklükleri yada sağlayabilir. Beslenme günlüklerinde aynı zamanda hangi atıştırmalık ya da besinden sonra belirtilerin kötüleştiği veya farklı şikayetlerin ortaya çıktığının kaydı tutulabilir.Kronik ishal olgularında kısıtlanması ile fayda sağlanabilecek bazı beslenme uygulamaları mevcuttur:İshal nedeninin enfeksiyon olması halinde hekim tarafından antibiyotik ilaçlar reçetelendirilebilir. Antibiyotik ilaçlar bir yandan hastalığa neden olan mikroorganizmaların temizlenmesini sağlarken bir yandan da bağırsakların normal florası olarak adlandırılan yararlı bakterileri olumsuz şekilde etkileyebilir.Yoğurt ve kefir gibi probiyotik içerikli gıdalar veya probiyotik takviye ürünlerinin kullanımı, antibiyotik tedavisi sonrasında bağırsaklarda yer alan yararlı bakterilerin desteklenmesine katkı sağlayabilir.Probiyotikler aynı zamanda akut ishal ve beraberinde meydana gelen diğer belirtilerin seyri ve süresi konusunda da fayda sağlayabilir.İshalde Ne Kadar Aralıkla Sıvı Verilmelidir?Her ishalli dışkıdan sonra;Kusması olan çocuklarda aynı miktarda sıvı iki veya üç dakikada bir bir kaşık veya bir yudum şeklinde verilmelidir. Kısa zamanda çok miktarda sıvı verilmesi veya beslemeye zorlama kusmayı arttırmaktadır.İshal Olduğunda Ne Zaman Doktora Başvurmalı?gibi çeşitli durumlarda sağlık kuruluşlarından yardım alınmalıdır.İshal Hakkında Sık Sorulan SorularHayır, kola ishale iyi gelmez. Kola, kafein ve şeker içerdiği için ishali daha da kötüleştirebilir. Kafein, bağırsak hareketlerini hızlandırabilir. Şeker, bağırsakta su tutulmasına neden olabilir ve ishalin daha sulu olmasına neden olabilir.Evet, Covid-19, sindirim sistemini de etkilediği için ishal yapabilir. Genellikle covid ile beraber ishal, birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Ancak, bazı durumlarda, covid ile ilişkili ishal şiddetli olabilir ve sıvı kaybına neden olabilir.Çocuklarda ishale iyi gelen bazı şeyler şunlardır:Evet, antibiyotikler ishal yapabilir. Antibiyotikler, bağırsaktaki yararlı bakterileri de öldürebilir. Bu, zararlı bakterilerin büyümesine neden olabilir ve ishale neden olabilir. Uzun süren ishal de doktor önerisiyle antibiyotik değiştirilebilir.İshal, genellikle birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Ancak, bazı durumlarda, ishal bir hafta veya daha uzun sürebilir.İshale iyi gelen bazı yemekler şunlardır:Evet, muz ishale iyi gelir. Muz, potasyum açısından zengindir ve muzun içindeki nişasta, bağırsak hareketlerini yavaşlatmaya yardımcı olur.Hayır, kahve kafein içerdiği için ishale iyi gelmez. Kafein, bağırsak hareketlerini hızlandırabilir ve ishali daha da kötüleştirebilir.Durduk yere ishal, aşağıdaki nedenlerden kaynaklanabilir:Kanlı ishal, enfeksiyon, iltihaplanma veya kanserden kaynaklanabilir.Evet, potasyum ve lif açısından zengin olan şeftali ishale iyi gelir. Potasyum, ishal sırasında kaybedilen potasyumu geri kazanmaya yardımcı olur. Lif, bağırsak hareketlerini düzenlemeye yardımcı olur.Hayır, soda ishale iyi gelmez.Mısır, genellikle ishal yapmaz, ancak bazı durumlarda ishal gibi sindirim sorunlarına yol açabilir. Bu durumlar arasında şunlar yer alabilir:1. Yetersiz Çiğneme: Mısır taneleri iyi çiğnenmediğinde sindirimi zor olabilir ve bu durum bazı kişilerde sindirim sorunlarına yol açabilir.
2. Mısırın İçeriği: Mısır, yüksek miktarda lif içerir. Fazla miktarda lif tüketimi, hassas bağırsaklara sahip kişilerde ishale neden olabilir.
3. Gıda Alerjisi veya İntoleransı: Bazı insanlar mısıra karşı alerjik olabilir veya mısırdaki belirli proteinlere karşı intolerans geliştirebilir. Bu durumlar da ishale yol açabilir.Eğer mısır tükettikten sonra düzenli olarak ishal yaşıyorsanız, bir sağlık profesyoneli ile görüşmeniz faydalı olabilir.Yetişkinlerde siyah ishal ciddi bir sağlık sorununun işareti olabilir ve tıbbi müdahale gerektirebilir. Siyah ishal genellikle mide veya bağırsaklardan kaynaklanan kanama nedeniyle oluşur. Siyah renkte dışkı, sindirilmiş kanın bir belirtisi olabilir. Siyah ishalin olası nedenleri şunlardır:1. Üst Gastrointestinal Kanama: Mide ülseri, gastrit, yemek borusu varisleri veya mide kanseri gibi üst gastrointestinal sistemde kanamaya neden olan durumlar.
2. Nonsteroidal Anti-inflamatuar İlaçlar (NSAIDs): NSAID'lerin uzun süreli kullanımı mide veya bağırsaklarda kanamaya neden olabilir.
3. Alkol ve Sigara: Aşırı alkol tüketimi ve sigara kullanımı mide mukozasında hasara yol açabilir ve kanamaya neden olabilir.
4. Crohn Hastalığı veya Ülseratif Kolit: Bu inflamatuar bağırsak hastalıkları sindirim sisteminde ülserlere ve kanamaya neden olabilir.
5. Hemoroidler: Hemoroidler ciddi şekilde kanıyorsa, dışkıdaki kan siyah renkte olabilir.
6. Demir Takviyeleri: Demir takviyeleri dışkıyı siyah renkte boyayabilir, ancak bu durum genellikle ishal yapmaz.
7. Bismut İçeren İlaçlar: Bismut subsalisilat içeren ilaçlar dışkıyı siyah renkte boyayabilir.Siyah ishal ciddi bir durumun işareti olabileceğinden, bu semptomu yaşayan kişilerin acilen bir doktora başvurması önemlidir. Doktor, altta yatan nedeni belirlemek için gerekli testleri yapacak ve uygun tedaviyi önerecektir.Toz ishal ilaçları, ishalin belirtilerini hafifletmek için kullanılabilir, ancak bunları kullanmadan önce bazı önemli noktaları göz önünde bulundurmanız gerekmektedir:1. İlacın Türü ve İçeriği: İshal tedavisinde kullanılan toz ilaçlar genellikle probiyotikler, lif takviyeleri veya elektrolit içeren rehidrasyon çözeltileri olabilir. İçeriği hakkında bilgi sahibi olmanız ve ne tür bir ilaç kullandığınızı bilmeniz önemlidir.2. Nedene Yönelik Tedavi: İshalin nedeni bilinmelidir. Eğer ishal ciddi bir enfeksiyon, gıda zehirlenmesi veya başka bir ciddi sağlık sorunu nedeniyle oluşmuşsa, yalnızca belirtileri hafifletmek yerine altta yatan nedeni tedavi etmek gerekir. Bu durumda doktorun önerisi önemlidir.3. Dozaj ve Kullanım Talimatları: Toz ishal ilaçlarının kullanım talimatlarına uygun şekilde kullanılması önemlidir. Aşırı dozajdan kaçınılmalı ve belirtilen süre boyunca düzenli olarak alınmalıdır.4. Yan Etkiler ve Uyarılar: Toz ishal ilaçlarının yan etkileri ve olası uyarıları hakkında bilgi sahibi olunmalıdır. Bazı ilaçlar belirli sağlık koşulları olan kişiler için uygun olmayabilir.5. Tıbbi Danışma: Özellikle çocuklarda, yaşlılarda, hamilelerde veya altta yatan sağlık sorunları olan kişilerde ishal durumunda mutlaka bir sağlık profesyoneline danışılmalıdır. Ayrıca, ishal üç günden uzun sürerse, şiddetli karın ağrısı, yüksek ateş veya dışkıda kan varsa, acilen doktora başvurulmalıdır.Sonuç olarak, toz ishal ilaçları belirli durumlarda etkili olabilir, ancak bunları kullanmadan önce ishalin nedenini anlamak ve doğru tedavi yöntemini belirlemek için bir doktora danışmak her zaman en iyisidir.Evet, alkol ishal yapabilir. Alkol, sindirim sistemini tahriş ederek bağırsak hareketlerini hızlandırabilir ve su emilimini azaltabilir, bu da ishale yol açabilir. Özellikle aşırı alkol tüketimi bu etkiyi artırabilir.Sürekli ishal olmanızın nedenleri arasında enfeksiyonlar, gıda intoleransları, stres, irritabl bağırsak sendromu (IBS), inflamatuar bağırsak hastalıkları (Crohn hastalığı, ülseratif kolit) veya ilaç yan etkileri bulunabilir. Kesin nedeni belirlemek için bir doktora başvurmanız önemlidir.Evet, klima çarpması ishal yapabilir. Soğuk hava, vücudun ısı dengesini bozarak mide ve bağırsak hareketlerini etkileyebilir, bu da ishale yol açabilir.Yazın ishalin nedenleri:İshal olunca tüketilmesi önerilen yiyecekler:Bu yiyecekler, bağırsakları sakinleştirmeye ve vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri sağlamaya yardımcı olabilir.Evet, sıcaktan ishal olunabilir. Sıcak hava, yiyeceklerin ve içeceklerin daha hızlı bozulmasına ve bakterilerin çoğalmasına neden olabilir, bu da gıda zehirlenmesine ve ishale yol açabilir. Ayrıca, sıcak hava vücudun su dengesini bozarak bağırsak hareketlerini etkileyebilir.Yeşil ishalin nedenleri:Gebelikte ishal, bazı kadınların deneyimleyebileceği bir durumdur. Hamilelik sırasında hormonal değişiklikler, beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler ve prenatal vitaminler gibi faktörler ishale neden olabilir. İshal genellikle kısa süreli olup, herhangi bir ciddi sağlık sorununa işaret etmez. Ancak, şiddetli ve uzun süreli ishal durumunda doktorunuza başvurmanız önemlidir.Medical Park'ın hamilelik belirtileri ve gebelik süreci hakkında daha fazla bilgi almak için aşağıdaki referans linke göz atabilirsiniz:https://www.medicalpark.com.tr/hamileligin-ilk-haftasi/hg-2578 | 17,102 |
4,440 | Dermatoloji (Cildiye) | Güneş lekeleri nasıl geçer? | Güneş lekeleri, sıklıkla koyu tenli kişilerde görülen koyu kahverengi renkli lekelerdir. Alın, yanak, üst dudak bölgesi, burun, çene, boyun ve kollar gibi güneşe maruz bölgelerde ortaya çıkar. Kozmetik açıdan bireylerde sıkıntı yaratır.İçindekilerGüneş lekesi neden oluşur?Gebelikteki güneş lekeleri diğerlerinden farklı mıdır?Güneş lekeleri nasıl geçer?
Güneş lekesi neden oluşur?
Oluşumunda bir çok faktör yer almaktadır. En önemli iki faktör genetik yatkınlık ve ultraviyole (Görünmeyen zararlı güneş ışınları) ışınlarına maruz kalmaktır. Bunun dışında gebelik, doğum kontrol ilaçları, kozmetik uygulamalar, ilaçlar ve guatr hastalığı diğer nedenler arasında yer alır. Güneş ışınları sadece lekelerin oluşumuna değil, oluşmuş lekelerin üzerinde karartıcı etki ile lekelerin artışına da neden olur.
Gebelikteki güneş lekeleri diğerlerinden farklı mıdır?
Pigmentasyon olarak tanımlanan lekeler gebelik döneminde ortaya çıkarsa gebelik maskesi olarak adlandırılır. Tedavi edilmeyen pigmentasyon kalıcıdır, kendiliğinden iyileşmez. Pigmentasyon şikayeti olan hastalar bu lekelerin basit güneş lekeleri olup olmadığı ve oluşum nedenlerinin saptanması açısından dermatologdan bilgi almalıdır.
Güneş lekeleri nasıl geçer?
Doktor tarafından, özel bir ışık olan wood ışığı incelemesi ile lekelerin derinin hangi tabakasında olduğu, derecesi değerlendirilir ve sonuca göre tedavi seçenekleri hastayla birlikte belirlenir. Genellikle uzun süreli bir tedavi gerekir.
Gebelik ve lohusalık döneminde tedavide güneş korumalar ve bu döneme uygun krem tedavileri ile sınırlı tutulur. Genel önlemler olarak güneşten kaçınılmalı, kozmetik ürün ve güneş duyarlılığı yapacak ilaçlar sınırlandırılmalıdır. Güneşten koruyucu ürün doktorunuzun önerdiği, en az 15 faktörlü, hem UV-A hem UV-B korumalı krem olmalı, yaz ve kış 4 mevsim kullanılmalıdır.
Tedavi amacı ile sıklıkla kullanılan kimyasal soyucular arasında; hidrokinon, tretinoin, azeleik asit ve kojik asit içeren ürünler gelmektedir. Bu ajanlar ile tedavi süresi tek kimyasal ürün kullanıldığında uzun süre alabilmektedir.
Kimyasal peeling de hastalığın tedavisinde etkilidir çünkü derinin üst tabakasının soyulması ile leke nedeni olan melanin pigmenti yavaş yavaş kaybedilir. Tedavide derin peelingler yan etkiler nedeni ile tercih edilmemektedir. Peeling amacıyla kullanılan ürünler arasında alfa hidroksi asitler (AHA), fenol, beta hidroksi asitler, kojik asitler ve salisilik asitler yer alır. Kimyasal peelingler topikal kimyasal soyucular ile birlikte kullanılabilir. Peeling ajanının türüne göre 3-8 seans arasında tedavi uygulanır. En sık görülen yan etki kızarıklık, kabuklanma ve deride hassasiyettir, bu etkiler de 3-10 günde gerilemektedir.
Krioterapi olarak bilinen dondurma tedavisi; likid nitrojen veya karbondioksit karı ile uygulanabilmektedir. Pigmentasyonları azaltabilmektedir. Seans sayısı hastalığın derecesine göre değişebilmektedir.
Laser uygulama pigmentasyon tedavisinde diğer bir seçenektir. IPL (intense pulsed light), pulsed dye, Nd:yag, Q-switched alexandrite, erbium yag, argon ve cupper vapor lazer kullanılabilir. Özellikle dirençli olgularda önerilmektedir. Melanin pigmenti içeren hücreleri yıkarak ve derinin üst katmanını soyarak etkili olur. Hücreler tekrar yenilenir. Bazen lazer ile kimyasal peelingin birlikte uygulanması daha başarılı sonuç verir. Lazer tedavisi sırasında yan etki olarak kaşıntı, ağrı, yanma, kabuklanma ve morarmalar görülebilir.
Sık karşılaşılan bir diğer lekelenme çillenmedir. Bu hastalar özellikle bahar ve yaz aylarında güneşten kaçınmalı ve güneşten koruyucular kullanmalıdır. Bu kişilerde kozmetik nedenler ile lazer iyi bir tedavi seçeneği olabilir.
Yaşlılık veya güneş lekesi olarak bilinen lentigolarda da krioterapi ve lazer tedavisi uygulanabilir. Bazı hastalarda lazer tedavisi ile tek seansta bile sonuç alınabilmektedir.Güneş lekeleri, sıklıkla koyu tenli kişilerde görülen koyu kahverengi renkli lekelerdir. Alın, yanak, üst dudak bölgesi, burun, çene, boyun ve kollar gibi güneşe maruz bölgelerde ortaya çıkar. Kozmetik açıdan bireylerde sıkıntı yaratır.Güneş lekesi neden oluşur?Oluşumunda bir çok faktör yer almaktadır. En önemli iki faktör genetik yatkınlık ve ultraviyole (Görünmeyen zararlı güneş ışınları) ışınlarına maruz kalmaktır. Bunun dışında gebelik, doğum kontrol ilaçları, kozmetik uygulamalar, ilaçlar ve guatr hastalığı diğer nedenler arasında yer alır. Güneş ışınları sadece lekelerin oluşumuna değil, oluşmuş lekelerin üzerinde karartıcı etki ile lekelerin artışına da neden olur.Gebelikteki güneş lekeleri diğerlerinden farklı mıdır?Pigmentasyon olarak tanımlanan lekeler gebelik döneminde ortaya çıkarsa gebelik maskesi olarak adlandırılır. Tedavi edilmeyen pigmentasyon kalıcıdır, kendiliğinden iyileşmez. Pigmentasyon şikayeti olan hastalar bu lekelerin basit güneş lekeleri olup olmadığı ve oluşum nedenlerinin saptanması açısından dermatologdan bilgi almalıdır.Güneş lekeleri nasıl geçer?Doktor tarafından, özel bir ışık olan wood ışığı incelemesi ile lekelerin derinin hangi tabakasında olduğu, derecesi değerlendirilir ve sonuca göre tedavi seçenekleri hastayla birlikte belirlenir. Genellikle uzun süreli bir tedavi gerekir.Gebelik ve lohusalık döneminde tedavide güneş korumalar ve bu döneme uygun krem tedavileri ile sınırlı tutulur. Genel önlemler olarak güneşten kaçınılmalı, kozmetik ürün ve güneş duyarlılığı yapacak ilaçlar sınırlandırılmalıdır. Güneşten koruyucu ürün doktorunuzun önerdiği, en az 15 faktörlü, hem UV-A hem UV-B korumalı krem olmalı, yaz ve kış 4 mevsim kullanılmalıdır.Tedavi amacı ile sıklıkla kullanılan kimyasal soyucular arasında; hidrokinon, tretinoin, azeleik asit ve kojik asit içeren ürünler gelmektedir. Bu ajanlar ile tedavi süresi tek kimyasal ürün kullanıldığında uzun süre alabilmektedir.Kimyasal peeling de hastalığın tedavisinde etkilidir çünkü derinin üst tabakasının soyulması ile leke nedeni olan melanin pigmenti yavaş yavaş kaybedilir. Tedavide derin peelingler yan etkiler nedeni ile tercih edilmemektedir. Peeling amacıyla kullanılan ürünler arasında alfa hidroksi asitler (AHA), fenol, beta hidroksi asitler, kojik asitler ve salisilik asitler yer alır. Kimyasal peelingler topikal kimyasal soyucular ile birlikte kullanılabilir. Peeling ajanının türüne göre 3-8 seans arasında tedavi uygulanır. En sık görülen yan etki kızarıklık, kabuklanma ve deride hassasiyettir, bu etkiler de 3-10 günde gerilemektedir.Krioterapi olarak bilinen dondurma tedavisi; likid nitrojen veya karbondioksit karı ile uygulanabilmektedir. Pigmentasyonları azaltabilmektedir. Seans sayısı hastalığın derecesine göre değişebilmektedir.Laser uygulama pigmentasyon tedavisinde diğer bir seçenektir. IPL (intense pulsed light), pulsed dye, Nd:yag, Q-switched alexandrite, erbium yag, argon ve cupper vapor lazer kullanılabilir. Özellikle dirençli olgularda önerilmektedir. Melanin pigmenti içeren hücreleri yıkarak ve derinin üst katmanını soyarak etkili olur. Hücreler tekrar yenilenir. Bazen lazer ile kimyasal peelingin birlikte uygulanması daha başarılı sonuç verir. Lazer tedavisi sırasında yan etki olarak kaşıntı, ağrı, yanma, kabuklanma ve morarmalar görülebilir.Sık karşılaşılan bir diğer lekelenme çillenmedir. Bu hastalar özellikle bahar ve yaz aylarında güneşten kaçınmalı ve güneşten koruyucular kullanmalıdır. Bu kişilerde kozmetik nedenler ile lazer iyi bir tedavi seçeneği olabilir.Yaşlılık veya güneş lekesi olarak bilinen lentigolarda da krioterapi ve lazer tedavisi uygulanabilir. Bazı hastalarda lazer tedavisi ile tek seansta bile sonuç alınabilmektedir. | 2,109 |
4,441 | Göz Sağlığı ve Hastalıkları | Gözyaşı kanal tıkanıklığı nedir? | Gözyaşı kesesi ve gözyaşı kanalları gözyaşını burun boşluğuna ulaştırırlar. Bu kanalların çeşitli nedenlerle tıkanması gözyaşının dışarı akmasına neden olur. Tıkanıklık doğuştan olabileceği gibi, travma, iltihaplanma veya burun ameliyatlarına bağlı da olabilir.İçindekilerBelirtileri Nelerdir?Göz sulanmasının sebebi nedir?Tedavi yöntemleri nelerdir?Endoskopik yöntemle yapılan ameliyatın avantajlarıGözyaşı kanallarına takılan silikon tüpler ne zaman alınır?
Belirtileri Nelerdir?
Gözyaşı kanalları tıkanan hastalarda gözyaşının devamlı dışarı akması, gözyaşı kesesinin iltihaplanması buna bağlı kızarıklık ve kesede şişlik gibi belirtiler olur.
Göz sulanmasının sebebi nedir?
Gözün devamlı sulanmasının en sık rastlanan sebebi gözyaşını keseden buruna ileten (nazolakrimal) kanallarda olan tıkanıklıktır. Bu tıkanıklığı açmak için yapılan ameliyatlara daktriosistorinostomi veya DCR adı verilmektedir.
Tedavi yöntemleri nelerdir?
Açık ameliyat yöntemi yaklaşık olarak yüz yıldır uygulanan klasik bir operasyondur. ( Toti ameliyatı). Ancak teknolojideki hızlı gelişmenin tıbba kazandırdığı endoskoplar internal yani kapalı yöntemi bir seçenek olarak ortaya koymuştur.
Endoskopik yöntemle yapılan ameliyatın avantajları
Cilt kesisi yapılmaması nedeniyle dışta bir yara izi olmaz.
Gözyaşı kesesine sınırlı bir müdahalede bulunulduğu için kesenin pompa fonksiyonu bozulmaz.
Hastalar operasyonun aynı günü evlerine gidebilmektedirler.
Tecrübeli ellerde operasyon süresi daha kısadır.
Gözyaşı kanallarına takılan silikon tüpler ne zaman alınır?
Silikon tüpler en az 6 – 8 hafta (daha uzun süreler bırakılması da önerilir) süre ile yerinde bırakılmalıdır. Çok basit olarak, gerekli olursa lokal anestezi ile silikon tüpler göz köşesinde kesilerek kolaylıkla burundan küçük bir nazal endoskop yardımı ile alınabilir.Gözyaşı kesesi ve gözyaşı kanalları gözyaşını burun boşluğuna ulaştırırlar. Bu kanalların çeşitli nedenlerle tıkanması gözyaşının dışarı akmasına neden olur. Tıkanıklık doğuştan olabileceği gibi, travma, iltihaplanma veya burun ameliyatlarına bağlı da olabilir.Belirtileri Nelerdir?Gözyaşı kanalları tıkanan hastalarda gözyaşının devamlı dışarı akması, gözyaşı kesesinin iltihaplanması buna bağlı kızarıklık ve kesede şişlik gibi belirtiler olur.Göz sulanmasının sebebi nedir?Gözün devamlı sulanmasının en sık rastlanan sebebi gözyaşını keseden buruna ileten (nazolakrimal) kanallarda olan tıkanıklıktır. Bu tıkanıklığı açmak için yapılan ameliyatlara daktriosistorinostomi veya DCR adı verilmektedir.Tedavi yöntemleri nelerdir?Açık ameliyat yöntemi yaklaşık olarak yüz yıldır uygulanan klasik bir operasyondur. ( Toti ameliyatı). Ancak teknolojideki hızlı gelişmenin tıbba kazandırdığı endoskoplar internal yani kapalı yöntemi bir seçenek olarak ortaya koymuştur.Endoskopik yöntemle yapılan ameliyatın avantajlarıGözyaşı kanallarına takılan silikon tüpler ne zaman alınır?Silikon tüpler en az 6 – 8 hafta (daha uzun süreler bırakılması da önerilir) süre ile yerinde bırakılmalıdır. Çok basit olarak, gerekli olursa lokal anestezi ile silikon tüpler göz köşesinde kesilerek kolaylıkla burundan küçük bir nazal endoskop yardımı ile alınabilir. | 913 |
4,442 | Kulak Burun Boğaz | 👩⚕️ Geniz Eti (Adenoid) Nedir? Geniz Eti Operasyonu | Geniz eti, üzüm salkımına benzer şekilli ve burun ile boğaz arasına yerleşmiş bir dokudur. Geniz eti, burundan giren bakteri ve virüs cinsi mikropları yakalar ve vücudun mikroplarla savaşmasına yardımcı maddeler olan antikorları üretir. Eğer çocuğunuzda sürekli ya da sık tekrarlayan geniz eti büyümesi veya iltihabı varsa, doktorunuz geniz eti ameliyatı önerebilir. Çocuklar geniz eti alındıktan sonra daha sık hastalanmazlar; çünkü, vücutta geniz eti gibi görev yapan başka dokular aynı fonksiyonları yeterince yapabilirler.İçindekilerGeniz eti belirtileri nelerdir?Geniz eti tedavisi nasıldır?Geniz eti ameliyatına hangi durumlarda karar verilir?Geniz eti ameliyatı nasıl olur?
Geniz eti belirtileri nelerdir?
Geniz etinin büyümesi halinde çeşitli belirtiler görülebilir. Çocuğunuzda aşağıdaki belirtilerinden biri veya birkaçı bulunabilir :
Burundan nefes almakta güçlük
Sürekli ağızdan nefes alma
Burun tıkalı gibi genizden konuşma
Nefes alırkan ses çıkması
Uyku sırasında horlama
Uyku sırasında birkaç saniye süreyle nefesini tutma (Uyku apnesi)
Eğer çocuğunuzda geniz etinin büyüdüğünden veya iltihaplı olduğundan şüpheleniyorsanız doktorunuza başvurunuz.
Geniz eti tedavisi nasıldır?
Doktorunuz çocuğunuzun iltihaplı geniz etini ilk önce antibiyotiklerle tedavi etmeye çalışabilir. Eğer geniz eti iltihaplı değilse, doktorunuz bir süre beklemeyi önerebilir, çünkü çocuklarda geniz etinin bir miktar büyümesi normaldir. Zamanla çocuğunuzun geniz eti kendiliğinden küçülebilir.
Geniz eti ameliyatına hangi durumlarda karar verilir?
Doktorunuz, çocuğunuzda aşağıdaki durumlardan biri veya birkaçı varsa geniz eti ameliyatı önerebilir:
Nefes alma güçlüğü
Uyku apnesi
Sık tekrarlayan geniz eti iltihabı
Konuşma bozukluğu
Geniz eti ameliyatı nasıl olur?
Ne kadar basit görünüyor olursa olsun, her ameliyat çocuk ve ebeveynler için genellikle korkutucudur. Onu nelerin beklediğini anlatarak, çocuğunuzun kendini ameliyata hazırlamasına yardımcı olabilirsiniz. Geniz eti ameliyatında;
Çocuğunuz, genel anestezi verilerek uyutulacaktır. Bu, ameliyatın bir ameliyathanede yapılacağı ve çocuğunuzun ameliyat sırasında bir anestezi uzmanı tarafından izleneceği anlamını taşır.
Çocuğunuz yaklaşık 20 dakika süreyle uyuyacaktır
Cerrah, geniz etini çocuğunuzun ağzının içinden alacaktır. Geniz eti ameliyatı için deride bir kesi yapılmasına gerek yoktur.
Çocuğunuz uyanma odasında ayılacaktır. Solunum güçlüğü veya kanama belirtisi olması halinde tekrar ameliyathaneye alınması gerekebilir. Genellikle hastanede toplam kalış süresi 5-10 saat arasında olmaktadır.Geniz eti, üzüm salkımına benzer şekilli ve burun ile boğaz arasına yerleşmiş bir dokudur. Geniz eti, burundan giren bakteri ve virüs cinsi mikropları yakalar ve vücudun mikroplarla savaşmasına yardımcı maddeler olan antikorları üretir. Eğer çocuğunuzda sürekli ya da sık tekrarlayan geniz eti büyümesi veya iltihabı varsa, doktorunuz geniz eti ameliyatı önerebilir. Çocuklar geniz eti alındıktan sonra daha sık hastalanmazlar; çünkü, vücutta geniz eti gibi görev yapan başka dokular aynı fonksiyonları yeterince yapabilirler.Geniz eti belirtileri nelerdir?Geniz etinin büyümesi halinde çeşitli belirtiler görülebilir. Çocuğunuzda aşağıdaki belirtilerinden biri veya birkaçı bulunabilir :Eğer çocuğunuzda geniz etinin büyüdüğünden veya iltihaplı olduğundan şüpheleniyorsanız doktorunuza başvurunuz.Geniz eti tedavisi nasıldır?Doktorunuz çocuğunuzun iltihaplı geniz etini ilk önce antibiyotiklerle tedavi etmeye çalışabilir. Eğer geniz eti iltihaplı değilse, doktorunuz bir süre beklemeyi önerebilir, çünkü çocuklarda geniz etinin bir miktar büyümesi normaldir. Zamanla çocuğunuzun geniz eti kendiliğinden küçülebilir.Geniz eti ameliyatına hangi durumlarda karar verilir?Doktorunuz, çocuğunuzda aşağıdaki durumlardan biri veya birkaçı varsa geniz eti ameliyatı önerebilir:Geniz eti ameliyatı nasıl olur?Ne kadar basit görünüyor olursa olsun, her ameliyat çocuk ve ebeveynler için genellikle korkutucudur. Onu nelerin beklediğini anlatarak, çocuğunuzun kendini ameliyata hazırlamasına yardımcı olabilirsiniz. Geniz eti ameliyatında;Çocuğunuz uyanma odasında ayılacaktır. Solunum güçlüğü veya kanama belirtisi olması halinde tekrar ameliyathaneye alınması gerekebilir. Genellikle hastanede toplam kalış süresi 5-10 saat arasında olmaktadır. | 1,252 |
4,443 | Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji | Gonore nedir? | Neisseria gonorrhoeae (gonokok) adı verilen bakterinin yol açtığı bir enfeksiyondur. Cinsel yolla bulaşan hastalıkların en sık görülenidir. A.B.D.'de her 30 saniyede bir kadının bel soğukluğuna yakalandığı ileri sürülmektedir. Bu kişiler 3-5 gün süren kuluçka dönemi süresince ileri derecede bulaştırıcı olmaktadırlar.İçindekilerGonore nasıl bulaşır?Gonorenin belirtileri nelerdir?Teşhis nasıl konur?Tedavisi nasıldır?
Gonore nasıl bulaşır?
Gonoreli bir erkek ile ilişki kuran her kadın enfekte olmaz. Sadece %60*90 kadında enfeksiyon gelişir. Kadından erkeğe bulaşma ise daha zordur. Gonoreli bir kadınla ilişkide bulunan erkeklerin %20-40'ı enfekte olur. Kadınlarda en çok rahim ağzında yerleşir. Dokuların yapısı nedeni ile vajina dokusunda gonore bakterisi yerleşemez. Rahim ağzı (serviks) dışında sırasıyla ürethtra ve vajinanın hemen girişinde her ki yanda yer alan bartholin bezlerini tutar. Kadınların %80'inden fazlası asemptomatik kalır yani hiçbir belirti olmaz. Bu kuluçka döneminin değişken olabileceğinin belirtisidir.
Gonorenin belirtileri nelerdir?
Bel soğukluğunun en sık yarattığı yakınma vajinal akıntıdır. Bu akıntı sarı-yeşil renkli ve kötü kokuludur. Sümüğümsü bir yapısı vardır. Beraberinde nadiren kaşıntı da olabilir. Bu tabloya idrar yaparken yanma da eşlik edebilir. Akıntıdan sonra en sık görülen yakınma ise kasık ağrısıdır. Genelde her iki tarafta da ağrı olur. Öğleden sonra ve akşam çıkan ateş görülebilir. Bartholin bezi tutulmuş ise vajina girişinde oldukça ağrılı bir şişlik yani bartholin absesi olabilir. Mikroorganizma kan dolaşımına geçer ise eklemlerde de enfeksiyona neden olabilir.Eklem ağrıları ve şişlikleri görülür. Tek bir eklemde belirtiler olmaz. Ağrılar gezici tiptedir. Bir eklem düzelir belirtiler bir diğerinde başlar. Buna gezici eklem ağrıları adı verilir. Nadiren gonokoka bağlı boğaz enfeksiyonları gelişebilir. Doğum esnasında anneden bebeğe geçerek yenidoğanın gözlerinde konjuktivite yol açabilir. Gonorenin en önemli komplikasyonu pelvik iltihabi hastalıktır. Enfeksiyonun tüplere ve yumurtalıklara kadar ilerlemesidir. Kısırlık dahil pekçok komplikasyon yaratır.
Teşhis nasıl konur?
Teşhiz, servikal ve vajinal akıntının incelenmesi ile konur. Vajen kültürü alınmasının en faydalı olduğu durum gonoredir. Kültürde gonokokların üretilmesi tanı için yeterlidir.Klinik olarak tanı konmuş olsa bile bunun kültür ile doğrulanması gerekir.
Tedavisi nasıldır?
Bel soğukluğu tedaviye son derece duyarlı bir hastalıktır. Antibiyotik tedavisi ile genelde iyileşme sağlanır. Antibiyotik kullanımından bir hafta sonra kültürler tekrarlanarak enfeksiyonun geçtiği teyid edilmelidir.Neisseria gonorrhoeae (gonokok) adı verilen bakterinin yol açtığı bir enfeksiyondur. Cinsel yolla bulaşan hastalıkların en sık görülenidir. A.B.D.'de her 30 saniyede bir kadının bel soğukluğuna yakalandığı ileri sürülmektedir. Bu kişiler 3-5 gün süren kuluçka dönemi süresince ileri derecede bulaştırıcı olmaktadırlar.Gonore nasıl bulaşır?Gonoreli bir erkek ile ilişki kuran her kadın enfekte olmaz. Sadece %60*90 kadında enfeksiyon gelişir. Kadından erkeğe bulaşma ise daha zordur. Gonoreli bir kadınla ilişkide bulunan erkeklerin %20-40'ı enfekte olur. Kadınlarda en çok rahim ağzında yerleşir. Dokuların yapısı nedeni ile vajina dokusunda gonore bakterisi yerleşemez. Rahim ağzı (serviks) dışında sırasıyla ürethtra ve vajinanın hemen girişinde her ki yanda yer alan bartholin bezlerini tutar. Kadınların %80'inden fazlası asemptomatik kalır yani hiçbir belirti olmaz. Bu kuluçka döneminin değişken olabileceğinin belirtisidir.Gonorenin belirtileri nelerdir?Bel soğukluğunun en sık yarattığı yakınma vajinal akıntıdır. Bu akıntı sarı-yeşil renkli ve kötü kokuludur. Sümüğümsü bir yapısı vardır. Beraberinde nadiren kaşıntı da olabilir. Bu tabloya idrar yaparken yanma da eşlik edebilir. Akıntıdan sonra en sık görülen yakınma ise kasık ağrısıdır. Genelde her iki tarafta da ağrı olur. Öğleden sonra ve akşam çıkan ateş görülebilir. Bartholin bezi tutulmuş ise vajina girişinde oldukça ağrılı bir şişlik yani bartholin absesi olabilir. Mikroorganizma kan dolaşımına geçer ise eklemlerde de enfeksiyona neden olabilir.Eklem ağrıları ve şişlikleri görülür. Tek bir eklemde belirtiler olmaz. Ağrılar gezici tiptedir. Bir eklem düzelir belirtiler bir diğerinde başlar. Buna gezici eklem ağrıları adı verilir. Nadiren gonokoka bağlı boğaz enfeksiyonları gelişebilir. Doğum esnasında anneden bebeğe geçerek yenidoğanın gözlerinde konjuktivite yol açabilir. Gonorenin en önemli komplikasyonu pelvik iltihabi hastalıktır. Enfeksiyonun tüplere ve yumurtalıklara kadar ilerlemesidir. Kısırlık dahil pekçok komplikasyon yaratır.Teşhis nasıl konur?Teşhiz, servikal ve vajinal akıntının incelenmesi ile konur. Vajen kültürü alınmasının en faydalı olduğu durum gonoredir. Kültürde gonokokların üretilmesi tanı için yeterlidir.Klinik olarak tanı konmuş olsa bile bunun kültür ile doğrulanması gerekir.Tedavisi nasıldır?Bel soğukluğu tedaviye son derece duyarlı bir hastalıktır. Antibiyotik tedavisi ile genelde iyileşme sağlanır. Antibiyotik kullanımından bir hafta sonra kültürler tekrarlanarak enfeksiyonun geçtiği teyid edilmelidir. | 1,549 |
4,444 | Kadın Hastalıkları ve Doğum | Gebelikte diyabet | İçindekilerŞeker hastalığı gebelik döneminde nasıl meydana gelir?Gebelikte görülen diabet kaça ayrılır?Gebelikte diyabet hastalığın tanısı nasıl konur?Gebeliğe bağlı diyabette görülebilecek sorunlar nelerdir?Gebelik diyabet tedavi şekilleri nelerdir?Diyabetik gebenin gebelik sonrası izlemi nasıldır?Diyabetik gebede doğum sonrası korunma yöntemi nasıl olmalıdır? Şeker hastalığı gebelik döneminde nasıl meydana gelir?
Şeker hastalığı (Diyabetes Mellitus (DM); insülinin mutlak veya göreceli yokluğuna bağlı bir metabolizma bozukluğudur. Özellikle gebeliğin ikinci yarısında plasentadan salgılanan hormonların etkisiyle insülin hormonuna karşı hücrelerin duyarlılığı azalır. Bu durum ise insülin direncine ve dolayısıyla hiperglisemiye yol açar. Diyabetik olmayan gebelerde insülin direncindeki bu artış, insülin üretimindeki artış ile kolaylıkla karşılanabilmektedir. Fakat sınırlı ya da hiç insülin rezervi olmayan diyabetik gebelerde, insülin direnci gebelik ilerledikçe artar ve kan şekerinin giderek yükselmesine yol açar.
Gebelikte görülen diabet kaça ayrılır?
Gebelikte gördüğümüz diabet iki sınıfta toplanabilir. Birinci gruptakiler gebelikten önce de şeker hastalığı olan hastalardır (overt diabet). Karşılaştığımız hastaların çoğu ise daha önceden şeker hastalığı olmayan fakat özellikle gebeliğin ikinci yarısı ile birlikte ortaya çıkan, gestasyone diabet olarak adlandırdığımız tipte, şeker kontrol mekanizmaları bozulmuş hastalardır.
Gebelikte diyabet hastalığın tanısı nasıl konur?
Gebelerde erken haftalarda başvurdukları takdirde açlık kan şekeri değerlendirmelerini yapmak daha önceden şeker hastalığı olduğunu bilmeyen birinci gruptaki hastaları yakalayabilmek açısından önemlidir. Açlık kan şekeri (AKŞ) 126 mg/dl'nin üzerinde veya herhangi bir zamanda bakılan kan şekeri 200 mg/dl'nin üzerinde olan hastalar overt diabet olarak kabul edilmelidirler.
24–28. haftalarda tüm hamile bayanlar; diyabet taraması için 50 gram glukoz ile taranmalıdır. Gebeliğin daha erken dönemlerindeki ilk vizitlerde ise risk değerlendirmesi yapılarak (ailede diyabet hastalığı olması, gebeliğin ilk haftalarında bakılan AKŞ değeri, daha önceki gebeliklerinde gestasyonel diabet görülüp görülmemesi, tekrarlayan gebelik kayıpları, izah edilemeyen anomalili bebek doğumları vb.) testin değerlendirme haftası daha öne çekilebilir. Patoloji saptanmasa dahi test, 24–28. haftalarda bu test tekrarlanmalıdır.
Gebeliğe bağlı diyabette görülebilecek sorunlar nelerdir?
Overt diabetli annelerin bebeklerinde ciddi doğumsal anormallik görülme ihtimali yüzde 6–12 arasında olup, bu genel popülasyonun 6–7 katıdır. Bütün diabetik gebeliklerde; annede hipertansiyon, açıklanamayan düşükler, sık tekrarlayan idrar yolu ve vajinal enfeksiyon, iri bebek ve buna bağlı olarak artmış zor doğum/doğum travması ve artmış sezaryen oranları, artmış amniyon mayii (bebeğin su miktarında) miktarı, anne karnında gelişme geriliği, erken doğum, doğum sonrası sarılık görülme ihtimalleri artar.
Gebelik diyabet tedavi şekilleri nelerdir?
Diyet
Gebeliğe bağlı diyabet, öncelikle diyetle tedavi edilmelidir. Diyet; yüzde 50–55 karbonhidrat, yüzde 30 yağ, yüzde 20 proteinden oluşmalıdır. Diyet tedavisindeki amaç; aşırı kilo alımının engellenmesi ve insüline karşı meydana gelen doku direncini kırmaktır.
Egzersiz
Ağır olmayan egzersizler ve yürüyüşler ile ortalama 4 hafta içerisinde kan glukoz düzeyinde anlamlı düşüşler kaydedilmiştir.
İnsülin tedavisi
Gebeliğe bağlı diyabette, diyet ve egzersiz ile kan şekeri kontrol altına alınamıyorsa insülin tedavisine başlanmalıdır. Diyet ve egzersiz ile açlık kan şekeri değeri 105 mg/dl, tokluk kan şekeri değeri de 120 mg/dl'nin altında tutulamıyorsa insüline geçilmelidir. İnsülin gereken hastalar yatırılarak kan şekeri dengelenmesi yapılır. İnsülin büyük moleküler ağırlığa sahip olduğundan plasenta bariyerini geçemez, dolayısıyla bebeği etkilemez. Ağızdan alınan diyabet ilaçları bebekte ciddi anomalilere neden olabileceğinden gebelik döneminde tercih edilmez.
Diyabetik gebenin gebelik sonrası izlemi nasıldır?
Gebeliğe bağlı diyabet tanısı almış gebeler, doğum sonrası 6–8. haftada 75 gr glukoz taraması ile değerlendirilmelidir. 75 gr glukoz testi normal çıksa dahi, aralıklı açlık kan şekerine bakılmalı ve obezite durumu varsa uygun diyet programı uygulanmalıdır.
Diyabetik gebede doğum sonrası korunma yöntemi nasıl olmalıdır?
Korunma amaçlı doğum kontrol hapları denenebilir. Diyabetik kişilerde vajinal enfeksiyonlara eğilim vardır. Ancak bu durum rahim içi araç (spiral) kullanımına engel değildir. Düzenli kontrollerle bu araçlar rahatlıkla kullanılabilir.Şeker hastalığı gebelik döneminde nasıl meydana gelir?Şeker hastalığı (Diyabetes Mellitus (DM); insülinin mutlak veya göreceli yokluğuna bağlı bir metabolizma bozukluğudur. Özellikle gebeliğin ikinci yarısında plasentadan salgılanan hormonların etkisiyle insülin hormonuna karşı hücrelerin duyarlılığı azalır. Bu durum ise insülin direncine ve dolayısıyla hiperglisemiye yol açar. Diyabetik olmayan gebelerde insülin direncindeki bu artış, insülin üretimindeki artış ile kolaylıkla karşılanabilmektedir. Fakat sınırlı ya da hiç insülin rezervi olmayan diyabetik gebelerde, insülin direnci gebelik ilerledikçe artar ve kan şekerinin giderek yükselmesine yol açar.Gebelikte görülen diabet kaça ayrılır?Gebelikte gördüğümüz diabet iki sınıfta toplanabilir. Birinci gruptakiler gebelikten önce de şeker hastalığı olan hastalardır (overt diabet). Karşılaştığımız hastaların çoğu ise daha önceden şeker hastalığı olmayan fakat özellikle gebeliğin ikinci yarısı ile birlikte ortaya çıkan, gestasyone diabet olarak adlandırdığımız tipte, şeker kontrol mekanizmaları bozulmuş hastalardır.Gebelikte diyabet hastalığın tanısı nasıl konur?Gebelerde erken haftalarda başvurdukları takdirde açlık kan şekeri değerlendirmelerini yapmak daha önceden şeker hastalığı olduğunu bilmeyen birinci gruptaki hastaları yakalayabilmek açısından önemlidir. Açlık kan şekeri (AKŞ) 126 mg/dl'nin üzerinde veya herhangi bir zamanda bakılan kan şekeri 200 mg/dl'nin üzerinde olan hastalar overt diabet olarak kabul edilmelidirler.24–28. haftalarda tüm hamile bayanlar; diyabet taraması için 50 gram glukoz ile taranmalıdır. Gebeliğin daha erken dönemlerindeki ilk vizitlerde ise risk değerlendirmesi yapılarak (ailede diyabet hastalığı olması, gebeliğin ilk haftalarında bakılan AKŞ değeri, daha önceki gebeliklerinde gestasyonel diabet görülüp görülmemesi, tekrarlayan gebelik kayıpları, izah edilemeyen anomalili bebek doğumları vb.) testin değerlendirme haftası daha öne çekilebilir. Patoloji saptanmasa dahi test, 24–28. haftalarda bu test tekrarlanmalıdır.Gebeliğe bağlı diyabette görülebilecek sorunlar nelerdir?Overt diabetli annelerin bebeklerinde ciddi doğumsal anormallik görülme ihtimali yüzde 6–12 arasında olup, bu genel popülasyonun 6–7 katıdır. Bütün diabetik gebeliklerde; annede hipertansiyon, açıklanamayan düşükler, sık tekrarlayan idrar yolu ve vajinal enfeksiyon, iri bebek ve buna bağlı olarak artmış zor doğum/doğum travması ve artmış sezaryen oranları, artmış amniyon mayii (bebeğin su miktarında) miktarı, anne karnında gelişme geriliği, erken doğum, doğum sonrası sarılık görülme ihtimalleri artar.Gebelik diyabet tedavi şekilleri nelerdir?Gebeliğe bağlı diyabet, öncelikle diyetle tedavi edilmelidir. Diyet; yüzde 50–55 karbonhidrat, yüzde 30 yağ, yüzde 20 proteinden oluşmalıdır. Diyet tedavisindeki amaç; aşırı kilo alımının engellenmesi ve insüline karşı meydana gelen doku direncini kırmaktır.Ağır olmayan egzersizler ve yürüyüşler ile ortalama 4 hafta içerisinde kan glukoz düzeyinde anlamlı düşüşler kaydedilmiştir.Gebeliğe bağlı diyabette, diyet ve egzersiz ile kan şekeri kontrol altına alınamıyorsa insülin tedavisine başlanmalıdır. Diyet ve egzersiz ile açlık kan şekeri değeri 105 mg/dl, tokluk kan şekeri değeri de 120 mg/dl'nin altında tutulamıyorsa insüline geçilmelidir. İnsülin gereken hastalar yatırılarak kan şekeri dengelenmesi yapılır. İnsülin büyük moleküler ağırlığa sahip olduğundan plasenta bariyerini geçemez, dolayısıyla bebeği etkilemez. Ağızdan alınan diyabet ilaçları bebekte ciddi anomalilere neden olabileceğinden gebelik döneminde tercih edilmez.Diyabetik gebenin gebelik sonrası izlemi nasıldır?Gebeliğe bağlı diyabet tanısı almış gebeler, doğum sonrası 6–8. haftada 75 gr glukoz taraması ile değerlendirilmelidir. 75 gr glukoz testi normal çıksa dahi, aralıklı açlık kan şekerine bakılmalı ve obezite durumu varsa uygun diyet programı uygulanmalıdır.Diyabetik gebede doğum sonrası korunma yöntemi nasıl olmalıdır?Korunma amaçlı doğum kontrol hapları denenebilir. Diyabetik kişilerde vajinal enfeksiyonlara eğilim vardır. Ancak bu durum rahim içi araç (spiral) kullanımına engel değildir. Düzenli kontrollerle bu araçlar rahatlıkla kullanılabilir. | 2,466 |
4,445 | Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) | Gamma Knife nedir? | Gamma knife beyin cerrahlarının beynin anormal alanlarında, herhangi bir kesiye gerek kalmadan ameliyat yapabilmelerine olanak sağlayan güncel bir tedavi yöntemidir. Gamma knife, stereotaktik radyocerrahi adı verilen bir teknik kullanarak uygulanır ve koordinatları belirlenmiş hastalıklı beyin dokusunun, gamma ışınları ile yok edilmesini sağlar.
Sistem, her biri kendi başına normal beyin dokusunu zedelemeyecek enerjiye sahip 192 adet küresel yerleşimli ve ayrı kaynaktan gelen gama ışınlarının hastalıklı beyin dokusunda birleştirilerek çok yüksek bir enerjinin hastalıklı dokuya aktarılıp bu dokuyu ortadan kaldırması prensibine dayanır. Bu nedenle radyoterapi tedavisinden farklılık gösteren bu cerrahi yöntemde tedavi tek seansta tamamlanır. Genellikle açık beyin cerrahisinin mümkün olmadığı ya da yüksek risk taşıdığı durumlarda tercih edilen bir yöntemdir.
Gamma knife cerrahisinin etkinliği, tedavide kullanılan cihazın duyarlılığına ve beyin içindeki anormal dokuyu saptamak için kullanılan yöntemlere bağlıdır. İçindekilerGamma knife ile tedavi nasıl yapılır?Gamma knife ile hangi tip beyin tümörleri tedavi edilebilir?Gamma knife tedavisinin avantajları nelerdir?Tedavinin Uygulandığı Hastaneler
Gamma knife ile tedavi nasıl yapılır?
Öncelikle tedavi için gerekli koordinatların oluşturulabilmesi ve işlem esnasında hareketin engellenmesi için stereotaktik çerçeve hastanın başına sabitlenir. Bu, tedavinin doğru olarak yapılabilmesi ve radyasyonun tam olarak gereken yere verilebilmesi için hayati önem taşır. Hastaya stereotaktik çerçevenin uygulanması ile tümörün yeri tam olarak saptanırken, hastanın da cihazın içinde gereken pozisyonda tutulması sağlanır.
Hastaya stereotaktik çerçevenin takılması yaklaşık 10 dakikada gerçekleşir. Bu işlem sırasında çerçevenin kafaya yerleştirildiği bölgelere lokal anestezi uygulanır. İşlem esnasında hasta geçici bir basınç hissi dışında ağrı hissetmez.
Stereotaktik çerçeveden sonra sıra görüntü almaya gelir. Hastalıklı alanın görüntüsü alındıktan sonra gerekli doz planlamasının ardından tedaviye başlanır. Çerçevede gereken pozisyon alınır, hasta cihaza yerleştirilip mümkün olduğunca rahat ettirilir. Yapılacak işlemler kendisine anlatılır. Daha sonra ışın tedavisine başlanır. Her bir ışın gerekli sürede doğru yere verildikten sonra hasta cihazdan çıkartılır, çerçevesi alınır ve serviste izleme alınır.
Hastanemizdekullanılmakta olan en güncel teknoloji son cihaz sayesinde uygun hasta ve hastalıklarda hastanın başına stereotaktik çerçeve uygulanmadan, maske yöntemi ile de tedavi yapılabilmektedir. Hangi hastada maske ya da çerçevenin kullanılacağı uzman hekim tarafından belirlenir.
Gamma knife ile hangi tip beyin tümörleri tedavi edilebilir?
Gamma knife ile hem iyi huylu beyin tümörleri (menenjiomalar, hipofiz adenomları, akustik nöromalar) hem de kötü huylu beyin tümörleri (beyin metastazları, glial tümörler) tedavi edilebilmektedir. Ayrıca gamma knife beyin tümörü dışında, damarsal beyin hastalıkları (arteriovenöz malformasyonlar ve kavernomlar) ve fonksiyonel beyin hastalıklarında (trigeminal nevralji, parkinsonizm, epilepsi) da kullanılmaktadır.
Gamma knife tedavisinin avantajları nelerdir?
Gamma knife girişimsel olmayan tek "cerrahi tedavi" yöntemidir. Yani kafatası açılmadan cerrahi tedavi kesinliği sağlar.
Gamma knife tedavisinden bir gün sonra hasta normal sosyal ve iş yaşantısına dönebilmektedir.
Tedavide genel anestezinin kullanılmıyor olması açık cerrahi yapılamayan hastalarda tedaviyi mümkün kılar.
Hastanede yatış gerektirmez.
Hastanede kalış süresinin son derece kısa olması, yoğun bakıma gerek duyulmaması, hastanın hemen işine dönebilmesi maliyeti son derece azaltır.
Tedavinin Uygulandığı Hastaneler
Medical Park Göztepe HastanesiGamma knife beyin cerrahlarının beynin anormal alanlarında, herhangi bir kesiye gerek kalmadan ameliyat yapabilmelerine olanak sağlayan güncel bir tedavi yöntemidir. Gamma knife, stereotaktik radyocerrahi adı verilen bir teknik kullanarak uygulanır ve koordinatları belirlenmiş hastalıklı beyin dokusunun, gamma ışınları ile yok edilmesini sağlar.Sistem, her biri kendi başına normal beyin dokusunu zedelemeyecek enerjiye sahip 192 adet küresel yerleşimli ve ayrı kaynaktan gelen gama ışınlarının hastalıklı beyin dokusunda birleştirilerek çok yüksek bir enerjinin hastalıklı dokuya aktarılıp bu dokuyu ortadan kaldırması prensibine dayanır. Bu nedenle radyoterapi tedavisinden farklılık gösteren bu cerrahi yöntemde tedavi tek seansta tamamlanır. Genellikle açık beyin cerrahisinin mümkün olmadığı ya da yüksek risk taşıdığı durumlarda tercih edilen bir yöntemdir.Gamma knife cerrahisinin etkinliği, tedavide kullanılan cihazın duyarlılığına ve beyin içindeki anormal dokuyu saptamak için kullanılan yöntemlere bağlıdır.Gamma knife ile tedavi nasıl yapılır?Öncelikle tedavi için gerekli koordinatların oluşturulabilmesi ve işlem esnasında hareketin engellenmesi için stereotaktik çerçeve hastanın başına sabitlenir. Bu, tedavinin doğru olarak yapılabilmesi ve radyasyonun tam olarak gereken yere verilebilmesi için hayati önem taşır. Hastaya stereotaktik çerçevenin uygulanması ile tümörün yeri tam olarak saptanırken, hastanın da cihazın içinde gereken pozisyonda tutulması sağlanır.Hastaya stereotaktik çerçevenin takılması yaklaşık 10 dakikada gerçekleşir. Bu işlem sırasında çerçevenin kafaya yerleştirildiği bölgelere lokal anestezi uygulanır. İşlem esnasında hasta geçici bir basınç hissi dışında ağrı hissetmez.Stereotaktik çerçeveden sonra sıra görüntü almaya gelir. Hastalıklı alanın görüntüsü alındıktan sonra gerekli doz planlamasının ardından tedaviye başlanır. Çerçevede gereken pozisyon alınır, hasta cihaza yerleştirilip mümkün olduğunca rahat ettirilir. Yapılacak işlemler kendisine anlatılır. Daha sonra ışın tedavisine başlanır. Her bir ışın gerekli sürede doğru yere verildikten sonra hasta cihazdan çıkartılır, çerçevesi alınır ve serviste izleme alınır.Hastanemizdekullanılmakta olan en güncel teknoloji son cihaz sayesinde uygun hasta ve hastalıklarda hastanın başına stereotaktik çerçeve uygulanmadan, maske yöntemi ile de tedavi yapılabilmektedir. Hangi hastada maske ya da çerçevenin kullanılacağı uzman hekim tarafından belirlenir.Gamma knife ile hangi tip beyin tümörleri tedavi edilebilir?Gamma knife ile hem iyi huylu beyin tümörleri (menenjiomalar, hipofiz adenomları, akustik nöromalar) hem de kötü huylu beyin tümörleri (beyin metastazları, glial tümörler) tedavi edilebilmektedir. Ayrıca gamma knife beyin tümörü dışında, damarsal beyin hastalıkları (arteriovenöz malformasyonlar ve kavernomlar) ve fonksiyonel beyin hastalıklarında (trigeminal nevralji, parkinsonizm, epilepsi) da kullanılmaktadır.Gamma knife tedavisinin avantajları nelerdir?Tedavinin Uygulandığı HastanelerMedical Park Göztepe Hastanesi | 1,838 |
4,446 | Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji | 💉 Aşı Nedir? | Aşılamanın amacı, enfeksiyon hastalıklarına karşı vücudu korumak için bağışıklık sistemine yardımcı olmaktır. Sonuçta vücut, söz konusu enfeksiyona karşı bağışıklık kazanır. Aktif bağışıklık sağlamak için kişiye, enfeksiyon etkeninin antijeni verilir ve vücutta antikor yapımı uyarılır. Pasif bağışıklık sağlamak için ise; kişiye, doğrudan antikor verilir.
Aktif bağışıklık sağlamak amacıyla hazırlanan aşılarda; gücü azaltılmış canlı organizmalar, ölü veya etkisiz hale getirilmiş organizmalar veya arıtılmış bakteri ürünleri kullanılır.İçindekilerDifteri - Boğmaca - Tetanoz aşısı (Dpt)Çocuk Felci (Polyomiyelit) aşısı (Topv)Kızamık AşısıKızamıkçık AşısıTüberküloz (Verem) Aşısı (Bcg)Grip AşısıHepatit B (Sarılık) AşısıAşıyla Korunma Her İnsanın Hakkı
Difteri - Boğmaca - Tetanoz aşısı (Dpt)
En az 1 aylık aralarla yapılır.
Eğer çocukta enfeksiyon ve yüksek ateş varsa, aşı ertelenir.
Eğer çocukta nöbet geçirme, şiddetli kas kasılmaları hikâyesi varsa; aşılama gününde, ateş düşürücü ve kas kasılmalarını engelleyici ilaçlar verilmelidir.
Saralı çocuklara, yakın akrabalarında sara hastalığı olanlara ve aşının yüksek ateşe neden olduğu çocuklara, boğmaca aşısı yapılmaz.
6 yaşından büyük çocuklara boğmaca aşısı yapmaya gerek yoktur.
Çocuk Felci (Polyomiyelit) aşısı (Topv)
Ağızdan alınan canlı aşı, bir kesme şeker üzerinde üç damla halinde uygulanır.
İshal ve ateş varlığında aşı ertelenir.
Bağışıklık sistemi yetmezliği olanlarda, bağışıklığı baskılayıcı tedavi görenlerde ve gebelerde canlı aşı kullanılmamalıdır. Bu durumlarda, kas içine uygulanan Salk aşısı (İPV) kullanılır.
Kızamık Aşısı
Rutin olarak 15 aylık çocuklarda, salgın varlığında veya tehlikesinde ise 6–12 aylık çocuklarda deri altına uygulanır.
Hayat boyu bağışıklık sağlar.
Sara hastalığı ve şiddetli kas kasılmaları hikâyesi olan çocuklarda, bu aşı 2–3 yaşına kadar ertelenmelidir.
Ateş, bağışıklık yetmezliği veya aktif tüberküloz (verem) gibi durumlarda aşı uygulanmaz.
Kızamıkçık Aşısı
Aşılanmamış veya kızamıkçık geçirmemiş bütün kız çocuklarında ergenlikten önce mutlaka yapılmalıdır. Deri altına uygulanır.
En az 10 yıl bağışıklık sağlar.
Tüberküloz (Verem) Aşısı (Bcg)
Bebek doğduğunda, sol omuz deri içine yapılır.
3 ay sonra ve her 5 yılda bir PPD testi ile bağışıklık kontrol edilir. PPD testi negatif olanlarda BCG aşısı tekrarlanır.
Grip Aşısı
Rutin olarak uygulanmaz. Kronik akciğer hastalığı, kalp veya böbrek hastalığı veya şeker hastalığı gibi metabolizma hastalıkları olanlara, yaşlılara ve sağlık personeline uygulanması yararlı olabilir.
Özellikle Kasım-Mayıs ayları arasında ortaya çıkan grip enfeksiyonlarından korunabilmek için, her yıl aşı olmak gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Şengül, "Bu aşının koruyuculuğu, o yıl dolaşımda olacağı düşünülen grip virüsleriyle sınırlıdır.
Aşılama ancak aşı içeriğinde bulunan virüslere karşı korunma sağlar. 'Aşı olduktan sonra gribe yakalandım' sözünü siz de duymuşsunuzdur. Bu sözü söyleyenlerin çoğunluğu grip dışındaki çeşitli soğuk algınlığı ve nezle virüsleriyle hastalandıklarından habersizdir.
Grip aşısının etkisizliğinden bahsederek, istemeden de olsa başkalarının etkilenmesi ve aşılanmamasına, bunun sonucunda da hastalanmalarına sebep olma sorumluluğuyla karşı karşıya kalmaktadır" dedi.
Hepatit B (Sarılık) Aşısı
Bir ay arayla iki kez uygulanır ve 6. ayda tekrarlanır. Veya birer ay arayla 3 aşılama yapılır. Son aşıdan 2 ay sonra kanda hepatit B kontrolü yapılmalıdır.
1–5 yıl süreyle bağışıklık sağlar. Her 5 yılda bir tekrarlanmalıdır.
Rutin aşılama programına alınması gereken kişiler:
Hepatit B -pozitif (özellikle e-antijeni pozitif) annelerin yeni doğan bebekleri
Hepatit B taşıyıcısı olan kişilerin eşleri
Ailesinde hepatit B taşıyıcısı olan çocuklar
Hekim, hastabakıcı, hemşire gibi sağlık personeli: Özellikle böbrek diyaliz ünitelerinde ve ameliyathanelerde çalışanlar.
Hastalığın sık görüldüğü bölgelere yolculuk yapan veya akut hepatitli hastalarla temas eden kişiler
Bağışıklık yetmezliği olan kişilerde antikor gelişimi geç veya yetersiz olabilir.
Aşıyla Korunma Her İnsanın Hakkı
Özellikle yüksek riskli kişiler olarak adlandırılan bireylerin ve onlarla yakın temasta olan kişilerin aşılanmasının hayati öneme sahip olduğu, "Tüm 65 yaş üstü bireyler, tüm sağlık çalışanları, kronik hastalığı olan kimseler, bağışıklığı baskılanacak ya da baskılanmış olanlar (Organ nakli hazırlığı yapılan hastalar gibi), huzur evi ya da bakım evi gibi yerlerde yaşayan ya da çalışanlar yüksek riskli grupta yer almaktadır.
Sonuç olarak, aşıyla korunma her insanın hakkıdır. Aşılama sadece çocuklara yönelik bir işlem gibi düşünülmemelidir. Unutulmaması gereken şey; korunmanın, tedavi etmekten daha kolay, daha ucuz ve daha güvenli olduğudur."Aşılamanın amacı, enfeksiyon hastalıklarına karşı vücudu korumak için bağışıklık sistemine yardımcı olmaktır. Sonuçta vücut, söz konusu enfeksiyona karşı bağışıklık kazanır. Aktif bağışıklık sağlamak için kişiye, enfeksiyon etkeninin antijeni verilir ve vücutta antikor yapımı uyarılır. Pasif bağışıklık sağlamak için ise; kişiye, doğrudan antikor verilir.Aktif bağışıklık sağlamak amacıyla hazırlanan aşılarda; gücü azaltılmış canlı organizmalar, ölü veya etkisiz hale getirilmiş organizmalar veya arıtılmış bakteri ürünleri kullanılır.Difteri - Boğmaca - Tetanoz aşısı (Dpt)Çocuk Felci (Polyomiyelit) aşısı (Topv)Kızamık AşısıKızamıkçık AşısıTüberküloz (Verem) Aşısı (Bcg)Grip AşısıRutin olarak uygulanmaz. Kronik akciğer hastalığı, kalp veya böbrek hastalığı veya şeker hastalığı gibi metabolizma hastalıkları olanlara, yaşlılara ve sağlık personeline uygulanması yararlı olabilir.
Özellikle Kasım-Mayıs ayları arasında ortaya çıkan grip enfeksiyonlarından korunabilmek için, her yıl aşı olmak gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Şengül, "Bu aşının koruyuculuğu, o yıl dolaşımda olacağı düşünülen grip virüsleriyle sınırlıdır.Aşılama ancak aşı içeriğinde bulunan virüslere karşı korunma sağlar. 'Aşı olduktan sonra gribe yakalandım' sözünü siz de duymuşsunuzdur. Bu sözü söyleyenlerin çoğunluğu grip dışındaki çeşitli soğuk algınlığı ve nezle virüsleriyle hastalandıklarından habersizdir.Grip aşısının etkisizliğinden bahsederek, istemeden de olsa başkalarının etkilenmesi ve aşılanmamasına, bunun sonucunda da hastalanmalarına sebep olma sorumluluğuyla karşı karşıya kalmaktadır" dedi.Hepatit B (Sarılık) AşısıAşıyla Korunma Her İnsanın HakkıÖzellikle yüksek riskli kişiler olarak adlandırılan bireylerin ve onlarla yakın temasta olan kişilerin aşılanmasının hayati öneme sahip olduğu, "Tüm 65 yaş üstü bireyler, tüm sağlık çalışanları, kronik hastalığı olan kimseler, bağışıklığı baskılanacak ya da baskılanmış olanlar (Organ nakli hazırlığı yapılan hastalar gibi), huzur evi ya da bakım evi gibi yerlerde yaşayan ya da çalışanlar yüksek riskli grupta yer almaktadır.Sonuç olarak, aşıyla korunma her insanın hakkıdır. Aşılama sadece çocuklara yönelik bir işlem gibi düşünülmemelidir. Unutulmaması gereken şey; korunmanın, tedavi etmekten daha kolay, daha ucuz ve daha güvenli olduğudur." | 2,162 |
4,447 | Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları | Bebeklerde Gaz Problemi | Bebeklerin yaklaşık yüzde 20 sinde, 3 hafta - 4 ay arasında görülen, sıklıkla akşamları, durdurulamayan ağlama nöbetleri şeklinde kendini gösteren ve kolik diye adlandırılan durumun esas nedeni çok iyi bilinmemektedir.
Bazı teoriler vardır:
Davranışsal: Bebeği beslerken doğru pozisyonda tutamamak ve böylece çok hava yutmasına sebep olmak, besledikten sonra gazını iyi çıkaramamak
Organik: Karbonhidrat sindirimindeki yetersizlikler, barsak hareketlerini sağlayan sinir sisteminin henüz yeteri kadar gelişmemiş olması, mideden yemek borusuna kaçaklar
Psikolojik: Anne ve babanın acemiliği ve buna bağlı huzursuzluğu, annenin doğum sonrası depresyonu, stres, bebeğin dışarıdan gelen ses, görüntü, hislerle baş etmeyi becerememesi gibi etkenler sorumlu tutulmaktadır.
Ancak genel eğilim, bunun kendiliğinden 3–4 aylıkken geçecek bir gelişim süreci olduğunu kabullenmek yönündedir.
İçindekilerAnne sütü ile beslenen çocuklarda mı, yoksa mama alan bebeklerde mi daha çok görülür?Kaç aylık olana kadar bebekler gaz probleminden şikayetçidir?Anne ve babaların ilk etapta yapmaları gerekenler nelerdir?Gaz sancısı geçmeyen çocuklar için yapılması gerekenler nelerdir? Doktora götürmek gerekir mi?Gaza karşı ilaç vermek doğru mudur?
Anne sütü ile beslenen çocuklarda mı, yoksa mama alan bebeklerde mi daha çok görülür?
Gaz görülme sıklığı anne sütü veya mama alan bebekler arasında fark göstermemektedir.
Kaç aylık olana kadar bebekler gaz probleminden şikayetçidir?
Bebeklerin gaz problemleri genellikle 3–4 aylıkken kendiliğinden geçer.
Anne ve babaların ilk etapta yapmaları gerekenler nelerdir?
Anne ve babaların gaz için alabilecekleri bazı önlemler var, fakat gaz, bazı bebeklerde ne yaparsanız yapın oluyor ve 3–4 aylıkken kendiliğinden geçiyor. Bunu bir gelişim süreci olduğunu bilmek ve paniğe ve ümitsizliğe kapılmamak en önemli noktadır. Alınabilecek önlemlerden bazıları şunlardır:
Eğer anne bebeğini emziriyorsa, kendine gaz yapan yiyeceklerden uzak durmalı. Örneğin, soğan, kuru fasulye, karnabahar, brokoli, kepekli yiyecekler, lahana, portakal, limon, greyfurt. Kafein içeren içecekler, çikolata, çay hem gaz yapar, hem de bebekte uykusuzluğa ve huzursuzluğa sebep olur. Ayrıca anne nikotin, yani sigara kullanmamalıdır. Bazı alerjik bünyeli ( özellikle alerjik deri döküntüsü, egzama, saman nezlesi ve astımı olan) anneler, inek sütü içeren yiyecekleri (süt, yoğurt, peynir, hatta tereyağı) aldığı takdirde bebekte hem fazla gaz, hem de ishal, deri döküntüsü, burun akıntısı, öksürük gibi alerjik belirtiler olabilir. Emziren anneler bebeklerinde aşırı gaz olduğunda, kendi diyetlerindeki bu maddeleri gözden geçirmeli ve bir süre için bunları kesmelidir (özellikle bebek 4 aylık olup, gaz problemi geçene kadar).
Eğer bebek mama ile besleniyorsa, inek sütü bazlı mamalar gaz yapıyor olabilir. Bu durumda, bebeğin doktoru ile görüşüp, mama değişikliği tartışılabilir.
Eğer bebek biberonla besleniyorsa, çok küçük veya çok büyük delikli emzikler, bebeğin fazla hava yutmasına ve çok gazı olmasına sebep olur.
Bazen emzik vermek işe yarayabilir.
Beslenme sırasında, her 5–10 dakikada bir veya bir göğüsten diğerine geçerken ve mutlaka beslenme bittikten sonra bebeğin gazı çıkarılmalıdır.
Gaz sancıları tuttuğunda, anne-baba sakin olmalı, bebeği kucağına alıp, ninniler mırıldanıp, kucağında gezdirmeli. Ritmik hareketler ve devamlı sesler ( elektrik süpürgesi veya saç kurutma makinesinin sesi gibi) sakinleştirici olabilir. Evde çılgınlar gibi bağıran bebek, doktora gitmek için arabaya biner binmez susar, yani araba ile gezdirmek de iyi bir fikirdir.
Bebeğin karnını, sırtını ovmak, anne-baba yanındayken onu yüzüstü yatırmak (Dikkat! Uyurken mutlaka sırt üstü yatıyor olmalıdır!), veya anne-babanın bebeği kendi göğsü üzerine yatırması da işe yarayabilir.
Bebeğin, ayakların ve karnına sıcak havlu veya havlu içinde yakmayacak sıcaklıkta su torbası konulabilir.
Ilık bir banyo, özellikle de en çok sancının olduğu akşam saatlerinin hemen öncesinde, bebeği sakinleştirip, sancıları önleyebilir.
Anne sütü alan ve 6 aylıktan küçük bebeklerde, anne sütü dışında bir şey verilmesi önerilmese de bazen papatya, rezene çayları işe yarar.
Gaz sancısı geçmeyen çocuklar için yapılması gerekenler nelerdir? Doktora götürmek gerekir mi?
Huzursuzluk ve ağlama nöbetleri ilk başladığı zaman, doktora götürüp tüm tablonun gaza bağlı olduğuna, başka bir problemi olmadığına emin olduktan sonra yukarıda sayılan yöntemler denenebilir. Eğer hiçbir şey işe yaramıyorsa, bunun geçici bir olay olduğunu, bebeğin iyi olduğunu düşünerek onu biraz yalnız bırakmak veya başkalarından yardım isteyip, biraz bebeğin olduğu ortamdan uzaklaşmak anne-baba için yapılabilecek en iyi iştir.
Gaza karşı ilaç vermek doğru mudur?
Gaza karşı kullanılabilecek çeşitli ilaçlar vardır. Bir kısmı ciddi yan etkilere sebep olabilir. İlaç kullanmadan önce mutlaka doktora danışılmalıdır.Bebeklerin yaklaşık yüzde 20 sinde, 3 hafta - 4 ay arasında görülen, sıklıkla akşamları, durdurulamayan ağlama nöbetleri şeklinde kendini gösteren ve kolik diye adlandırılan durumun esas nedeni çok iyi bilinmemektedir.Bazı teoriler vardır:Anne sütü ile beslenen çocuklarda mı, yoksa mama alan bebeklerde mi daha çok görülür?Gaz görülme sıklığı anne sütü veya mama alan bebekler arasında fark göstermemektedir.Kaç aylık olana kadar bebekler gaz probleminden şikayetçidir?Bebeklerin gaz problemleri genellikle 3–4 aylıkken kendiliğinden geçer.Anne ve babaların ilk etapta yapmaları gerekenler nelerdir?Gaz sancısı geçmeyen çocuklar için yapılması gerekenler nelerdir? Doktora götürmek gerekir mi?Huzursuzluk ve ağlama nöbetleri ilk başladığı zaman, doktora götürüp tüm tablonun gaza bağlı olduğuna, başka bir problemi olmadığına emin olduktan sonra yukarıda sayılan yöntemler denenebilir. Eğer hiçbir şey işe yaramıyorsa, bunun geçici bir olay olduğunu, bebeğin iyi olduğunu düşünerek onu biraz yalnız bırakmak veya başkalarından yardım isteyip, biraz bebeğin olduğu ortamdan uzaklaşmak anne-baba için yapılabilecek en iyi iştir.Gaza karşı ilaç vermek doğru mudur?Gaza karşı kullanılabilecek çeşitli ilaçlar vardır. Bir kısmı ciddi yan etkilere sebep olabilir. İlaç kullanmadan önce mutlaka doktora danışılmalıdır. | 1,760 |
4,448 | Kardiyoloji | Anjiyo nedir? | Sağlıksız ve düzensiz beslenme, içki ve sigara gibi zararlı maddelerin kullanımı, stres gibi faktörlerin etkisiyle tüm dünyada kalp ve damar hastalıklarına bağlı Anjiyo, bazı hastalıkların tanısında kullanılan etkili bir görüntüleme yöntemidir. Anjiyo ne kadar sürer? Anjiyo nasıl yapılır? Bunlar gibi soruların cevapları için yazının devamını inceleyebilirsiniz.İçindekilerAnjiyo Nedir?Anjiyo Neden Yapılır?Anjiyo Nasıl Yapılır?Anjiyo Ne Kadar Sürer?Anjiyo Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler Nelerdir?Anjiyo Riskleri ve Olası Komplikasyonları
Anjiyo Nedir?
Anjiyo görüntüleme yönteminin tarihi M.Ö 400 yılına kadar uzanır. Son yıllarda bilim ve teknoloji alanında yaşanan gelişmelerle birlikte tıbbi görüntüleme yöntemlerinde de önemli gelişmeler olduğu görülmektedir. Görüntüleme yöntemlerinden bir tanesi olan anjiyo yani anjiyografi, kalbin odacıkları da dahil olmak üzere damar sisteminin anatomik yapısını ve özelliklerini detaylı bir biçimde incelemeye yarar. Anjiyo yöntemi kullanılmaya başlandığı ilk zamanlarda sadece hastalıklara tanı koymak amacıyla kullanılırken günümüzde anjiyo girişimsel tedavinin önemli bir parçasıdır. Anjiyo denildiğinde ilk akla gelen kalbi besleyen damarların incelenmesidir. Ancak anjiyografi kelime anlamı olarak damarların görüntülenmesi anlamına gelir. Bir başka ifadeyle anjiyo işlemi beyin, kalp, karaciğer gibi organlara bağlı damarların da detaylı bir biçimde incelenmesine olanak sağlayan bir görüntüleme yöntemidir. Bu nedenle tıp literatüründe anjiyo adlandırılırken incelenen organın ismi kullanılır. Örneğin; kalbi besleyen koroner kalp hastalığının incelendiği anjiyo işlemi koroner anjiyografi, beyin damarlarının incelendiği anjiyoya serebral anjiyografi veya böbrek damarlarını inceleyen anjiyo işlemine renal anjiyografi adı verilir.
Anjiyo Neden Yapılır?
Anjiyo, erken dönemde hastalıkların fark edilmesini sağlayan ve hayat kurtaran bir görüntüleme yöntemidir. Peki anjiyo neden yapılır? Anjiyo, damarlarda herhangi bir tıkanıklık olup olmadığını görmek için yapılan bir işlemdir. Anjiyografi işlemi sırasında damarlardaki anevrizmalar, genişleme veya daralmalar, balonlar rahatlıkla tespit edilebilir. Bunların yanı sıra bazı kanser vakalarında tümörlerin damarlara baskı yapması sonucu damarlarda tıkanıklık ya da damarların yer değiştirmesi görülebilir. Kalp krizi, felç gibi hastalıklarda krize neden olan damarın tespit edilmesi hastaya erken müdahale edilmesi açısından çok önemlidir. Bu gibi durumlarda anjiyo sayesinde tıkalı olan damar görülür ve tedaviye başlanır. Anjiyografi, sadece hastalıkların tanısında kullanılan bir işlem değildir. Bazı durumlarda tıkalı olan damarlara stent takılması gibi girişimsel tedavi yöntemleri de anjiyo yöntemi sayesinde uygulanır.
Anjiyo Nasıl Yapılır?
Her radyolojik görüntüleme yönteminde damarların görüntülenmesi kolay değildir. Anjiyografi yönteminde ise damarlara kontrast bir madde verilmesi damarların görüntülenmesine olanak sağlar. Anjiyo işlemi öncesinde işlemi gerçekleştirecek olan uzman doktor hastaya bazı önerilerde bulunur. Hasta işlemden bir gün önce banyo yapar. Anjiyo işlemi sırasında genellikle el bileği ve kasık bölgesinden girilir, işlemin daha steril bir şekilde gerçekleşmesi için hastanın işlemden önce kasık bölgesindeki tüyleri temizlemesi gerekir. Hasta tek başına bu hazırlıkları yapamayacak durumda ise bir yakınından veya sağlık kuruluşundaki görevlilerden yardım isteyebilir. İşlem sırasında hastanın aç olması gerekir. Bu nedenle mümkünse gece 24.00’dan sonra hastanın herhangi bir şey yiyip içmesi önerilmez. Hasta kan sulandırıcı etkisi olan ilaçlar başta olmak üzere kullandığı ilaçlar varsa operasyondan önce doktora bildirmelidir.
Peki anjiyo nasıl yapılır? Anjiyo işlemi sırasında genellikle anestezi kullanılmaz, vücuda girilecek olan el veya kasık bölgesi uyuşturulur ve dezenfekte edilir. Sonrasında hangi bölgeden girilecekse oradaki atardamara bir kanül yerleştirilerek giriş yolu açılır. Açılan giriş yoluna tüp şeklinde bir kateter yerleştirilir. Kateterin vücutta ilerleyişi işlemi gerçekleştiren ekip tarafından monitörden izlenir. Sonrasında damarların görüntülenmesini sağlayan kontrast bir madde kateterden vücuda gönderilir. Kullanılan kontrast maddenin miktarı hastanın yaşına, kilosuna cinsiyetine ve hastalığa bağlı şikayetlerine göre farklılık gösterir. Koroner anjiyografi işleminde gönderilen kontrast madde kalbe ulaşır, bu sırada kalp çalışır durumdadır. X ışınları yardımıyla damarların görüntüleri alınır ve bilgisayara aktarılır. Aktarılan görüntüler alanında uzman bir doktor tarafından raporlanır.
Anjiyo Ne Kadar Sürer?
Anjiyo pek çok hastalığın tanısında kullanılan etkili bir yöntemdir. Bazı hastalar anjiyonun uzun ve zor bir işlem olduğunu düşünür. Peki anjiyo ne kadar sürer? Anjiyo işlemi yaklaşık olarak 20-60 dakika sürer. Bu süre hastanın yaşına, kilosuna ve incelenecek damarlara göre değişiklik gösterebilir. Anjiyo acılı ve ağrılı bir işlem değildir. Bu nedenle bu süre içerisinde hastalar genellikle herhangi bir ağrı hissetmezler. Ancak anjiyo yapıldıktan sonra hastaların 6-8 saat süresince herhangi bir kanama riskine karşı yataktan kalkmaları ve işlemin yapıldığı bölgeyi hareket ettirmeleri önerilmez.
Anjiyo Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler Nelerdir?
İşlemden önce işlemi gerçekleştirecek olan doktor hastadan yanında su getirmesini ister. Bunun en önemli nedeni işlemde kullanılan kontrast maddenin böbreklere zarar verme riskini en aza indirmektir. Hastanın fazla miktarda su içmesine engel olan bir sağlık problemi yoksa işlemden sonra işlemden sonraki 2 saat içerisinde yaklaşık olarak 2 litre sıvı tüketmesi önerilir. İşlemden sonra hasta odaya geldiğinde operasyonu gerçekleştiren doktor kateteri çıkarır. Ancak kateter çıkarıldıktan sonra özellikle kasıktan yapılan anjiyo işleminde işlemin yapıldığı bölgeye kum torbası yerleştirilir. Yerleştirilen kum torbasının yaklaşık olarak 6 saat boyunca tutulması ve kaldırılmaması gerekir. Aynı zamanda bacağın hareket ettirilmesi kanamaya neden olabileceğinden bu süre içerisinde hasta tuvalet ihtiyacı için kalkmamalı, bu konuda yanındakilerden yardım almalıdır. Öksürme gibi ani hareketler kanamaya neden olabilir, bu nedenle ani bir refleks durumunda işlem yapılan bölgeye el ile baskı yapılmalıdır. Anjiyo işleminden sonra nadiren işlem yapılan bölgede şişlik, ödem gibi durumlar görülebilir. Hastaneden çıktıktan sonra hasta günlük hayatına devam edebilir. Anjiyo sonrası nadiren işlem yapılan bölgede ağrı, şişlik ve ödem görülebilir. Bu durumda vakit kaybetmeden doktora danışılmalıdır.
Anjiyo Riskleri ve Olası Komplikasyonları
Anjiyo alanında uzman ve deneyimli bir ekip tarafından yapıldığında anjiyoya bağlı komplikasyon görülme ihtimali yok denilecek kadar azdır. Ancak her işlemde olduğu gibi anjiyodan sonra da bazı riskler ve komplikasyonlar görülebilir. Anjiyonun olası riskleri şu şekilde sıralanabilir:
Özellikle kasıktan girilen işlemlerden sonra hastanın hareket etmesi ya da işlem bölgesine baskının iyi yapılamaması kanama riskine neden olabilir. Bu durumda hastanın bacağında geniş çaplı morarmalar görülebilir.
Hastanın kullanılan kontrast maddeye alerjisi olması durumunda kaşıntı, kızarıklık gibi hafif alerjik reaksiyonlar görülebilir.
İşlem yapılan bölgede yanma ve sıcaklık hissedilebilir.
Uzun süreli açlığa bağlı olarak mide bulantısı ve baş dönmesi yaşanabilir.
Hastanın böbrek fonksiyonlarında bozulma görülebilir. Bu durum genellikle geçicidir. Ancak nadiren böbreklerde ciddi hasar gelişebilir. Bu durumda hastaya acil müdahale edilmesi gerekir.
Kanülün yerleştirildiği giriş bölgesinde ağrı, şişlik, kızarıklık görülebilir. Bu durum genellikle bir enfeksiyonun habercisi olduğundan vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.
Uzman bir ekip tarafından yapılmayan anjiyo işlemi giriş yapılan damara zarar verebilir.
İşlem sırasında kalp krizi ve felç riski vardır. Ancak bu durumun doğrudan anjiyo ile ilgili olduğunu söylemek için yeterli kanıt mevcut değildir. Hastanın tıkalı olan damarı işlem sırasında kalp krizi ve felç riskine neden olabilir.
Anjiyo, uzman kişiler tarafından yapıldığında hayat kurtaran önemli bir görüntüleme yöntemidir. Anjiyo sayesinde kalp krizi, felç, böbrek yetmezliği, karaciğer hastalıkları gibi pek çok önemli hastalık erken dönemde fark edilerek tedavi edilebilir. Siz de anjiyo hakkında detaylı bilgi almak için en yakın sağlık kuruluşuna başvurmayı ihmal etmeyin. Sağlıklı günler dileriz.Sağlıksız ve düzensiz beslenme, içki ve sigara gibi zararlı maddelerin kullanımı, stres gibi faktörlerin etkisiyle tüm dünyada kalp ve damar hastalıklarına bağlı Anjiyo, bazı hastalıkların tanısında kullanılan etkili bir görüntüleme yöntemidir. Anjiyo ne kadar sürer? Anjiyo nasıl yapılır? Bunlar gibi soruların cevapları için yazının devamını inceleyebilirsiniz.Anjiyo Nedir?Anjiyo görüntüleme yönteminin tarihi M.Ö 400 yılına kadar uzanır. Son yıllarda bilim ve teknoloji alanında yaşanan gelişmelerle birlikte tıbbi görüntüleme yöntemlerinde de önemli gelişmeler olduğu görülmektedir. Görüntüleme yöntemlerinden bir tanesi olan anjiyo yani anjiyografi, kalbin odacıkları da dahil olmak üzere damar sisteminin anatomik yapısını ve özelliklerini detaylı bir biçimde incelemeye yarar. Anjiyo yöntemi kullanılmaya başlandığı ilk zamanlarda sadece hastalıklara tanı koymak amacıyla kullanılırken günümüzde anjiyo girişimsel tedavinin önemli bir parçasıdır. Anjiyo denildiğinde ilk akla gelen kalbi besleyen damarların incelenmesidir. Ancak anjiyografi kelime anlamı olarak damarların görüntülenmesi anlamına gelir. Bir başka ifadeyle anjiyo işlemi beyin, kalp, karaciğer gibi organlara bağlı damarların da detaylı bir biçimde incelenmesine olanak sağlayan bir görüntüleme yöntemidir. Bu nedenle tıp literatüründe anjiyo adlandırılırken incelenen organın ismi kullanılır. Örneğin; kalbi besleyen koroner kalp hastalığının incelendiği anjiyo işlemi koroner anjiyografi, beyin damarlarının incelendiği anjiyoya serebral anjiyografi veya böbrek damarlarını inceleyen anjiyo işlemine renal anjiyografi adı verilir.Anjiyo Neden Yapılır?Anjiyo, erken dönemde hastalıkların fark edilmesini sağlayan ve hayat kurtaran bir görüntüleme yöntemidir. Peki anjiyo neden yapılır? Anjiyo, damarlarda herhangi bir tıkanıklık olup olmadığını görmek için yapılan bir işlemdir. Anjiyografi işlemi sırasında damarlardaki anevrizmalar, genişleme veya daralmalar, balonlar rahatlıkla tespit edilebilir. Bunların yanı sıra bazı kanser vakalarında tümörlerin damarlara baskı yapması sonucu damarlarda tıkanıklık ya da damarların yer değiştirmesi görülebilir. Kalp krizi, felç gibi hastalıklarda krize neden olan damarın tespit edilmesi hastaya erken müdahale edilmesi açısından çok önemlidir. Bu gibi durumlarda anjiyo sayesinde tıkalı olan damar görülür ve tedaviye başlanır. Anjiyografi, sadece hastalıkların tanısında kullanılan bir işlem değildir. Bazı durumlarda tıkalı olan damarlara stent takılması gibi girişimsel tedavi yöntemleri de anjiyo yöntemi sayesinde uygulanır.Anjiyo Nasıl Yapılır?Her radyolojik görüntüleme yönteminde damarların görüntülenmesi kolay değildir. Anjiyografi yönteminde ise damarlara kontrast bir madde verilmesi damarların görüntülenmesine olanak sağlar. Anjiyo işlemi öncesinde işlemi gerçekleştirecek olan uzman doktor hastaya bazı önerilerde bulunur. Hasta işlemden bir gün önce banyo yapar. Anjiyo işlemi sırasında genellikle el bileği ve kasık bölgesinden girilir, işlemin daha steril bir şekilde gerçekleşmesi için hastanın işlemden önce kasık bölgesindeki tüyleri temizlemesi gerekir. Hasta tek başına bu hazırlıkları yapamayacak durumda ise bir yakınından veya sağlık kuruluşundaki görevlilerden yardım isteyebilir. İşlem sırasında hastanın aç olması gerekir. Bu nedenle mümkünse gece 24.00’dan sonra hastanın herhangi bir şey yiyip içmesi önerilmez. Hasta kan sulandırıcı etkisi olan ilaçlar başta olmak üzere kullandığı ilaçlar varsa operasyondan önce doktora bildirmelidir.Peki anjiyo nasıl yapılır? Anjiyo işlemi sırasında genellikle anestezi kullanılmaz, vücuda girilecek olan el veya kasık bölgesi uyuşturulur ve dezenfekte edilir. Sonrasında hangi bölgeden girilecekse oradaki atardamara bir kanül yerleştirilerek giriş yolu açılır. Açılan giriş yoluna tüp şeklinde bir kateter yerleştirilir. Kateterin vücutta ilerleyişi işlemi gerçekleştiren ekip tarafından monitörden izlenir. Sonrasında damarların görüntülenmesini sağlayan kontrast bir madde kateterden vücuda gönderilir. Kullanılan kontrast maddenin miktarı hastanın yaşına, kilosuna cinsiyetine ve hastalığa bağlı şikayetlerine göre farklılık gösterir. Koroner anjiyografi işleminde gönderilen kontrast madde kalbe ulaşır, bu sırada kalp çalışır durumdadır. X ışınları yardımıyla damarların görüntüleri alınır ve bilgisayara aktarılır. Aktarılan görüntüler alanında uzman bir doktor tarafından raporlanır.Anjiyo Ne Kadar Sürer?Anjiyo pek çok hastalığın tanısında kullanılan etkili bir yöntemdir. Bazı hastalar anjiyonun uzun ve zor bir işlem olduğunu düşünür. Peki anjiyo ne kadar sürer? Anjiyo işlemi yaklaşık olarak 20-60 dakika sürer. Bu süre hastanın yaşına, kilosuna ve incelenecek damarlara göre değişiklik gösterebilir. Anjiyo acılı ve ağrılı bir işlem değildir. Bu nedenle bu süre içerisinde hastalar genellikle herhangi bir ağrı hissetmezler. Ancak anjiyo yapıldıktan sonra hastaların 6-8 saat süresince herhangi bir kanama riskine karşı yataktan kalkmaları ve işlemin yapıldığı bölgeyi hareket ettirmeleri önerilmez.Anjiyo Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler Nelerdir?İşlemden önce işlemi gerçekleştirecek olan doktor hastadan yanında su getirmesini ister. Bunun en önemli nedeni işlemde kullanılan kontrast maddenin böbreklere zarar verme riskini en aza indirmektir. Hastanın fazla miktarda su içmesine engel olan bir sağlık problemi yoksa işlemden sonra işlemden sonraki 2 saat içerisinde yaklaşık olarak 2 litre sıvı tüketmesi önerilir. İşlemden sonra hasta odaya geldiğinde operasyonu gerçekleştiren doktor kateteri çıkarır. Ancak kateter çıkarıldıktan sonra özellikle kasıktan yapılan anjiyo işleminde işlemin yapıldığı bölgeye kum torbası yerleştirilir. Yerleştirilen kum torbasının yaklaşık olarak 6 saat boyunca tutulması ve kaldırılmaması gerekir. Aynı zamanda bacağın hareket ettirilmesi kanamaya neden olabileceğinden bu süre içerisinde hasta tuvalet ihtiyacı için kalkmamalı, bu konuda yanındakilerden yardım almalıdır. Öksürme gibi ani hareketler kanamaya neden olabilir, bu nedenle ani bir refleks durumunda işlem yapılan bölgeye el ile baskı yapılmalıdır. Anjiyo işleminden sonra nadiren işlem yapılan bölgede şişlik, ödem gibi durumlar görülebilir. Hastaneden çıktıktan sonra hasta günlük hayatına devam edebilir. Anjiyo sonrası nadiren işlem yapılan bölgede ağrı, şişlik ve ödem görülebilir. Bu durumda vakit kaybetmeden doktora danışılmalıdır.Anjiyo Riskleri ve Olası KomplikasyonlarıAnjiyo alanında uzman ve deneyimli bir ekip tarafından yapıldığında anjiyoya bağlı komplikasyon görülme ihtimali yok denilecek kadar azdır. Ancak her işlemde olduğu gibi anjiyodan sonra da bazı riskler ve komplikasyonlar görülebilir. Anjiyonun olası riskleri şu şekilde sıralanabilir:Anjiyo, uzman kişiler tarafından yapıldığında hayat kurtaran önemli bir görüntüleme yöntemidir. Anjiyo sayesinde kalp krizi, felç, böbrek yetmezliği, karaciğer hastalıkları gibi pek çok önemli hastalık erken dönemde fark edilerek tedavi edilebilir. Siz de anjiyo hakkında detaylı bilgi almak için en yakın sağlık kuruluşuna başvurmayı ihmal etmeyin. Sağlıklı günler dileriz. | 4,064 |
4,449 | Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) | Anevrizma nedir? | Anevrizma, kan damarlarının duvarlarındaki zayıflama sonucu bir balon gibi genişlemesi olarak tanımlanmaktadır. Anevrizma'da damar duvarı zayıflamış, incelmiş ve yırtılma riski mevcuttur. Vücudun herhangi bir bölgesindeki damarda meydana gelebilen ancak en sık, karın aortasında (kalpten çıkan ve tüm vücudu besleyen ana damar) oluşan anevrizma, aortanın kalpten çıkan bölgesinde ve göğüs içindeki aortada da oluşabilmektedir. Anevrizma oluşumunda en büyük sebebin damar sertliğidir (aterosklerozdur).İçindekilerHastalık için risk faktörleri nelerdir?Hastalığın belirti ve bulguları nelerdir?Endovasküler stent nedir?Kimler bu tedavi yönteminden faydalanabilir?
Hastalık için risk faktörleri nelerdir?
Sigara, Şeker Hastalığı, Genetik yatkınlık, Yüksek kolesterol seviyeleri, Yüksek tansiyon, Stres hastalık için en riskli faktörlerdir.
Hastalığın belirti ve bulguları nelerdir?
Sırt ağrısı, karın ağrısı ve karın bölgesinde atım hissi veren şişlik olabilir. Bazı hastalarda bu balonlaşmış damar patlayabilir ve karın içine yırtılabilir; bu durumda diğer belirti bulgula yanında bayılma, şuur kaybı hatta ölüm olabilmektedir.
Endovasküler stent nedir?
Stentler dokunmuş dayanıklı kumaşların metal tellerle güçlendirilip tüp haline getirilmesinden oluşur. Hastanın balonlaşmış damarına kasıklarından takılan kateterler vasıtasıyla yerleştirilir. Kan artık bu tüp yapının içinden geçer ve balonlaşmış kısım devre dışı kalır.
Kimler bu tedavi yönteminden faydalanabilir?
Karın veya göğüs içi atardamarında balonlaşma tespit edilen ve bu balonlaşmanın büyüklüğü 5 cm üzerinde ise hastalar endovasküler stent ile tedavi olabilmektedirler.
Sırt ağrısı, karın ağrısı ve karın bölgesinde atım hissi veren şişlik olan hastalar anevrizma açısından incelenmeli ve gerekli tanı metotları ile komplikasyon gelişmeden (yırtılma, ölüm) teşhis konmalıdır. Yukarıda sayılan risk faktörlerine sahip özellikle sigara içicisi 65 yaş üstü erkek hastalar mutlaka anevrizma açısından kontrol edilmeli ve gerekli tedavi uygulanmalıdır. Türkiye'de birçok kişi bu hastalığın farkında olmadan yaşamaktadır. Maalesef birçok hastaya tanı ancak bu balonlaşmış damar yırtıldıktan sonra konulabilmektedir.
Günümüzde yaygın olarak uygulanan standart tedavi yöntemi ameliyatla tedavidir. Hastanın hastanede uzun süre yatmasını gerektirecek bu tedavi yöntemiyle hastalar ayrıca açık ameliyatın ve genel anestezinin risklerini de almaktadırlar. Artık dünyada birçok merkezde uygulanan endovasküler tedavi yöntemleri ile hastalar 1–2 gün gibi kısa süre ile hastanede kalmakta ve tedavi olmaktadırlar.Anevrizma, kan damarlarının duvarlarındaki zayıflama sonucu bir balon gibi genişlemesi olarak tanımlanmaktadır. Anevrizma'da damar duvarı zayıflamış, incelmiş ve yırtılma riski mevcuttur. Vücudun herhangi bir bölgesindeki damarda meydana gelebilen ancak en sık, karın aortasında (kalpten çıkan ve tüm vücudu besleyen ana damar) oluşan anevrizma, aortanın kalpten çıkan bölgesinde ve göğüs içindeki aortada da oluşabilmektedir. Anevrizma oluşumunda en büyük sebebin damar sertliğidir (aterosklerozdur).Hastalık için risk faktörleri nelerdir?Sigara, Şeker Hastalığı, Genetik yatkınlık, Yüksek kolesterol seviyeleri, Yüksek tansiyon, Stres hastalık için en riskli faktörlerdir.Hastalığın belirti ve bulguları nelerdir?Sırt ağrısı, karın ağrısı ve karın bölgesinde atım hissi veren şişlik olabilir. Bazı hastalarda bu balonlaşmış damar patlayabilir ve karın içine yırtılabilir; bu durumda diğer belirti bulgula yanında bayılma, şuur kaybı hatta ölüm olabilmektedir.Endovasküler stent nedir?Stentler dokunmuş dayanıklı kumaşların metal tellerle güçlendirilip tüp haline getirilmesinden oluşur. Hastanın balonlaşmış damarına kasıklarından takılan kateterler vasıtasıyla yerleştirilir. Kan artık bu tüp yapının içinden geçer ve balonlaşmış kısım devre dışı kalır.Kimler bu tedavi yönteminden faydalanabilir?Karın veya göğüs içi atardamarında balonlaşma tespit edilen ve bu balonlaşmanın büyüklüğü 5 cm üzerinde ise hastalar endovasküler stent ile tedavi olabilmektedirler.Sırt ağrısı, karın ağrısı ve karın bölgesinde atım hissi veren şişlik olan hastalar anevrizma açısından incelenmeli ve gerekli tanı metotları ile komplikasyon gelişmeden (yırtılma, ölüm) teşhis konmalıdır. Yukarıda sayılan risk faktörlerine sahip özellikle sigara içicisi 65 yaş üstü erkek hastalar mutlaka anevrizma açısından kontrol edilmeli ve gerekli tedavi uygulanmalıdır. Türkiye'de birçok kişi bu hastalığın farkında olmadan yaşamaktadır. Maalesef birçok hastaya tanı ancak bu balonlaşmış damar yırtıldıktan sonra konulabilmektedir.Günümüzde yaygın olarak uygulanan standart tedavi yöntemi ameliyatla tedavidir. Hastanın hastanede uzun süre yatmasını gerektirecek bu tedavi yöntemiyle hastalar ayrıca açık ameliyatın ve genel anestezinin risklerini de almaktadırlar. Artık dünyada birçok merkezde uygulanan endovasküler tedavi yöntemleri ile hastalar 1–2 gün gibi kısa süre ile hastanede kalmakta ve tedavi olmaktadırlar. | 1,428 |
4,450 | Göz Sağlığı ve Hastalıkları | Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Nedir? | Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü), özellikle kırmızı göz şikayeti ile gelen hastalarda sık konulan tanılardan birisidir. Bu nedenle kırmızı göz ya da pembe göz olarak da adlandırılan bu durum genellikle kendi kendini sınırlayan ve kolay bir şekilde tedavi edilebilen bir durumdur. Bu durum, gözün tahriş olması ya da gözde enfeksiyon oluşmasına bağlı oluşur. Oluşan şikayetler genellikle gözün pembe ya da kırmızı renge dönmesi, gözde yapışkan bir akıntı, gözde yanma ya da kaşıntı hissi ve uyanma sırasında göz kapaklarını açmada zorlanmadır. Enfeksiyon, alerji ya da diğer bilinmeyen gözde tahriş oluşturan nedenlere bağlı olarak konjonktivit meydana gelebilir. Enfeksiyon nedeniyle oluşan konjonktivit genellikle kolay bir şekilde diğer kişilere bulaşabilir. Enfekte kişi ile temas sonrası göze dokunulması gözde enfeksiyon oluşumuna yol açabilir. Bu nedenle gözde kızarma şikayeti olan kişilerin yastık kılıflarına, havlularına ya da diğer kişisel eşyalarına dokunmamak gereklidir. Konjonktivit hastalarının çoğunda hastalık tedavi olmaksızın iyileşebilir. Ancak tedavide kullanılan bazı yöntemler vardır. Enfeksiyon nedeniyle oluşan konjonktivitler genellikle virüslere bağlı ortaya çıkar. Viral konjonktivitlerde antibiyotik kullanımı fayda etmez. Ancak enfeksiyon bakteri kökenli ise antibiyotik içeren göz damlaları ya da merhemler kullanılabilir. Diğer nedenlere bağlı ortaya çıkan konjonktivitte ise genellikle alerji tedavisinde kullanılan göz damlaları kullanılır. Bu damlalar iyileşmeyi sağlamasa da kaşıntı ve tahrişe karşı faydalıdır. Göz damlaları kullanıldıktan sonra diğer göze dokunulmamalıdır. Bu sayede enfeksiyonun diğer göze de bulaşmasından kaçınılabilir.İçindekilerKonjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Nedir?Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Belirtileri Nelerdir?Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Çeşitleri ve Nedenleri Nelerdir?Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Tanısı Nasıl Konulur?Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Nedir?
Konjonktiva (Kırmızı Göz Virüsü), göz kapaklarının iç yüzeyini ve gözün beyaz kısmının üzerini kaplayan müköz bir zardır. Konjonktivit ise konjonktivanın iltihaplanması anlamına gelir. Konjonktiva normalde saydamdır ancak iltihap oluştuğunda pembe ya da kırmızı renge dönüşür. Konjonktivit vakalarının hepsinde kırmızı göz oluşur ancak kırmızı göz olması konjonktivit olduğunu göstermez ve birçok farklı nedene bağlı oluşabilir. Akut konjonktivitler enfeksiyon ya da diğer sebeplere bağlı oluşabilir. Bakteriler ya da virüsler enfeksiyona neden olurken alerji, zehirlenme ya da belirsiz diğer sebeplere bağlı da oluşabilir. Çocuklarda ya da erişkinlerde ortaya çıkabilen konjonktivitin görülme sıklığı, çeşidine bağlı olarak değişiklik gösterir. Çocuklarda bakteriyel konjonktivit daha sık görülürken enfeksiyon vakalarının çoğu hem erişkinlerde hem de çocuklarda viral kökenlidir.
Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Belirtileri Nelerdir?
Konjonktivitlerde en belirgin semptom gözlerde kızarıklık olmasıdır. Genellikle tek gözde olan bu durum bazen iki gözde birden de görülebilir. Viral ve alerjik konjonktivitlerde olduğu gibi bakteriyel enfeksiyonda da etkilenen gözde sabah kapanma olabilir. Bakteriyel enfeksiyon varlığında gün boyunca devam eden sarı, beyaz ya da yeşil renkli iltihaplı akıntı oluşabilir. Bu akıntı genellikle viral ya da alerjik konjonktivitlerde daha çok gün boyunca suludur ve müköz görünümlüdür. Bakteriyel enfeksiyonlardaki iltihaplı akıntı genellikle göz kapağı kenarlarında ve gözün köşelerinde bulunur ve göz kapaklarının silinmesinin ardından birkaç dakika içinde tekrar ortaya çıkar. Viral ya da alerjik konjonktivitlerdeki akıntıda iltihap kendiliğinden oluşmaz ve göz kapaklarının kenarlarında ve gözün köşelerinde sürekli gözükmez. Viral enfeksiyonlarda lenf bezlerinde büyüme, ateş, farenjit ve üst solunum yolu enfeksiyonu ile birlikte viral konjonktivit görülebileceği gibi sadece göz enfeksiyonu da oluşabilir. Bakteriyel ve viral konjonktivitler oldukça bulaşıcıdır. Enfekte olan kişiyle ya da dokunduğu nesne veya yüzeylerle direk temas sonrası kolay bir şekilde sağlıklı bireylere bulaşabilir. Viral konjonktivitlerde gözde yanma veya kum varmış hissi gibi belirtiler vardır. Viral konjonktivit kendini sınırlayan bir süreçtir. Şikayetler genellikle ilk üç ila beş günde kötüye gider, ancak sonraki bir ila iki hastalık süreçte düzelme görülür. Alerjik konjonktivit ise havadaki alerjenlere bağlı ortaya çıkan bir durumdur. Diğer konjonktivitlerden farklı olarak iki gözü de etkiler ve kızarıklık, sulanma ve kaşıntı gibi şikayetlere neden olur. Kaşıntı, alerjinin önemli bir belirtisidir ve gözlerin ovulması şikayetleri daha da kötüleştirir. Alerjik konjonktivit görülen hastalarda genellikle mevsimsel alerji, atopi ya da spesifik alerji (kedi alerjisi gibi) vardır. Ayrıca burun akıntısı, hapşırma, hırıltı gibi diğer alerji şikayetleri de mevcut olabilir.
Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Çeşitleri ve Nedenleri Nelerdir?
Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) çeşitleri, hastalığın oluşma nedenine göre farklılık gösterir. Gözde kızarıklık şikayeti oluşturan bu hastalığın çeşitleri ve nedenleri şunlardır:
Bakteriyel konjonktivit: Çocuklarda erişkinlere göre daha sık görülür ancak yine de konjonktivitlerin çoğu viral kökenlidir. Oldukça bulaşıcı olan bu duruma stafilokok ve streptokok türü bakteriler ile Haemophilus influenzae ve Moraxella catarrhalis isimli bakteriler neden olur. Stafilokok enfeksiyonu erişkinlerde daha yaygın görülürken diğer patojenler çocuklarda daha sık konjonktivite yol açar.
Viral konjonktivit: Sıklıkla adenovirüs kaynaklı oluşur. En sık görülen konjonktivit çeşidi olan viral konjonktivitler de yine bulaşıcıdır. Ayrıca viral enfeksiyona bağlı olarak farenjit, ateş ve üst solunum yolu enfeksiyonu gibi diğer hastalık belirtileri ile birlikte görülebilir.
Alerjik konjonktivit: Genellikle havada bulunan alerjenlere bağlı ortaya çıkar. Alerjenler vücudun bağışıklık sistemini uyarıya geçirir ve bu sayede hücrelerde çeşitli kimyasal uyarıcı moleküllerin oluşmasına yol açar. Diğer konjonktivitlerin aksine her iki gözde birden belirti oluşmasına neden olur.
Enfeksiyöz olmayan, enflamatuvar olmayan konjonktivit: Hastalarda herhangi bir enfeksiyon ya da inflamasyon süreci olmadan kırmızı göz ve akıntı ortaya çıkabilir. Oluşan akıntı genellikle iltihap yerine müközdür. Genellikle geçici mekanik ya da kimyasal hasar nedeniyle oluşur. Oluşan şikayetler çoğunlukla 24 saat içerisinde kendiliğinden iyileşmeye başlar.
Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Tanısı Nasıl Konulur?
Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) tanısı için hastalığın oluşturduğu belirtiler büyük öneme sahiptir. Doktorlar hastalara çeşitli sorular sorarak hastalığın neden kaynaklandığını ve belirtilerin nasıl oluştuğunu öğrenmeye çalışır. Muayeneden önce sorulan sorular ile hastalığın kökeni büyük ölçüde öğrenilebilir. Daha önce geçirilmiş bir alerji öyküsü konjonktivitin alerjenlere bağlı ortaya çıkmış olabileceği hakkında doktora ipucu verir. Ancak şikayetlerde sadece tek gözün etkilenmiş olması alerjik konjonktivitten uzaklaştırır. Bu nedenle tıbbi geçmiş ve hikayenin öğrenilmesi oldukça önemlidir. Soruların ardından yapılan fizik muayene ile gözlere ışık ile bakılır. Ayrıca görme bozuklukları açısından da değerlendirme yapılabilir. Bu sayede konjonktivit ya da diğer sebeplere bağlı ortaya çıkabilen kırmızı gözün sebebi öğrenilebilir. Klinik gözlem tanı koymada çoğunlukla yeterli olsa da bazı nadir durumlarda akıntı örneğinden kültür ya da boyama testi yapılabilir.
Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
Özellikle bakteriyel veya viral kaynaklı konjonktivitlerde bulaşıcılığın önlenmesi korunmada büyük rol oynar. Bu nedenle şikayetlerin bulunduğu kişi ile direk temastan kaçınmak ve kontamine olan nesnelere dokunmamak gereklidir. Mendil, peçete, havlu, kozmetik malzeme, kıyafet ve çatal, kaşık gibi eşyaların paylaşılmaması enfeksiyonun yayılmasını önler. Tedaviye, fizik muayene sonrası konjonktivit teşhisinin koyulması ile başlanır. Bakteriyel konjonktivit varlığında antibiyotik içeren damlalar ya da merhemler kullanılabilir. Çocuklarda damla yerine merhemler daha çok tercih edilir. Lens kullanımında keratit (kornea iltihabı) veya gram negatif bakteri enfeksiyonu riski daha fazla olduğu için lens kullanan kişilerde antibiyotik tedavisi başlanması önemlidir. Bu kişilerde lens kullanımı durdurulmalı ve keratit şüphesi varsa göz doktorları tarafından değerlendirilmelidir. Viral konjonktivitlerde sistemik antibiyotik ya da antiviral ilaçların kullanımının faydası yoktur. Bu nedenle sadece şikayetlerde düzelme sağlaması için sıcak ya da soğuk kompres, topikal antihistaminikler ya da antibiyotik içermeyen kayganlaştırıcı (lubrikant, suni gözyaşı) göz damlası gibi ilaçlar kullanılabilir. Alerjik konjonktivitlerde ise alerjiye sebep olan durumlardan uzak durulması hastalığın tekrarlamaması için önemlidir. Tedavide ise antihistaminik özelliğe sahip göz damlaları uygulanabilir.
Kırmızı göz konjonktivitin en önemli belirtilerinden birisi olsa da diğer hastalıklara bağlı da oluşabilir. Bu nedenle gözde kızarıklık oluşması durumunda mutlaka sağlık kuruluşlarına başvurularak muayene olunması ve tedaviye başlanması gereklidir.Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü), özellikle kırmızı göz şikayeti ile gelen hastalarda sık konulan tanılardan birisidir. Bu nedenle kırmızı göz ya da pembe göz olarak da adlandırılan bu durum genellikle kendi kendini sınırlayan ve kolay bir şekilde tedavi edilebilen bir durumdur. Bu durum, gözün tahriş olması ya da gözde enfeksiyon oluşmasına bağlı oluşur. Oluşan şikayetler genellikle gözün pembe ya da kırmızı renge dönmesi, gözde yapışkan bir akıntı, gözde yanma ya da kaşıntı hissi ve uyanma sırasında göz kapaklarını açmada zorlanmadır. Enfeksiyon, alerji ya da diğer bilinmeyen gözde tahriş oluşturan nedenlere bağlı olarak konjonktivit meydana gelebilir. Enfeksiyon nedeniyle oluşan konjonktivit genellikle kolay bir şekilde diğer kişilere bulaşabilir. Enfekte kişi ile temas sonrası göze dokunulması gözde enfeksiyon oluşumuna yol açabilir. Bu nedenle gözde kızarma şikayeti olan kişilerin yastık kılıflarına, havlularına ya da diğer kişisel eşyalarına dokunmamak gereklidir. Konjonktivit hastalarının çoğunda hastalık tedavi olmaksızın iyileşebilir. Ancak tedavide kullanılan bazı yöntemler vardır. Enfeksiyon nedeniyle oluşan konjonktivitler genellikle virüslere bağlı ortaya çıkar. Viral konjonktivitlerde antibiyotik kullanımı fayda etmez. Ancak enfeksiyon bakteri kökenli ise antibiyotik içeren göz damlaları ya da merhemler kullanılabilir. Diğer nedenlere bağlı ortaya çıkan konjonktivitte ise genellikle alerji tedavisinde kullanılan göz damlaları kullanılır. Bu damlalar iyileşmeyi sağlamasa da kaşıntı ve tahrişe karşı faydalıdır. Göz damlaları kullanıldıktan sonra diğer göze dokunulmamalıdır. Bu sayede enfeksiyonun diğer göze de bulaşmasından kaçınılabilir.Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Nedir?Konjonktiva (Kırmızı Göz Virüsü), göz kapaklarının iç yüzeyini ve gözün beyaz kısmının üzerini kaplayan müköz bir zardır. Konjonktivit ise konjonktivanın iltihaplanması anlamına gelir. Konjonktiva normalde saydamdır ancak iltihap oluştuğunda pembe ya da kırmızı renge dönüşür. Konjonktivit vakalarının hepsinde kırmızı göz oluşur ancak kırmızı göz olması konjonktivit olduğunu göstermez ve birçok farklı nedene bağlı oluşabilir. Akut konjonktivitler enfeksiyon ya da diğer sebeplere bağlı oluşabilir. Bakteriler ya da virüsler enfeksiyona neden olurken alerji, zehirlenme ya da belirsiz diğer sebeplere bağlı da oluşabilir. Çocuklarda ya da erişkinlerde ortaya çıkabilen konjonktivitin görülme sıklığı, çeşidine bağlı olarak değişiklik gösterir. Çocuklarda bakteriyel konjonktivit daha sık görülürken enfeksiyon vakalarının çoğu hem erişkinlerde hem de çocuklarda viral kökenlidir.Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Belirtileri Nelerdir?Konjonktivitlerde en belirgin semptom gözlerde kızarıklık olmasıdır. Genellikle tek gözde olan bu durum bazen iki gözde birden de görülebilir. Viral ve alerjik konjonktivitlerde olduğu gibi bakteriyel enfeksiyonda da etkilenen gözde sabah kapanma olabilir. Bakteriyel enfeksiyon varlığında gün boyunca devam eden sarı, beyaz ya da yeşil renkli iltihaplı akıntı oluşabilir. Bu akıntı genellikle viral ya da alerjik konjonktivitlerde daha çok gün boyunca suludur ve müköz görünümlüdür. Bakteriyel enfeksiyonlardaki iltihaplı akıntı genellikle göz kapağı kenarlarında ve gözün köşelerinde bulunur ve göz kapaklarının silinmesinin ardından birkaç dakika içinde tekrar ortaya çıkar. Viral ya da alerjik konjonktivitlerdeki akıntıda iltihap kendiliğinden oluşmaz ve göz kapaklarının kenarlarında ve gözün köşelerinde sürekli gözükmez. Viral enfeksiyonlarda lenf bezlerinde büyüme, ateş, farenjit ve üst solunum yolu enfeksiyonu ile birlikte viral konjonktivit görülebileceği gibi sadece göz enfeksiyonu da oluşabilir. Bakteriyel ve viral konjonktivitler oldukça bulaşıcıdır. Enfekte olan kişiyle ya da dokunduğu nesne veya yüzeylerle direk temas sonrası kolay bir şekilde sağlıklı bireylere bulaşabilir. Viral konjonktivitlerde gözde yanma veya kum varmış hissi gibi belirtiler vardır. Viral konjonktivit kendini sınırlayan bir süreçtir. Şikayetler genellikle ilk üç ila beş günde kötüye gider, ancak sonraki bir ila iki hastalık süreçte düzelme görülür. Alerjik konjonktivit ise havadaki alerjenlere bağlı ortaya çıkan bir durumdur. Diğer konjonktivitlerden farklı olarak iki gözü de etkiler ve kızarıklık, sulanma ve kaşıntı gibi şikayetlere neden olur. Kaşıntı, alerjinin önemli bir belirtisidir ve gözlerin ovulması şikayetleri daha da kötüleştirir. Alerjik konjonktivit görülen hastalarda genellikle mevsimsel alerji, atopi ya da spesifik alerji (kedi alerjisi gibi) vardır. Ayrıca burun akıntısı, hapşırma, hırıltı gibi diğer alerji şikayetleri de mevcut olabilir.Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Çeşitleri ve Nedenleri Nelerdir?Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) çeşitleri, hastalığın oluşma nedenine göre farklılık gösterir. Gözde kızarıklık şikayeti oluşturan bu hastalığın çeşitleri ve nedenleri şunlardır:Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Tanısı Nasıl Konulur?Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) tanısı için hastalığın oluşturduğu belirtiler büyük öneme sahiptir. Doktorlar hastalara çeşitli sorular sorarak hastalığın neden kaynaklandığını ve belirtilerin nasıl oluştuğunu öğrenmeye çalışır. Muayeneden önce sorulan sorular ile hastalığın kökeni büyük ölçüde öğrenilebilir. Daha önce geçirilmiş bir alerji öyküsü konjonktivitin alerjenlere bağlı ortaya çıkmış olabileceği hakkında doktora ipucu verir. Ancak şikayetlerde sadece tek gözün etkilenmiş olması alerjik konjonktivitten uzaklaştırır. Bu nedenle tıbbi geçmiş ve hikayenin öğrenilmesi oldukça önemlidir. Soruların ardından yapılan fizik muayene ile gözlere ışık ile bakılır. Ayrıca görme bozuklukları açısından da değerlendirme yapılabilir. Bu sayede konjonktivit ya da diğer sebeplere bağlı ortaya çıkabilen kırmızı gözün sebebi öğrenilebilir. Klinik gözlem tanı koymada çoğunlukla yeterli olsa da bazı nadir durumlarda akıntı örneğinden kültür ya da boyama testi yapılabilir.Konjonktivit (Kırmızı Göz Virüsü) Tedavi Yöntemleri Nelerdir?Özellikle bakteriyel veya viral kaynaklı konjonktivitlerde bulaşıcılığın önlenmesi korunmada büyük rol oynar. Bu nedenle şikayetlerin bulunduğu kişi ile direk temastan kaçınmak ve kontamine olan nesnelere dokunmamak gereklidir. Mendil, peçete, havlu, kozmetik malzeme, kıyafet ve çatal, kaşık gibi eşyaların paylaşılmaması enfeksiyonun yayılmasını önler. Tedaviye, fizik muayene sonrası konjonktivit teşhisinin koyulması ile başlanır. Bakteriyel konjonktivit varlığında antibiyotik içeren damlalar ya da merhemler kullanılabilir. Çocuklarda damla yerine merhemler daha çok tercih edilir. Lens kullanımında keratit (kornea iltihabı) veya gram negatif bakteri enfeksiyonu riski daha fazla olduğu için lens kullanan kişilerde antibiyotik tedavisi başlanması önemlidir. Bu kişilerde lens kullanımı durdurulmalı ve keratit şüphesi varsa göz doktorları tarafından değerlendirilmelidir. Viral konjonktivitlerde sistemik antibiyotik ya da antiviral ilaçların kullanımının faydası yoktur. Bu nedenle sadece şikayetlerde düzelme sağlaması için sıcak ya da soğuk kompres, topikal antihistaminikler ya da antibiyotik içermeyen kayganlaştırıcı (lubrikant, suni gözyaşı) göz damlası gibi ilaçlar kullanılabilir. Alerjik konjonktivitlerde ise alerjiye sebep olan durumlardan uzak durulması hastalığın tekrarlamaması için önemlidir. Tedavide ise antihistaminik özelliğe sahip göz damlaları uygulanabilir.Kırmızı göz konjonktivitin en önemli belirtilerinden birisi olsa da diğer hastalıklara bağlı da oluşabilir. Bu nedenle gözde kızarıklık oluşması durumunda mutlaka sağlık kuruluşlarına başvurularak muayene olunması ve tedaviye başlanması gereklidir. | 4,803 |
4,451 | Kadın Hastalıkları ve Doğum | Amenore nedir? Amenore nedenleri nelerdir? | Kadınlarda ilk âdet kanaması ortalama olarak 12 yaşında görülür. Menstrüasyon döneminde uterus kendini yenileyerek vajinadan dışarı atar. 2 ile 5 gün boyunca bu işlem devam ederek kendi iç yüzeyini gebelik için hazırlar. Eğer gebelik olmaz ise tekrar menstrüasyon dönemine girerek döngüye devam eder. Bu durum doğurganlık süresi boyunca tekrar eder ve menopoz ile birlikte uterusun hazırlığı da sona ererek menstrüasyon kesilir. Bu kanamaların hiç olmaması ya da kesilmesi durumuna amenore denir.İçindekilerAmenore nedir?Primer amenore nedir?Primer amenore nedenleriSekonder amenore nedir?Sekonder amenore nedenleriAmenore belirtileri nelerdir?Amenore tanı ve tedavisi
Amenore nedir?
İlk kez âdet görecek kişilerde bazı durumların oluşması gerekir. Bunlar uterus ve genital yolların sağlıklı olması, endometrium tabakasının fonksiyonel olarak bulunması, overlerin sağlıklı ve fonksiyonel olması, hipotalamus ve hipofizin sağlıklı olması ve tüm bu 4 kompartımanın da bütünsel olarak düzenli çalışması gerekir. Tüm bu koşullar sağlandığında 9 ile 18 yaş aralığında ve ortalama olarak 12 yaşında ilk menstrüasyonun görülmesi beklenir. 14 yaşına kadar sekonder seks karakteri gelişimi denen, meme gelişimi ve tüylenme olmayan kişiler ya da sekonder seks karakteri gelişimi başlamış ancak 16 yaşına gelmiş olmasına rağmen hiç âdet görmemiş kişilerde bulunan bu duruma primer amenore denir. Sekonder amenore ise, daha önce âdet görmüş kişilerin, menopoz ve gebelik dışındaki dönemlerde, 3 ay süreyle üst üste menstrüasyon görmemesi durumuna denir.
Primer amenore nedir?
15 yaşına gelen kişilerin %98'i âdet görmüş olur. Bu yaş civarında yeterli olgunluğa erişemeyen kişilerde menstrüasyon görülmez ise primer amenore şüphesi ile gerekli tetkiklerin uygulanması kesin tanı ve tedavi için hekime başvurulması gerekir. Doğumsal anomaliler, hormonal bozukluklar, uterus ve vajina yokluğu, üreme organlarının gelişmemesi, kromozom anormallikleri primer amenoreye sebep olabilir. Bir kişinin âdet görebilmesi için 4 farklı kompartımanın da düzenli ve uyum içinde çalışması gerekir.
Primer amenore nedenleri
Primer amenorenin kompartımanlarına göre sebepleri de değişiklik gösterir. Genel olarak, kalorisi düşük diyetler, tiroit hastalıkları, aşırı spor ve egzersiz, hipofiz bezi hastalıkları nedenleri arasındadır. Kompartımanlarına göre nedenleri şöyledir:
Kompartıman; rahim ve vajina: Müllerian agenezis olarak bilinen gelişim bozuklukları sonucu gelişen amenoredir. Genetik geçiş bulunmayan bu durumda over fonksiyonu normal olsa da uterus, tüpler ve vajenin üst kısmı bulunmaz. Ancak rudimenter yani gelişmemiş yapıda uterus olabilir Bazı durumlarda üriner, vertebral, iskelet sistemi ve sistem anomalileri görülebilir. Asherman sendromu denen ve daha önce yapılmış kürtaj operasyonlarına bağlı olarak rahim içi yapışıklıklar, androjen duyarsızlık olarak adlandırılan genetik bozukluklar sonucu genetik olarak erkek olan ancak dış görünümü kadın olan kişilerde de görülebilir. İkinci olarak en sık rastlanan primer amenore sebebidir. Tanı için ultrason, MR, laparoskopik ve vajinoskopik yöntemler kullanılabilir.
Kompartıman; yumurtalıklar: Kişide 46 yerine 45 kromozom bulunması olarak bilinen Turner sendromu, primer amenorenin en sık rastlanan sebebidir. Genelikle kısa boy, düşük saç çizgisi, yüksek arklı damak, yele boyun ile karakterizedir. Kişi de over gelişiminin bulunmadığı gonadal agenez ya da Swyer sendromu, resiztant over sendromu olarak bilinen, hormonlara karşı dirençli over mevcudiyeti, prematür over yetmezliği olarak tanımlanan erken menopoz ve radyasyon ve kemoterapi tedavilerine bağlı olarak overlerin işlevselliğini yitirmesi primer amenore nedenidir. Kalıtımsal ya da edinsel olabilir.
Kompartıman; hipofiz: Kafatası içinde yer alan hipofiz bezinin travma, tümor ya da cerrahi müdahale sonrası ortaya çıkan hasarlanmalar primer amenore sebeplerindendir. Genellikle aileler büyüme ve cinsel gelişimlerin gecikmesi sonucunda hekime başvurur. Hipofiz bezinde yer alan tümör sebebi ile bozulan hormonal düzen; prolaktin olarak bilinen süt salgılama hormonunun fazla salgılanması sonucu memelerden süt gelmesi, doğum sonrası gelişen kanamaya bağlı olarak gelişen Sheehan sendromu gibi durumlarda 3. kompartımanda yer alan sorunlardan kaynaklı primer amenore oluşumudur.
Kompartıman; hipotalamus: Tam GnRH eksikliği olan kişilerde sekonder seks karakter gelişimi görülmez. Kısmi eksiklik durumunda ise farklı düzeylerde sekonder seks karakter gelişimi bulunur. Pulsatil salınımı bozukluklarında ise sebep psikolojik stres, aşırı kilo alma ve verme, beslenme bozuklukları, anoreksiya ve aşırı egzersiz yer alır. Anoreksiya nervozada da beden şekline aşırı ilgi göstermek, kilo alma korkusu, normal kilonun kişiye fazla gelmesi, yiyecekleri aşırı sınırlayarak tüketmek bulunur. Tüm bu etkenlerin yanı sıra immün yetmezlik ve kronik hastalıklar 4. kompartımanı oluşturur.
Sekonder amenore nedir?
Düzenli âdet gören kadınlarda tüm kompartımanlar normal çalışır. Beyinde bulunan hipotalamus ve hipofiz hormonal salgılar ile yumurtalıkları uyarır ve overlerin östrojen ve progesteron salgılamasını sağlar. Salgılanan bu hormonlarda endometrium denen uterusun iç tabakasını uyararak menstrüasyonu başlatır. Tüm bu sistemin düzenli olarak çalışması için tüm mekanizmaların normal çalışması gerekir. Böylece düzenli menstrüasyon oluşur. Gebelik, menopoz ve emzirme dönemleri dışında 3 ay üst üste menstrüasyon görülmemesi durumuna sekonder amenore denir. Toplumda kadınların %2 ile %5'inde bu şikayet görülür.
Sekonder amenore nedenleri
Genellikle en büyük sebebi gebeliktir. Ancak, kortizon kullanımı, depresyon, kemoterapi, steroid, doğum kontrol ilaçları gibi pek çok ilaç kullanımı âdet düzeninin bozulmasına, ya da kesilmesine sebep olabilir.
Hormonal bozukluklar
Kanser
Tiroit hastalıkları
Hipofiz bezi hastalıkları ve tümörü
Dengesiz ve sağlıksız beslenme
Ani ve fazla kilo alma veya verme
Bulimia nervoza
Anoreksiya
Aşırı spor
Kistik fibrozis
Asherman sendromu
Polikistik Over Sendromu
Cushing Sendromu
Psikolojik travmalar, depresyon ve stres
Uterus hasarlanması
İlaç kullanımı
Amenore belirtileri nelerdir?
Adet kesilmesi ya da adet hiç görülmemiş olması
Memeden süt gelmesi
Baş ağrısı ve/veya görme bozuklukları
Aşırı tüylenme ve sivilcelenme
Pelvik ağrısı
Amenore tanı ve tedavisi
Primer amenore tedavisi için öncelikle tanıyı netleştirmek için öykü, somatik yani büyüme ve seksüel gelişim hikayesi, hastada veya ailesinde metabolizma hastalığı ya da kromozom anomalisi varlığı sorgulanır. Beslenme düzeni, kilo durumu, spor geçmişi, psikolojik durumu ve stres durumu incelenir. Vücut kitle endeksi incelendikten sonra genital muayene, meme ve tüylenme durumu incelenir. Laboratuvar testleri ve radyolojik tetkikler sonucu teşhis konur. Hastalığa sebep olan kompartıman saptandıktan sonra, multidisipliner olarak hedefe yönelik tedavi uygulanır. Bu tedaviler, ilaç ile ya da cerrahi olarak uygulanabilir. Doğumsal anormalliklere bağlı olarak gelişen primer amenore vakalarının bir kısmı ameliyatla düzelir. Hipofiz de yer alan tümöre bağlı ise ilaç, radyo terapi ve cerrahi müdahale gerekebilir. Hormonal bozukluklardan kaynaklanıyor ise ilaç tedavisi, diğer hastalıklardan ve kullanılan ilaçlardan kaynaklanıyor ise, ilaç kullanımının bırakılması ve mevcut hastalığın tedavi edilmesi sağlanır. Sekonder amenore de ise primer amenore de olduğu gibi öncelikle gebelik durumu ekarte edilmelidir. Beslenme durumu, kilo durumu, spor geçmişi, stres ve psikolojik durumun yanı sıra uterus, serviks ve vajende anatomik bozukluk olmadığı incelenir. Laboratuvar testleri ile hormon düzeyleri kontrol edildikten sonra Hipofiz bezi ve anormallikleri için radyolojik görüntüleme yapılır. Sekonder amenore oluşumuna sebep olan kompartman saptandıktan sonra primer amenore de olduğu gibi diyet uygulaması, ilaç kullanımı düzenlenmesi, ilaçla, radyolojik ya da cerrahi tedavi uygulanır. Erken tanı ve sağlıklı bir yaşam için düzenli olarak kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin.Kadınlarda ilk âdet kanaması ortalama olarak 12 yaşında görülür. Menstrüasyon döneminde uterus kendini yenileyerek vajinadan dışarı atar. 2 ile 5 gün boyunca bu işlem devam ederek kendi iç yüzeyini gebelik için hazırlar. Eğer gebelik olmaz ise tekrar menstrüasyon dönemine girerek döngüye devam eder. Bu durum doğurganlık süresi boyunca tekrar eder ve menopoz ile birlikte uterusun hazırlığı da sona ererek menstrüasyon kesilir. Bu kanamaların hiç olmaması ya da kesilmesi durumuna amenore denir.Amenore nedir?İlk kez âdet görecek kişilerde bazı durumların oluşması gerekir. Bunlar uterus ve genital yolların sağlıklı olması, endometrium tabakasının fonksiyonel olarak bulunması, overlerin sağlıklı ve fonksiyonel olması, hipotalamus ve hipofizin sağlıklı olması ve tüm bu 4 kompartımanın da bütünsel olarak düzenli çalışması gerekir. Tüm bu koşullar sağlandığında 9 ile 18 yaş aralığında ve ortalama olarak 12 yaşında ilk menstrüasyonun görülmesi beklenir. 14 yaşına kadar sekonder seks karakteri gelişimi denen, meme gelişimi ve tüylenme olmayan kişiler ya da sekonder seks karakteri gelişimi başlamış ancak 16 yaşına gelmiş olmasına rağmen hiç âdet görmemiş kişilerde bulunan bu duruma primer amenore denir. Sekonder amenore ise, daha önce âdet görmüş kişilerin, menopoz ve gebelik dışındaki dönemlerde, 3 ay süreyle üst üste menstrüasyon görmemesi durumuna denir.Primer amenore nedir?15 yaşına gelen kişilerin %98'i âdet görmüş olur. Bu yaş civarında yeterli olgunluğa erişemeyen kişilerde menstrüasyon görülmez ise primer amenore şüphesi ile gerekli tetkiklerin uygulanması kesin tanı ve tedavi için hekime başvurulması gerekir. Doğumsal anomaliler, hormonal bozukluklar, uterus ve vajina yokluğu, üreme organlarının gelişmemesi, kromozom anormallikleri primer amenoreye sebep olabilir. Bir kişinin âdet görebilmesi için 4 farklı kompartımanın da düzenli ve uyum içinde çalışması gerekir.Primer amenore nedenleriPrimer amenorenin kompartımanlarına göre sebepleri de değişiklik gösterir. Genel olarak, kalorisi düşük diyetler, tiroit hastalıkları, aşırı spor ve egzersiz, hipofiz bezi hastalıkları nedenleri arasındadır. Kompartımanlarına göre nedenleri şöyledir:Sekonder amenore nedir?Düzenli âdet gören kadınlarda tüm kompartımanlar normal çalışır. Beyinde bulunan hipotalamus ve hipofiz hormonal salgılar ile yumurtalıkları uyarır ve overlerin östrojen ve progesteron salgılamasını sağlar. Salgılanan bu hormonlarda endometrium denen uterusun iç tabakasını uyararak menstrüasyonu başlatır. Tüm bu sistemin düzenli olarak çalışması için tüm mekanizmaların normal çalışması gerekir. Böylece düzenli menstrüasyon oluşur. Gebelik, menopoz ve emzirme dönemleri dışında 3 ay üst üste menstrüasyon görülmemesi durumuna sekonder amenore denir. Toplumda kadınların %2 ile %5'inde bu şikayet görülür.Sekonder amenore nedenleriGenellikle en büyük sebebi gebeliktir. Ancak, kortizon kullanımı, depresyon, kemoterapi, steroid, doğum kontrol ilaçları gibi pek çok ilaç kullanımı âdet düzeninin bozulmasına, ya da kesilmesine sebep olabilir.Amenore belirtileri nelerdir?Amenore tanı ve tedavisiPrimer amenore tedavisi için öncelikle tanıyı netleştirmek için öykü, somatik yani büyüme ve seksüel gelişim hikayesi, hastada veya ailesinde metabolizma hastalığı ya da kromozom anomalisi varlığı sorgulanır. Beslenme düzeni, kilo durumu, spor geçmişi, psikolojik durumu ve stres durumu incelenir. Vücut kitle endeksi incelendikten sonra genital muayene, meme ve tüylenme durumu incelenir. Laboratuvar testleri ve radyolojik tetkikler sonucu teşhis konur. Hastalığa sebep olan kompartıman saptandıktan sonra, multidisipliner olarak hedefe yönelik tedavi uygulanır. Bu tedaviler, ilaç ile ya da cerrahi olarak uygulanabilir. Doğumsal anormalliklere bağlı olarak gelişen primer amenore vakalarının bir kısmı ameliyatla düzelir. Hipofiz de yer alan tümöre bağlı ise ilaç, radyo terapi ve cerrahi müdahale gerekebilir. Hormonal bozukluklardan kaynaklanıyor ise ilaç tedavisi, diğer hastalıklardan ve kullanılan ilaçlardan kaynaklanıyor ise, ilaç kullanımının bırakılması ve mevcut hastalığın tedavi edilmesi sağlanır. Sekonder amenore de ise primer amenore de olduğu gibi öncelikle gebelik durumu ekarte edilmelidir. Beslenme durumu, kilo durumu, spor geçmişi, stres ve psikolojik durumun yanı sıra uterus, serviks ve vajende anatomik bozukluk olmadığı incelenir. Laboratuvar testleri ile hormon düzeyleri kontrol edildikten sonra Hipofiz bezi ve anormallikleri için radyolojik görüntüleme yapılır. Sekonder amenore oluşumuna sebep olan kompartman saptandıktan sonra primer amenore de olduğu gibi diyet uygulaması, ilaç kullanımı düzenlenmesi, ilaçla, radyolojik ya da cerrahi tedavi uygulanır. Erken tanı ve sağlıklı bir yaşam için düzenli olarak kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin. | 3,537 |
4,452 | Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji | Oral Aft Nedir? Oral Aft Nasıl Geçer? | Oral Aft, ağız mukozasının herhangi bir yerinde değişik boyut ve görünümde olabilen aft, bazen mukoza epiteli denen ağız içindeki nemli örtüyü bazen de daha derin dokulara ulaşarak lezyonlar oluşturan bir çeşit oral ülserdir. Çoğu zaman yanak ve dudağın ağız içindeki kısmında, dil üzerinde, damakta ya da diş eti üzerinde görülen aft, oval ya da yuvarlak şekilli, sarı, beyaz, gri renkli, kenarları kızarık görünüme sahiptir. Yarattığı hassasiyet ve acı hissinden dolayı kişinin gülümsemesine, yemek yemesine, sıvı alımına, konuşmasına ve hatta tükürüğünü kontrol etmesine engel teşkil edebilecek boyutta olabilir. Toplumda sıklıkla görülen aft; genetik, immünolojik, hematolojik ve mikrobiyolojik sebeplerden ortaya çıkabilir.İçindekilerOral Aft Nedir?Tekrarlayan Oral AftlarOral Aft Neden Çıkar?Ağızda Oral Afta Ne İyi Gelir?Oral Aft Nasıl Geçer?
Oral Aft Nedir?
Halk arasında ağız yarası olarak da bilinen oral aft, toplumun %20'sinde görülen, acı, kaşıntı ve yanmaya sebep olan oral ülserdir. Yanak ısırması, sert diş fırçalama, ağız içinin sıcak besinlerden dolayı yanması, ortodontik tedavide kullanılan diş telleri, vitamin eksikliği, enfeksiyon ve bir sistemik hastalığın bulgusu olarak da ortaya çıkabilir. Çoğunlukla ağız içinde pamuksu bir görünüme sahip olan aftlar değerlendirilirken kişinin yaşı, yaranın ağız içindeki konumu, şekli, sayısı, seyri ve varlığının süresi, ağrılı olup olmadığı ve diğer detaylı öyküsü önem kazanır. Çoğunlukla görülen, formu düzensiz aralıklarla tekrarlayan ve kendi kendine iki üç hafta içinde iyileşerek yok olan, akut ağrılı aftöz ülserlerdir. Genellikle tek olarak görülseler de aynı anda farklı bölgelerde birden çok da görülebilir. Bazı durumlarda biri iyileşirken, bir diğeri oluşur. Aft oluşumunu tetikleyen ve seyrini kötüleştiren faktörler saptanmış olsa da nedeni tam olarak saptanamamıştır. Aftlar boyutlarına göre üç ana grupta incelenir:
Minör Aft: En yaygın görülen, orta şiddette ağrılı oral aft türüdür. Tek ya da çok sayıda görülse de çapları 1 cm'den küçüktür. Hastaların %85'inde görülen minör aft genellikle bir ya da iki hafta içinde mukoza epitelinde iz bırakmaksızın iyileşen, yüzeysel ülserlerdir.
Major Aft: Nadiren görülen bu aftların çapı 1 cm'den büyük, çoğunlukla gri ve beyaz renkte olan ülserlerdir. 2 ile 6 hafta içinde yara izi bırakarak iyileşen aft türüdür. Bazı vakalarda boğazın hemen arkasında bulunan orofarenks denilen boşlukta tıkanma, yutma zorluklarına yol açabilir. Ateş ve halsizlik eşlik edebilir.
Herpetiform Aft: 1 ile 2 mm çapında, gruplar hâlinde ve çok sayıda olan herpetiform aft, genellikle birleşme eğilimindedir. Çok nadir olarak görülür ve yara izi bırakmaksızın 7 ile 30 gün içinde iyileşir. İleri yaşlarda daha sık görülür.
Tekrarlayan Oral Aftlar
Rekürran Aftöz Ülser olarak tanımlanan tekrarlayan aftlar ağız mukozasının herhangi bir bölgesinde ortaya çıkan, kızarık kenarlara sahip, kirli beyaz renkte, oval şekilli, keskin kenarlı, belirgin şekilli tipte görülür. Bir yıl içinde 3 ve daha fazla aft oluşumu, rekürran aftöz olarak tanımlanır. Pek çok hastalıkta olduğu gibi özellikle bağışıklık sisteminin zayıf düşmesi ağız içi aftların oluşumunda da etkilidir. Çoğu zaman sebebi olmayan bu tip aftlar bazı durumlarda, genetik faktörler, ilaç yan etkileri, duygusal stres ve maruz kalınan travmalar sonucunda da oluşabilir. Gebelik döneminde artış gösterebilir. Demir, fosfat, çinko, ve, B1, B2, B6, B12, C vitamini eksikliği, %20 oranında bu tip aftların oluşmasına sebep olabilir. Miyelodisplastik sendromlar olarak bilinen kemik iliği hastalıklarında, malabsorbsiyon denen ince bağırsak hastalıklarında, nötropeni, çölyak hastalığı, lupus ve reiter hastalıklarında aftöz ülser görülebilir. Ayrıca bağışıklık sistemini çökerten HIV, behçet hastalığı ve bazı kanser türlerinin de bulgularından biridir. 4 ile 6 hafta arasında iyileşmeyen şüpheli aftöz ülserlere, hekim tarafından uygun bulunduğunda, biyopsi yapılabilir. Genel olarak tedavisinde, antiinflamatuvar gargara ve ağız pomadları uygulanır. Hastanın ve hastalığın durumuna göre farklı ilaçlar uygulanabilir. Ortaya çıkmasında etkili olan faktörlerden uzak durulması önerilir.
Bunun yanında aft olmayan oral ülserler de mevcuttur. Aft ile karıştırılmaması gereken bu ağız içi yaraları genellikle ısırık, yiyecekleri kırık dişler, diğer mukoza travmaları sonucunda ve pek çok farklı hastalığın belirtisi olarak da görülebilir. Vincent hastalığı, Noma, el ayak ağız hastalığı, sfiliz, tüberküloz, HSV, VZV, Hepangina gibi virüs ve bakterilerin oluşturduğu enfeksiyonlar, ilaç kullanımına bağlı lezyonlar ve mukozit gibi daha pek çok sebep de aft ile karıştırılabilir.
Oral Aft Neden Çıkar?
Toplumun %20'sine görülen aft, genellikle rekürran aftöz, yani tekrarlayan oral aftlardan oluşur. Tekrarlayıcı ve ağrılı bir oral mukoza hastalığı olan aft, çoğunlukla sosyoekonomik düzeyi yüksek kişilerde ve erkeklere oranla kadınlarda daha sık görülür. Genetik yatkınlığın yanı sıra travma, stres ve kaygı bozuklukları, sigara kullanımı, tütün çiğneme, premenstrüel dönem, ilaç kullanımı, folik asit, B12, demir ve çinko gibi vitamin eksiklikleri, bağışıklık sisteminin zayıf olduğu hastalık dönemleri, hormonal değişiklikler, sirke, turşu, tuzlu ve baharatlı yiyeceklerin tüketilmesi, diş macunu içeriğindeki sodyum lauryl sülfat adlı köpük artırıcı madde, sistemik hastalıklar ve alerji gibi pek çok faktör aft oluşumuna sebep olabilir.
Ağızda Oral Afta Ne İyi Gelir?
Ağız içi yaralar olarak bilinen oral aftlar ya da ağız ülserleri bazı durumlarda oluşmadan önce ağız içinde karıncalanma ve kızarıklık ile kendini hissettirir. Herhangi bir tedavi uygulanmadığında 1-2 hafta içinde kendiliğinden geçer. Ancak ağrılı olduğu için kişinin hayat kalitesini düşürebilir. Bu gibi durumlarda sıcak, asitli ve yakıcı nitelikte olan tahriş edici gıdalardan kaçınılmalıdır. Yemek tüketimi sonrasında oksijenli su ile aftın olduğu bölge temizlenerek gıda artıklarının bölgeden uzaklaştırılması sağlanabilir. Tuzlu su ya da karbonatlı su ile ağzı çalkalamak, diş macunu seçerken sodyum lauryl sülfat içermeyen ürünleri tercih etmek fayda sağlayabilir. Ancak uzun dönemde aft oluşumunu engellemek için sigarayı bırakmak, düzenli ve dengeli beslenmek, çok sıcak içeceklerden uzak durmak faydalı olabilir.
Oral Aft Nasıl Geçer?
Tekrarlayan aftöz ülserlerin tedavisi çoğunlukla ampiriktir ve 4 ana hedefi bulunmaktadır. Bunlar aftın iyileşmesini hızlandırmak ve oluşmuş lezyonları azaltmak, afttan kaynaklanan ağrı ve acıyı azaltmak, hastanın diyetinin belirlenmesi ve hastalığın tekrarlamasını önlemektir. Genel olarak kızarmış ekmek, fındık gibi sert gıdaların ve asitli içeceklerin yanı sıra tuzlu ve acı besinlerden uzak durmak, gazlı içecek ve alkol tüketimini azaltmak önerilir. Topikal tedavi, yani yüzeye uygulanarak yapılan tedavi seçenekleri ucuz ve etkili olduğu için tercih edilir. Bu yüzden tedavi genellikle acıyı azaltmak için kullanılan anestezik kremler, topikal jeller, antiseptik özelliği bulunan ağız içi gargara, pomad kullanımı uzman hekim tarafından önerilir.
Bir diğer tedavi yöntemi olan sistemik tedavi seçenekleriyle de hastanın sistemik incelemesinin yapılır ve var ise aft oluşumuna neden olan faktör aranır. Aftın hematolojik eksikliklerden kaynaklandığı düşünülüyor ise laboratuvar testleri ile tam kan sayımı, folat ve B12 vitamini düzeyleri hekim tarafından incelenir. Gerekli görüldüğü durumlarda çinko sülfat, siyanokobalamin, B12 vitamini desteği sağlanabilir. Sık ve şiddetli seyreden aftlarda sistemik immünsüpresif ilaçlar da uygulanabilir. Multidisipliner bir yaklaşım ile yaklaşılan aftlarda, hastalar tanı ve tedavi seçenekleri için mutlaka deri ve cilt hastalıkları uzmanına başvurmalıdır. Kesin tanı konduktan sonra aft türüne göre farklı tedaviler uygulanabilir. Sağlıklı bir yaşam için düzenli aralıklarla kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin.Oral Aft, ağız mukozasının herhangi bir yerinde değişik boyut ve görünümde olabilen aft, bazen mukoza epiteli denen ağız içindeki nemli örtüyü bazen de daha derin dokulara ulaşarak lezyonlar oluşturan bir çeşit oral ülserdir. Çoğu zaman yanak ve dudağın ağız içindeki kısmında, dil üzerinde, damakta ya da diş eti üzerinde görülen aft, oval ya da yuvarlak şekilli, sarı, beyaz, gri renkli, kenarları kızarık görünüme sahiptir. Yarattığı hassasiyet ve acı hissinden dolayı kişinin gülümsemesine, yemek yemesine, sıvı alımına, konuşmasına ve hatta tükürüğünü kontrol etmesine engel teşkil edebilecek boyutta olabilir. Toplumda sıklıkla görülen aft; genetik, immünolojik, hematolojik ve mikrobiyolojik sebeplerden ortaya çıkabilir.Oral Aft Nedir?Halk arasında ağız yarası olarak da bilinen oral aft, toplumun %20'sinde görülen, acı, kaşıntı ve yanmaya sebep olan oral ülserdir. Yanak ısırması, sert diş fırçalama, ağız içinin sıcak besinlerden dolayı yanması, ortodontik tedavide kullanılan diş telleri, vitamin eksikliği, enfeksiyon ve bir sistemik hastalığın bulgusu olarak da ortaya çıkabilir. Çoğunlukla ağız içinde pamuksu bir görünüme sahip olan aftlar değerlendirilirken kişinin yaşı, yaranın ağız içindeki konumu, şekli, sayısı, seyri ve varlığının süresi, ağrılı olup olmadığı ve diğer detaylı öyküsü önem kazanır. Çoğunlukla görülen, formu düzensiz aralıklarla tekrarlayan ve kendi kendine iki üç hafta içinde iyileşerek yok olan, akut ağrılı aftöz ülserlerdir. Genellikle tek olarak görülseler de aynı anda farklı bölgelerde birden çok da görülebilir. Bazı durumlarda biri iyileşirken, bir diğeri oluşur. Aft oluşumunu tetikleyen ve seyrini kötüleştiren faktörler saptanmış olsa da nedeni tam olarak saptanamamıştır. Aftlar boyutlarına göre üç ana grupta incelenir:Tekrarlayan Oral AftlarRekürran Aftöz Ülser olarak tanımlanan tekrarlayan aftlar ağız mukozasının herhangi bir bölgesinde ortaya çıkan, kızarık kenarlara sahip, kirli beyaz renkte, oval şekilli, keskin kenarlı, belirgin şekilli tipte görülür. Bir yıl içinde 3 ve daha fazla aft oluşumu, rekürran aftöz olarak tanımlanır. Pek çok hastalıkta olduğu gibi özellikle bağışıklık sisteminin zayıf düşmesi ağız içi aftların oluşumunda da etkilidir. Çoğu zaman sebebi olmayan bu tip aftlar bazı durumlarda, genetik faktörler, ilaç yan etkileri, duygusal stres ve maruz kalınan travmalar sonucunda da oluşabilir. Gebelik döneminde artış gösterebilir. Demir, fosfat, çinko, ve, B1, B2, B6, B12, C vitamini eksikliği, %20 oranında bu tip aftların oluşmasına sebep olabilir. Miyelodisplastik sendromlar olarak bilinen kemik iliği hastalıklarında, malabsorbsiyon denen ince bağırsak hastalıklarında, nötropeni, çölyak hastalığı, lupus ve reiter hastalıklarında aftöz ülser görülebilir. Ayrıca bağışıklık sistemini çökerten HIV, behçet hastalığı ve bazı kanser türlerinin de bulgularından biridir. 4 ile 6 hafta arasında iyileşmeyen şüpheli aftöz ülserlere, hekim tarafından uygun bulunduğunda, biyopsi yapılabilir. Genel olarak tedavisinde, antiinflamatuvar gargara ve ağız pomadları uygulanır. Hastanın ve hastalığın durumuna göre farklı ilaçlar uygulanabilir. Ortaya çıkmasında etkili olan faktörlerden uzak durulması önerilir.Bunun yanında aft olmayan oral ülserler de mevcuttur. Aft ile karıştırılmaması gereken bu ağız içi yaraları genellikle ısırık, yiyecekleri kırık dişler, diğer mukoza travmaları sonucunda ve pek çok farklı hastalığın belirtisi olarak da görülebilir. Vincent hastalığı, Noma, el ayak ağız hastalığı, sfiliz, tüberküloz, HSV, VZV, Hepangina gibi virüs ve bakterilerin oluşturduğu enfeksiyonlar, ilaç kullanımına bağlı lezyonlar ve mukozit gibi daha pek çok sebep de aft ile karıştırılabilir.Oral Aft Neden Çıkar?Toplumun %20'sine görülen aft, genellikle rekürran aftöz, yani tekrarlayan oral aftlardan oluşur. Tekrarlayıcı ve ağrılı bir oral mukoza hastalığı olan aft, çoğunlukla sosyoekonomik düzeyi yüksek kişilerde ve erkeklere oranla kadınlarda daha sık görülür. Genetik yatkınlığın yanı sıra travma, stres ve kaygı bozuklukları, sigara kullanımı, tütün çiğneme, premenstrüel dönem, ilaç kullanımı, folik asit, B12, demir ve çinko gibi vitamin eksiklikleri, bağışıklık sisteminin zayıf olduğu hastalık dönemleri, hormonal değişiklikler, sirke, turşu, tuzlu ve baharatlı yiyeceklerin tüketilmesi, diş macunu içeriğindeki sodyum lauryl sülfat adlı köpük artırıcı madde, sistemik hastalıklar ve alerji gibi pek çok faktör aft oluşumuna sebep olabilir.Ağızda Oral Afta Ne İyi Gelir?Ağız içi yaralar olarak bilinen oral aftlar ya da ağız ülserleri bazı durumlarda oluşmadan önce ağız içinde karıncalanma ve kızarıklık ile kendini hissettirir. Herhangi bir tedavi uygulanmadığında 1-2 hafta içinde kendiliğinden geçer. Ancak ağrılı olduğu için kişinin hayat kalitesini düşürebilir. Bu gibi durumlarda sıcak, asitli ve yakıcı nitelikte olan tahriş edici gıdalardan kaçınılmalıdır. Yemek tüketimi sonrasında oksijenli su ile aftın olduğu bölge temizlenerek gıda artıklarının bölgeden uzaklaştırılması sağlanabilir. Tuzlu su ya da karbonatlı su ile ağzı çalkalamak, diş macunu seçerken sodyum lauryl sülfat içermeyen ürünleri tercih etmek fayda sağlayabilir. Ancak uzun dönemde aft oluşumunu engellemek için sigarayı bırakmak, düzenli ve dengeli beslenmek, çok sıcak içeceklerden uzak durmak faydalı olabilir.Oral Aft Nasıl Geçer?Tekrarlayan aftöz ülserlerin tedavisi çoğunlukla ampiriktir ve 4 ana hedefi bulunmaktadır. Bunlar aftın iyileşmesini hızlandırmak ve oluşmuş lezyonları azaltmak, afttan kaynaklanan ağrı ve acıyı azaltmak, hastanın diyetinin belirlenmesi ve hastalığın tekrarlamasını önlemektir. Genel olarak kızarmış ekmek, fındık gibi sert gıdaların ve asitli içeceklerin yanı sıra tuzlu ve acı besinlerden uzak durmak, gazlı içecek ve alkol tüketimini azaltmak önerilir. Topikal tedavi, yani yüzeye uygulanarak yapılan tedavi seçenekleri ucuz ve etkili olduğu için tercih edilir. Bu yüzden tedavi genellikle acıyı azaltmak için kullanılan anestezik kremler, topikal jeller, antiseptik özelliği bulunan ağız içi gargara, pomad kullanımı uzman hekim tarafından önerilir.Bir diğer tedavi yöntemi olan sistemik tedavi seçenekleriyle de hastanın sistemik incelemesinin yapılır ve var ise aft oluşumuna neden olan faktör aranır. Aftın hematolojik eksikliklerden kaynaklandığı düşünülüyor ise laboratuvar testleri ile tam kan sayımı, folat ve B12 vitamini düzeyleri hekim tarafından incelenir. Gerekli görüldüğü durumlarda çinko sülfat, siyanokobalamin, B12 vitamini desteği sağlanabilir. Sık ve şiddetli seyreden aftlarda sistemik immünsüpresif ilaçlar da uygulanabilir. Multidisipliner bir yaklaşım ile yaklaşılan aftlarda, hastalar tanı ve tedavi seçenekleri için mutlaka deri ve cilt hastalıkları uzmanına başvurmalıdır. Kesin tanı konduktan sonra aft türüne göre farklı tedaviler uygulanabilir. Sağlıklı bir yaşam için düzenli aralıklarla kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin. | 4,364 |
4,453 | Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) | Akromegali nedir? | Hipofiz ön lobunda eozinofilik adenoma bağlı olarak büyüm hormonunun aşırı salınımı sonucu uç kısımların büyümesidir.İçindekilerAkromegali belirtileri ve bulgularıAkromegali nedenleriAkromegali tanısına yönelik araştırmalarAkromegali tedavisiDoktora başvurmanız gereken durumlarİlgili uzmanlık dal(lar)ı
Akromegali belirtileri ve bulguları
Baş ağrısı
Ellerde, ayaklarda büyüme (eldiven ve ayakkabı numarasının büyümesi)
Burunda irileşme, alt çenenin ileri doğru büyümesi
Dilin büyümesi
İç organların büyümesi
Aşırı terleme, halsizlik
Dişlerde seyrelme, dudaklarda kalınlaşma
Deride kalınlaşma, yağlanma ve küçük nodüller
Ses kısıklığı
Çift görme,
Kadınlarda adet kesilmesi, cinsel isteksizlik
Göğüs ön-arka çapında genişleme
İlerlemiş vakalarda guatr, diyabet, memelerden süt gelmesi gibi hormon bozuklukları
Akromegali nedenleri
Hipofiz ön lobunun selim tümörü
Akromegali tanısına yönelik araştırmalar
Serumda büyüme hormonu (artar)
Serumda inorganik fosfor (artar)
Kan şekerinde insüline dirençli yükselme ve idrarda şeker
İdrarda kalsiyum artışı (Hiperkalsiüri)
Sella grafisi: Sellada genişleme
Omurga grafisi: Omurlarda büyüme ve osteofit oluşumu, dorsal kifoz
El ve ayak grafilerinde değişimler
Göz muayenesi: görme alanında daralma
Bilgisayarlı tomografi ile tümörün yeri ve büyüklüğü saptanabilir.
Akromegali tedavisi
Bromokriptin (akromegalide büyüme hormonu düzeyini normale indirir.)
Cerrahi tedavi: Belirgin suprasellar tümör büyümesi varsa transfrontal, tümör intrasellar ise transfenoidal cerrahi girişim ile tümör çıkarılır.
Radyoterapi: hipofize radyoaktif çekirdek yerleştirilir veya dışarıdan radyoterapi uygulanabilir. Cerrahi kadar etkin değildir ve çabuk yanıt vermez.
Doktora başvurmanız gereken durumlar
Bu hastalığın belirtilerinden kuşkulanıyorsanız doktora danışınız.
İlgili uzmanlık dal(lar)ı
İç hastalıkları - Endokrinoloji
Beyin ve Sinir CerrahisiHipofiz ön lobunda eozinofilik adenoma bağlı olarak büyüm hormonunun aşırı salınımı sonucu uç kısımların büyümesidir.Akromegali belirtileri ve bulgularıAkromegali nedenleriHipofiz ön lobunun selim tümörüAkromegali tanısına yönelik araştırmalarAkromegali tedavisiDoktora başvurmanız gereken durumlarBu hastalığın belirtilerinden kuşkulanıyorsanız doktora danışınız.İlgili uzmanlık dal(lar)ı | 722 |
4,454 | Kadın Hastalıkları ve Doğum | Adet döngüsü (siklusu) nedir? | Çoğu zaman 11-14 yaşları arasındaki ergenlik çağındaki kızlarda pubik kıllar ve meme oluşumu gibi cinsiyete özgü özellikler gelişir. Gerçekleşen fizyolojik değişimlerden biri de adet döngüsüdür. İlk adet döngüsü menarş olarak adlandırılır. Ergenlik döneminden menopoza kadar süren adet döngüsü hakkında merak ettikleriniz için yazının devamını takip edebilirsiniz.
Adet Döngüsü Nedir, Nasıl Oluşur?
Kadın vücudunda ortalama her 28 günde bir, hamile kalma olasılığına karşı bazı değişiklikler gerçekleşir. Her döngüde yumurtalıklardan birinden bir yumurta, fallop kanalına atılır. Bu süreç yumurtlama (ovulasyon) olarak da bilinir. Her adet döngüsünde rahim, hamileliğe hazır olabilecek şekilde yapılanır. Rahim duvarı kalınlaşır ve damarlanması artar. Rahimdeki bu değişiklikleri sağlayan esas faktör hormonal değişikliklerdir. Ancak o adet döngüsünde döllenme (fertilizasyon) gerçekleşmemişse kalınlaşan rahim duvarı parçalanır ve kanamayla birlikte vücuttan atılır. Genellikle 3-8 gün süren bu süreç adet dönemi olarak bilinir. Adet döngüsü, menstrüasyon (adet dönemi), foliküler faz, ovulasyon (yumurtlama) ve luteal faz olmak üzere 4 ana evreden oluşur:İçindekilerMenstrüasyonFoliküler FazOvulasyonLuteal FazAdet Döngüsünün Normali Nedir?Yaygın Menstrual ProblemlerAdet döneminde koku olması normaldir?Kadınlar ne zamana kadar adet görür?Adet döneminde ne kadar kan kaybedilir?En yaygın adet dönemi semptomları nelerdir?Kadınlar adet döneminde hamile kalabilir mi?
Menstrüasyon
Temel olarak, kalınlaşmış olan rahim iç tabakasının (endometrium) yıkılması ve atılmasıdır. Menstrual sıvı içeriğinin büyük bölümü kandan oluşur. Geriye kalan kısmında ise endometriumun epitel hücreleri ile gland salgısı bulunur. Genellikle 3 ila 8 gün arası sürer. Kanama ilk iki gün daha fazladır. Menstrual sıvıyı yani kanamayı absorbe etmek için hijyenik pedler ve tamponlar kullanılabilir. Hem hijyenik pedler hem de tamponların en fazla 4 saatlik aralarla düzenli olarak değiştirilmesi gerekir. Düzenli olarak değiştirilmediğinde tampon kullanımı, toksik şok sendromu için risk faktörüdür.
Foliküler Faz
Foliküler faz menstrüasyondan sonra başlar ve ovulasyon (yumurtlama) ile biter. Östrojen seviyesi yükselir. Beyindeki hipotalamus tarafından uyarılan hipofiz bezi tarafından FSH (Folikül uyarıcı hormon) salgılanmasıyla overlerde (yumurtalıklar) ortalama 5-20 adet folikül olgunlaşmaya başlar. Ancak tek bir yumurta döllenmeyi sağlayacak olgunluğa erişir. Eğer birden fazla folikül olgunlaşır ve döllenirse çoğul gebelikle sonuçlanır. Folikülün büyüyüp gelişmesi hamilelik olasılığına karşı rahim duvarının kalınlaşmasını ve damarlanmasının artmasını uyarır. Ayrıca eğer çocuk sahibi olunmak isteniyor ama bu gerçekleşmiyorsa yani gebelik oluşmayan durumlarda da tedirgin olmamak gerekir. Çok sayıda iyi tüp bebek merkezi ile hamile kalma süreci eskisinden daha kolaylaşmıştır.
Ovulasyon
Olgunlaşmış olan yumurtanın yumurtalıktan atılmasıdır. Genellikle döngünün ortasında gerçekleşir. Ovulasyon, iki gün içerisinde LH (Luteinize edici hormon) hormonunun yükselmesiyle gerçekleşir. Yumurta, rahme doğru fallop kanalına bırakılır. Yumurtanın ortalama ömrü 24 saattir. 24 saatte bir spermle birleşmediği yani döllenme gerçekleşmediği sürece ölür.
Luteal Faz
Yumurta atılırken yumurtanın içinde geliştiği folikül yumurtalıkta kalmaya devam eder. Folikül yumurta atıldıktan sonra korpus luteum adı verilen yapıya dönüşür. Esas olarak progesteron salgılamaya başlar. Bu hormon, rahim kalınlığının devam etmesini ve döllenmiş yumurtanın rahime tutunmasını (implantasyon) sağlar. Ancak döllenme gerçekleşmezse bir hafta içinde korpus luteum işlevini yitirir. Rahim kalınlığını devam ettirecek progesteron yüksekliği olmayınca rahim duvarı parçalanır ve kanama gerçekleşir.. Bu da bir sonraki döngünün ilk günü olur ve menstrüasyon döngüsü tekrar başlar.
Adet Döngüsünün Normali Nedir?
Menstrual döngünün uzunluğu kadından kadına değişebilmekle beraber normal uzunluğu 21 ila 35 gün kabul edilir. Menstrüasyonun (adet kanaması) ise 2 ila 7 gün arasında sürmesi normal olarak kabul edilir. Menarştan sonraki ilk birkaç yıl içinde döngülerin düzensiz olması ve daha uzun sürmesi normaldir. İlerleyen süreçte adet döngüleri daha düzenli olur.
Adet döngüleri düzenli aralıklarla olabileceği gibi değişken aralıklarla da olabilir, ağrılı veya ağrısız, hafif veya şiddetli sürebilir. Bu özellikler de yine kadından kadına değişmekle beraber kadının günlük yaşamını etkilemeyen ve rahatsızlık vermeyen durumlar normal olarak kabul edilir. Doğum kontrol yöntemleri arasında sıkça tercih edilen doğum kontrol hapları ve spiral olarak da bilinen rahim içi araçlar (RİA) adet döngüsünü etkileyebilir. Kadınlar menopoza yaklaştıkça da adet döngüleri daha düzensiz olur. Her kadının adet döngülerini takvim üzerinde takip etmesi önerilir.
Yaygın Menstrual Problemler
Adet döngüsü ile ilgili görülen yaygın problemlerin bir kısmı aşağıdaki gibidir:
Premenstrüel Sendrom (PMS): Adet dönemi başlamadan yaklaşık 10 gün önce bazı kadınlarda hormonal değişikliklere bağlı olarak başlayan ödem, baş ağrısı, şişkinlik, davranış değişiklikleri, yorgunluk, depresyon ve sinirlilik gibi bazı durumlar tetiklenir. Kadınların %90’ında görüldüğü düşünülür. PMS döneminde yaşanan olumsuzlukları gidermek açısından egzersiz yapmak ve sağlıklı beslenmek önerilebilir.
Dismenore (Adet Sancıları): Adet dönemlerinin ağrılı olması anlamına gelir. Rahim iç katmanındaki kalınlığın dökülebilmesi için bazı hormonların da etkisiyle rahmin gereğinden fazla kasılmasından kaynaklı olabileceği gibi miyom ve polip gibi etkenlere bağlı olarak da meydana gelebilir. Dismenore tedavisi altta yatan etkene bağlı olarak farklı şekillerde yapılabilir.
Şiddetli Menstrual Kanama (Menoraji): Kanama miktarının kişinin günlük yaşamını etkileyecek kadar fazla olması durumunu ifade eder. Tedavi edilmezse anemiye (kansızlık) yol açabilir. Kanamayı kontrol altına alabilmek için altta yatan etkenin saptanması ve odağa uygun tedavi düzenlenmesi gerekir.
Amenore: 3 ay art arda adet olmama durumuna denir. Puberte öncesi dönem, gebelik, laktasyon (emzirme) ve postmenopozal dönemler dışında anormal olarak kabul edilir. En yaygın sebebi aşırı kilo kaybı ve aşırı egzersizdir.
Düzensiz adet döngüsü: Adet döngüsünün 21-35 gün arasında sürmesi normal kabul edilir. 21 günden kısa süren veya 35 günden uzun süren adet döngüleri düzensiz olarak nitelendirilir. Adet döngülerinin düzensiz olmasının birçok sebebi vardır. Hamilelik, emzirme, yeme bozuklukları, aşırı kilo kaybı, aşırı egzersiz yapmak, polikistik over sendromu (PKOS), prematür over yetmezliği, pelvik inflamatuar hastalıklar gibi nedenler düzensiz adet döngüsünün en yaygın nedenleridir. Polikistik over sendromu yaygın görülen bir endokrin sistem bozukluğudur.
Adet Döngüsü Hakkında Sık Sorulan Sorular
Adet döneminde koku olması normaldir?
Adet döneminde koku, adet sıvısı hava ile temas ettiğinde ortaya çıkar. Tampon ve hijyenik ped tarafından emilen adet sıvısı kokuya neden olmaz. Koku olmaması için hijyenik pedler ve tamponlar en fazla 4 saatlik aralıklarla sık olarak değiştirilmelidir.
Kadınlar ne zamana kadar adet görür?
Adet döngülerinin sona ermesi menopoz demektir. Türkiye’de kadınların menopoza ortalama girme yaşı 47’dir.
Adet döneminde ne kadar kan kaybedilir?
Normal bir adet döngüsüne sahip kadınlar her adet döneminde yaklaşık olarak 60 ml kan kaybeder. Ancak vücut bunu kompanse eder.
En yaygın adet dönemi semptomları nelerdir?
Her kadın adet dönemini farklı biçimde deneyimleyebilir. Üreme çağındaki kadınların %90’ı adet dönemiyle beraber hem fiziksel hem duygusal birtakım değişiklikler yaşarlar. En yaygın semptomlar, adet sancıları, akne, anksiyete, şişkinlik, iştahta değişiklik, kabızlık, memelerde hassasiyet, depresyon, sinirlilik ve uykusuzluk hali olarak sıralanabilir.
Kadınlar adet döneminde hamile kalabilir mi?
Adet kanamasının gerçekleştiği ilk 2 günde gebelik oluşma ihtimali yok denecek düzeydedir. Ancak kanama dahil olmak üzere hiçbir menstrüasyon semptomu menstrüasyona özgü değildir. Örneğin, ara kanama olarak bilinen durumun görüldüğü dönemlerde döllenme gerçekleşebilir. Bu nedenle adet döngüsünün düzenli olarak takip edilmesi son derece önemlidir. Adet döngünüz normal olarak kabul edilen adet döngüsü süresi, şiddeti, kanama zamanından farklı ise ve günlük yaşamınızı ciddi bir şekilde etkiliyorsa mutlaka bir jinekoloji uzmanına danışınız.
"Hamilelik Belirtileri Rehberi" içeriğimizi okumak için:
🤰🏻 Hamilelik Belirtileri Nedir? Hamilelik Belirtileri Nelerdir?Çoğu zaman 11-14 yaşları arasındaki ergenlik çağındaki kızlarda pubik kıllar ve meme oluşumu gibi cinsiyete özgü özellikler gelişir. Gerçekleşen fizyolojik değişimlerden biri de adet döngüsüdür. İlk adet döngüsü menarş olarak adlandırılır. Ergenlik döneminden menopoza kadar süren adet döngüsü hakkında merak ettikleriniz için yazının devamını takip edebilirsiniz.Kadın vücudunda ortalama her 28 günde bir, hamile kalma olasılığına karşı bazı değişiklikler gerçekleşir. Her döngüde yumurtalıklardan birinden bir yumurta, fallop kanalına atılır. Bu süreç yumurtlama (ovulasyon) olarak da bilinir. Her adet döngüsünde rahim, hamileliğe hazır olabilecek şekilde yapılanır. Rahim duvarı kalınlaşır ve damarlanması artar. Rahimdeki bu değişiklikleri sağlayan esas faktör hormonal değişikliklerdir. Ancak o adet döngüsünde döllenme (fertilizasyon) gerçekleşmemişse kalınlaşan rahim duvarı parçalanır ve kanamayla birlikte vücuttan atılır. Genellikle 3-8 gün süren bu süreç adet dönemi olarak bilinir. Adet döngüsü, menstrüasyon (adet dönemi), foliküler faz, ovulasyon (yumurtlama) ve luteal faz olmak üzere 4 ana evreden oluşur:MenstrüasyonTemel olarak, kalınlaşmış olan rahim iç tabakasının (endometrium) yıkılması ve atılmasıdır. Menstrual sıvı içeriğinin büyük bölümü kandan oluşur. Geriye kalan kısmında ise endometriumun epitel hücreleri ile gland salgısı bulunur. Genellikle 3 ila 8 gün arası sürer. Kanama ilk iki gün daha fazladır. Menstrual sıvıyı yani kanamayı absorbe etmek için hijyenik pedler ve tamponlar kullanılabilir. Hem hijyenik pedler hem de tamponların en fazla 4 saatlik aralarla düzenli olarak değiştirilmesi gerekir. Düzenli olarak değiştirilmediğinde tampon kullanımı, toksik şok sendromu için risk faktörüdür.Foliküler FazFoliküler faz menstrüasyondan sonra başlar ve ovulasyon (yumurtlama) ile biter. Östrojen seviyesi yükselir. Beyindeki hipotalamus tarafından uyarılan hipofiz bezi tarafından FSH (Folikül uyarıcı hormon) salgılanmasıyla overlerde (yumurtalıklar) ortalama 5-20 adet folikül olgunlaşmaya başlar. Ancak tek bir yumurta döllenmeyi sağlayacak olgunluğa erişir. Eğer birden fazla folikül olgunlaşır ve döllenirse çoğul gebelikle sonuçlanır. Folikülün büyüyüp gelişmesi hamilelik olasılığına karşı rahim duvarının kalınlaşmasını ve damarlanmasının artmasını uyarır. Ayrıca eğer çocuk sahibi olunmak isteniyor ama bu gerçekleşmiyorsa yani gebelik oluşmayan durumlarda da tedirgin olmamak gerekir. Çok sayıda iyi tüp bebek merkezi ile hamile kalma süreci eskisinden daha kolaylaşmıştır.OvulasyonOlgunlaşmış olan yumurtanın yumurtalıktan atılmasıdır. Genellikle döngünün ortasında gerçekleşir. Ovulasyon, iki gün içerisinde LH (Luteinize edici hormon) hormonunun yükselmesiyle gerçekleşir. Yumurta, rahme doğru fallop kanalına bırakılır. Yumurtanın ortalama ömrü 24 saattir. 24 saatte bir spermle birleşmediği yani döllenme gerçekleşmediği sürece ölür.Luteal FazYumurta atılırken yumurtanın içinde geliştiği folikül yumurtalıkta kalmaya devam eder. Folikül yumurta atıldıktan sonra korpus luteum adı verilen yapıya dönüşür. Esas olarak progesteron salgılamaya başlar. Bu hormon, rahim kalınlığının devam etmesini ve döllenmiş yumurtanın rahime tutunmasını (implantasyon) sağlar. Ancak döllenme gerçekleşmezse bir hafta içinde korpus luteum işlevini yitirir. Rahim kalınlığını devam ettirecek progesteron yüksekliği olmayınca rahim duvarı parçalanır ve kanama gerçekleşir.. Bu da bir sonraki döngünün ilk günü olur ve menstrüasyon döngüsü tekrar başlar.Adet Döngüsünün Normali Nedir?Menstrual döngünün uzunluğu kadından kadına değişebilmekle beraber normal uzunluğu 21 ila 35 gün kabul edilir. Menstrüasyonun (adet kanaması) ise 2 ila 7 gün arasında sürmesi normal olarak kabul edilir. Menarştan sonraki ilk birkaç yıl içinde döngülerin düzensiz olması ve daha uzun sürmesi normaldir. İlerleyen süreçte adet döngüleri daha düzenli olur.Adet döngüleri düzenli aralıklarla olabileceği gibi değişken aralıklarla da olabilir, ağrılı veya ağrısız, hafif veya şiddetli sürebilir. Bu özellikler de yine kadından kadına değişmekle beraber kadının günlük yaşamını etkilemeyen ve rahatsızlık vermeyen durumlar normal olarak kabul edilir. Doğum kontrol yöntemleri arasında sıkça tercih edilen doğum kontrol hapları ve spiral olarak da bilinen rahim içi araçlar (RİA) adet döngüsünü etkileyebilir. Kadınlar menopoza yaklaştıkça da adet döngüleri daha düzensiz olur. Her kadının adet döngülerini takvim üzerinde takip etmesi önerilir.Yaygın Menstrual ProblemlerAdet döngüsü ile ilgili görülen yaygın problemlerin bir kısmı aşağıdaki gibidir:Adet döneminde koku olması normaldir?Adet döneminde koku, adet sıvısı hava ile temas ettiğinde ortaya çıkar. Tampon ve hijyenik ped tarafından emilen adet sıvısı kokuya neden olmaz. Koku olmaması için hijyenik pedler ve tamponlar en fazla 4 saatlik aralıklarla sık olarak değiştirilmelidir.Kadınlar ne zamana kadar adet görür?Adet döngülerinin sona ermesi menopoz demektir. Türkiye’de kadınların menopoza ortalama girme yaşı 47’dir.Adet döneminde ne kadar kan kaybedilir?Normal bir adet döngüsüne sahip kadınlar her adet döneminde yaklaşık olarak 60 ml kan kaybeder. Ancak vücut bunu kompanse eder.En yaygın adet dönemi semptomları nelerdir?Her kadın adet dönemini farklı biçimde deneyimleyebilir. Üreme çağındaki kadınların %90’ı adet dönemiyle beraber hem fiziksel hem duygusal birtakım değişiklikler yaşarlar. En yaygın semptomlar, adet sancıları, akne, anksiyete, şişkinlik, iştahta değişiklik, kabızlık, memelerde hassasiyet, depresyon, sinirlilik ve uykusuzluk hali olarak sıralanabilir.Kadınlar adet döneminde hamile kalabilir mi?Adet kanamasının gerçekleştiği ilk 2 günde gebelik oluşma ihtimali yok denecek düzeydedir. Ancak kanama dahil olmak üzere hiçbir menstrüasyon semptomu menstrüasyona özgü değildir. Örneğin, ara kanama olarak bilinen durumun görüldüğü dönemlerde döllenme gerçekleşebilir. Bu nedenle adet döngüsünün düzenli olarak takip edilmesi son derece önemlidir. Adet döngünüz normal olarak kabul edilen adet döngüsü süresi, şiddeti, kanama zamanından farklı ise ve günlük yaşamınızı ciddi bir şekilde etkiliyorsa mutlaka bir jinekoloji uzmanına danışınız."Hamilelik Belirtileri Rehberi" içeriğimizi okumak için:🤰🏻 Hamilelik Belirtileri Nedir? Hamilelik Belirtileri Nelerdir? | 4,205 |
4,455 | Kadın Hastalıkları ve Doğum | Adet öncesi gerginlik sendromu (Premenstrüel sendrom, PMS) nedir? | Adet kanaması yaklaşırken kadınların %75'inde değişen hormon düzeylerine bağlı olarak bazı şikayetler ortaya çıkar. Bu kadınların yarısında yakınmalar hafiftir ve kişinin günlük yaşantısını etkilemez. Diğer yarısında ise depresyon da dahil olmak üzere çok daha ciddi şikayetler ortaya çıkar. Premenstrüel şikayetler fizyolojik ya da psikolojik olabilir ve kültürel farklılıklardan etkilenebilir. PMS hem fizyolojik hem de psikolojik olayların bileşkesidir.İçindekilerAdet öncesi gerginlik sendromu yaşayan kadınlar hangi şikayetle gelir?Fiziksel belirtileri nelerdir?Duygusal belirtileri nelerdir?PMS'nin nedenleri?PMS daha çok kimlerde görülür?PMS tanısı nasıl konur?PMS tedavisinde nasıl bir yol izlenir?
Adet öncesi gerginlik sendromu yaşayan kadınlar hangi şikayetle gelir?
Çalışmalar değişik kültürlerden gelen kadınlarda farklı şikayetlerin ortaya çıktığını göstermektedir. Uzakdoğulu kadınlarda en sık rastlanılan şikayet ağrı iken gelişmiş batı toplumlarında depresyon en sık karşılaşılan bulgudur. Kişinin sosyal yaşamını olumsuz etkileyen ve her ay görülen yakınmalar kadının kendine olan güvenini yitirmesine dahi neden olabilir.
Fiziksel belirtileri nelerdir?
PMS bulguları veren kadınların hemen hemen hepsinde memelerde hassasiyet ve hafif geçici kilo artışı saptanır. Diğer belirtiler ise sindirim sitemi bozuklukları, başağrısı, döküntüler, kas ve eklem ağrıları, halsizlik, diş eti kanamaları, çarpıntı, denge bozuklukları, sıcak basmaları, ses ve kokulara aşırı hassasiyet, ajitasyon, uykusuzluk olarak sayılabilir. Adet kanamasının ağrılı ya da fazla olması yani dismenore PMS olarak değerlendirilmez.
Duygusal belirtileri nelerdir?
Duygusal hipersensitivite PMS de çok sık görülür. Depresyondan endişeye ve aşırı sinirliliğe kadar pek çok değişik duygu durumu olabilir. Bazı kadınlarda hafif hafıza kaybı görülebilir. Konsantrasyon bozukluğu PMS'de nadir olmayan bir durumdur. Bazı kadınlarda görülen depresyon hali, huzursuzluk ve gerginlik tablosuna premenstrüel disforik bozukluk (PMDD) adı verilir.
PMS'nin nedenleri?
PMS nedenlerini bulmaya yönelik çalışmalar bu tablonun altında yatan faktörleri tam olarak ortaya koyamamıştır. Ancak bazı teoriler mevcuttur. Ovülasyonu (Yumurtlamayı) baskılayan bazı hormonların verilmesi halinde PMS belirtilerinde gerileme olmaktadır. Buna göre üreme hormonları PMS'ye neden olabilir ancak bu rolün ne olduğu açıklanamamıştır. PMS'nin bu hormonlar ile sinirlerde iletimi sağlayan bazı maddelerin ortak hareket etmesi sonucu ortaya çıktığı yönünde güçlü bulgular vardır. En çok suçlanan maddeler GABA ve serotonin adı verilenlerdir. Bazı araştırmacılar ise kalsiyum ve magnezyum dengesindeki bozukluğun PMS tablosuna yol açtığına inanmaktadırlar. Bu iki mineralin vücuttaki dağılımı sinir hücreleri arasındaki iletişimi etkileyerek tabloya neden olabilir. Bu araştırmacılar PMS'li kadınlarda magneyum eksikliği ya da kalsiyum fazlalığının şikayetleri yarattığını öne sürmektedirler. PMS'yi yaratan bir diğer neden de stress hormonlarıdır. Bu hormonların fazlalığı şikayetlerin daha yoğun yaşanmasına neden olabilir. PMS etiyolojisinde vücutta salgılanan hemen hemen tüm hormon ve maddeler suçlanmaktadır. Ancak kanıtlanmış bir neden bulunamamıştır.
PMS daha çok kimlerde görülür?
PMS tüm dünyada bütün kültürlerde rastlanılan bir durumdur.Yapılan bir çalışmada kadınların %88'inde değişik düzeylerde PMS bulgularına rastlanmıştır. Yaş arttıkça şikayetlerin şiddeti azalmakta ancak çocuk sayısı ile birlikte şiddet artmaktadır. Annesinde PMS olan kadınlarda da şikayetlere daha sık rastlanmaktadır. PMS bazı hastalıkların da şiddetini arttırabilir. Örneğin migreni olan kadınlarda atakların büyük bir kısmı adet öncesi döneme rastlamaktadır. Yine şeker hastalarında kan şekeri düzeyleri ve insülin ihtiyacı adet öncesi dönemde değişiklikler gösterir. Astım atakları daha sık görülür ve pek çok kronik hastalık alevlenmeler gösterir. Bu dönemde kişinin çevresi ile olan uyumu bozulur işte veya evde ilişkide bulunduğu kişiler ve çocukları ile arası bozulabilir. Ergenlik dönemindeki genç kızlarda intihara olan eğilim artabilir. Yeme bozukluklarına rastlanabilir.
PMS tanısı nasıl konur?
PMS tanısı pozitif bulgulara dayanmaz. Tanı için en güvenilir yol 2-3 ay süre ile şikayetleri kaydetmek ve şiddetlerini skorlamaktır. Şikayetler fiziksel ve ruhsal olarak ayrılmalı ve ne zaman başlayıp ne zaman bittiği düzenli şekil de kaydedilmelidir.
PMS tedavisinde nasıl bir yol izlenir?
PMS nedeni tam olarak bilinmediği için tedavisi de kesin değildir. Bu konuda çok değişik tedavi yaklaşımları mevcuttur.
Diyet: Azar azar ve sık sık yemek yemenin şikayetleri azalttığı yönünde raporlar vardır. Adet öncesi dönemde taze meyve ve sebze tüketilmesi, kırmızı et ve donmuş yağlardan uzak durulması, içinde katkı maddesi içeren besinlerin tüketilmemesi bazen yararlı olabilmektedir. Aynı şekilde kafein ve alkol tüketiminin azaltılması da faydalı olabilmektedir.
Egzersiz: Yapılan bir çalışmada egzersiz yapmayan kadınlarda PMS'ye daha sık rastlandığı bulunmuştur. Her gün yapılan 30 dakikalık bir yürüyüş yararlı olabilir.
Kalsiyum ve Magnezyum: Günlük 1200 mg kalsiyum alımının 3 ay sonunda şikayetleri yarı yarıya azalttığını bildiren bir çalışma vardır. Bazı kadınlarda ise magnezyum desteğinden fayda sağlanmışıtr. Ancak bu konuda kesin bulgular henüz yoktur.
Vitaminler: A, E ve B6 vitaminlerinin PMS'ye neden olduğu ileri sürülmüş olsa da kesin olarak kanıtlanmış bir bulgu yoktur.
Diğer tedavi seçenekleri arasında seretonin metabolizması ile ilgili ilaçlar, hormon ilaçları, antidepresan ve anksiyete gibi psikiyatrik ilaçlar, idrar söktürücüler, erkeklik hormonları sayılabilir ancak bunlardan hiçbirinin kesinleşmiş faydası yoktur. Diğer nadir tedavi yaklaşımları arasında ise psikoterapi ve akupunktur bulunur.
"Hamilelik Belirtileri Rehberi" içeriğimizi okumak için:
🤰🏻 Hamilelik Belirtileri Nedir? Hamilelik Belirtileri Nelerdir?Adet kanaması yaklaşırken kadınların %75'inde değişen hormon düzeylerine bağlı olarak bazı şikayetler ortaya çıkar. Bu kadınların yarısında yakınmalar hafiftir ve kişinin günlük yaşantısını etkilemez. Diğer yarısında ise depresyon da dahil olmak üzere çok daha ciddi şikayetler ortaya çıkar. Premenstrüel şikayetler fizyolojik ya da psikolojik olabilir ve kültürel farklılıklardan etkilenebilir. PMS hem fizyolojik hem de psikolojik olayların bileşkesidir.Adet öncesi gerginlik sendromu yaşayan kadınlar hangi şikayetle gelir?Çalışmalar değişik kültürlerden gelen kadınlarda farklı şikayetlerin ortaya çıktığını göstermektedir. Uzakdoğulu kadınlarda en sık rastlanılan şikayet ağrı iken gelişmiş batı toplumlarında depresyon en sık karşılaşılan bulgudur. Kişinin sosyal yaşamını olumsuz etkileyen ve her ay görülen yakınmalar kadının kendine olan güvenini yitirmesine dahi neden olabilir.Fiziksel belirtileri nelerdir?PMS bulguları veren kadınların hemen hemen hepsinde memelerde hassasiyet ve hafif geçici kilo artışı saptanır. Diğer belirtiler ise sindirim sitemi bozuklukları, başağrısı, döküntüler, kas ve eklem ağrıları, halsizlik, diş eti kanamaları, çarpıntı, denge bozuklukları, sıcak basmaları, ses ve kokulara aşırı hassasiyet, ajitasyon, uykusuzluk olarak sayılabilir. Adet kanamasının ağrılı ya da fazla olması yani dismenore PMS olarak değerlendirilmez.Duygusal belirtileri nelerdir?Duygusal hipersensitivite PMS de çok sık görülür. Depresyondan endişeye ve aşırı sinirliliğe kadar pek çok değişik duygu durumu olabilir. Bazı kadınlarda hafif hafıza kaybı görülebilir. Konsantrasyon bozukluğu PMS'de nadir olmayan bir durumdur. Bazı kadınlarda görülen depresyon hali, huzursuzluk ve gerginlik tablosuna premenstrüel disforik bozukluk (PMDD) adı verilir.PMS'nin nedenleri?PMS nedenlerini bulmaya yönelik çalışmalar bu tablonun altında yatan faktörleri tam olarak ortaya koyamamıştır. Ancak bazı teoriler mevcuttur. Ovülasyonu (Yumurtlamayı) baskılayan bazı hormonların verilmesi halinde PMS belirtilerinde gerileme olmaktadır. Buna göre üreme hormonları PMS'ye neden olabilir ancak bu rolün ne olduğu açıklanamamıştır. PMS'nin bu hormonlar ile sinirlerde iletimi sağlayan bazı maddelerin ortak hareket etmesi sonucu ortaya çıktığı yönünde güçlü bulgular vardır. En çok suçlanan maddeler GABA ve serotonin adı verilenlerdir. Bazı araştırmacılar ise kalsiyum ve magnezyum dengesindeki bozukluğun PMS tablosuna yol açtığına inanmaktadırlar. Bu iki mineralin vücuttaki dağılımı sinir hücreleri arasındaki iletişimi etkileyerek tabloya neden olabilir. Bu araştırmacılar PMS'li kadınlarda magneyum eksikliği ya da kalsiyum fazlalığının şikayetleri yarattığını öne sürmektedirler. PMS'yi yaratan bir diğer neden de stress hormonlarıdır. Bu hormonların fazlalığı şikayetlerin daha yoğun yaşanmasına neden olabilir. PMS etiyolojisinde vücutta salgılanan hemen hemen tüm hormon ve maddeler suçlanmaktadır. Ancak kanıtlanmış bir neden bulunamamıştır.PMS daha çok kimlerde görülür?PMS tüm dünyada bütün kültürlerde rastlanılan bir durumdur.Yapılan bir çalışmada kadınların %88'inde değişik düzeylerde PMS bulgularına rastlanmıştır. Yaş arttıkça şikayetlerin şiddeti azalmakta ancak çocuk sayısı ile birlikte şiddet artmaktadır. Annesinde PMS olan kadınlarda da şikayetlere daha sık rastlanmaktadır. PMS bazı hastalıkların da şiddetini arttırabilir. Örneğin migreni olan kadınlarda atakların büyük bir kısmı adet öncesi döneme rastlamaktadır. Yine şeker hastalarında kan şekeri düzeyleri ve insülin ihtiyacı adet öncesi dönemde değişiklikler gösterir. Astım atakları daha sık görülür ve pek çok kronik hastalık alevlenmeler gösterir. Bu dönemde kişinin çevresi ile olan uyumu bozulur işte veya evde ilişkide bulunduğu kişiler ve çocukları ile arası bozulabilir. Ergenlik dönemindeki genç kızlarda intihara olan eğilim artabilir. Yeme bozukluklarına rastlanabilir.PMS tanısı nasıl konur?PMS tanısı pozitif bulgulara dayanmaz. Tanı için en güvenilir yol 2-3 ay süre ile şikayetleri kaydetmek ve şiddetlerini skorlamaktır. Şikayetler fiziksel ve ruhsal olarak ayrılmalı ve ne zaman başlayıp ne zaman bittiği düzenli şekil de kaydedilmelidir.PMS tedavisinde nasıl bir yol izlenir?PMS nedeni tam olarak bilinmediği için tedavisi de kesin değildir. Bu konuda çok değişik tedavi yaklaşımları mevcuttur.Diyet: Azar azar ve sık sık yemek yemenin şikayetleri azalttığı yönünde raporlar vardır. Adet öncesi dönemde taze meyve ve sebze tüketilmesi, kırmızı et ve donmuş yağlardan uzak durulması, içinde katkı maddesi içeren besinlerin tüketilmemesi bazen yararlı olabilmektedir. Aynı şekilde kafein ve alkol tüketiminin azaltılması da faydalı olabilmektedir.Egzersiz: Yapılan bir çalışmada egzersiz yapmayan kadınlarda PMS'ye daha sık rastlandığı bulunmuştur. Her gün yapılan 30 dakikalık bir yürüyüş yararlı olabilir.Kalsiyum ve Magnezyum: Günlük 1200 mg kalsiyum alımının 3 ay sonunda şikayetleri yarı yarıya azalttığını bildiren bir çalışma vardır. Bazı kadınlarda ise magnezyum desteğinden fayda sağlanmışıtr. Ancak bu konuda kesin bulgular henüz yoktur.Vitaminler: A, E ve B6 vitaminlerinin PMS'ye neden olduğu ileri sürülmüş olsa da kesin olarak kanıtlanmış bir bulgu yoktur.Diğer tedavi seçenekleri arasında seretonin metabolizması ile ilgili ilaçlar, hormon ilaçları, antidepresan ve anksiyete gibi psikiyatrik ilaçlar, idrar söktürücüler, erkeklik hormonları sayılabilir ancak bunlardan hiçbirinin kesinleşmiş faydası yoktur. Diğer nadir tedavi yaklaşımları arasında ise psikoterapi ve akupunktur bulunur."Hamilelik Belirtileri Rehberi" içeriğimizi okumak için:🤰🏻 Hamilelik Belirtileri Nedir? Hamilelik Belirtileri Nelerdir? | 3,247 |
4,456 | Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları | 👨⚕️ Addison hastalığı nedir? Addison hastalığı belirtileri | Adrenal yetmezlik olarak da bilinen Addison hastalığı, vücudun belirli hormonları yeterince üretememesi sonucu ortaya çıkan ve oldukça nadir görülen bir hastalıktır. Her 100.000 kişiden birinde görülen Addison hastalığında, böbreklerin hemen üstünde bulunan adrenal bezlerin salgılama yetersizliğine bağlı olarak glukokortikoid (kortizol) ve mineralokortikoid (aldosteron) hormonları kanda azalır.İçindekilerAddison hastalığı neden olur?Addison hastalığının belirtileri nelerdir? Addison hastalığı nasıl teşhis edilir?Addison hastalığı nasıl tedavi edilir?Addison hastalığı diyeti nasıldır?
Addison hastalığı neden olur?
Addison hastalığının iki tür çeşidi vardır: birincil böbrek üstü bezi yetmezliği ve ikincil böbrek üstü bezi yetmezliği. Birincil böbrek üstü bezi yetmezliğin yaklaşık % 70’i otoimmün bir sürece bağlıdır. Böbrek üstü bezi hasarı, tüberküloz, çeşitli bakteri, virüs ve mantar enfeksiyonları, böbrek üstü bezi kanaması ve kanserin böbrek üstü bezlerine metastazı gibi gibi başka nedenler de birincil böbrek üstü bezi yetmezliğine neden olabilir. İkincil böbrek üstü bezi yetersizliği ise hipofiz hormonu ACTH (adrenokortikotropik hormon) üretiminde azalmaya bağlı olarak ortaya çıkar. Hipofiz tümörü veya başka bir nedene bağlı olarak yaşanan ACTH eksikliğinde kortizol üretimi uyarılmaz. İkincil böbrek üstü bezi yetersizliğinde aldosteron üretimi genellikle etkilenmez.
Addison hastalığının belirtileri nelerdir?
Addison hastalığının belirtileri, eksikliği yaşanan hormona göre değişiklik gösterir. Hastalığın belirtilerini daha iyi anlamak için bu hormonları işlevlerini bilmek gerekir. Kortizol, strese bağlı olarak ortaya çıkan ve böbrek üstü bezleri tarafından salgılanan bir hormondur. Yani en önemli görevi vücudun strese yanıt vermesine yardımcı olmaktır. Ayrıca vücudun protein, karbonhidrat ve yağ kullanımını düzenlemesine de yardımcı olur. Kan basıncını ve kardiyovasküler fonksiyonu korur ve inflamasyonu kontrol eder. Aldosteron ise adrenal bezlerin dış bölümünden (korteks) salgılanan, böbrekten potasyumun çıkarılması ve sodyumun geri emilmesi üzerinde etkili olan, vücuttaki elektrolit dengesinin ayarlanmasını sağlayan steroit yapılı bir hormondur. Aldosteron seviyeleri ciddi oranda düştüğü durumda, böbrekler tuz ve su seviyesini dengede tutamaz. Bu da dehidrasyona ve tansiyon düşüklüğüne sebep olur.
Addison hastalığı semptomları genellikle birkaç ay süre zarfında yavaşça gelişir. Hastalık ya da yaralanma gibi bir stres ortaya çıkana ve semptomlar daha da belirgin ve kötü hal alana kadar, hastalık o kadar yavaş ilerler ki, bazı semptomları göz ardı edilir. Addison hastalığının başlıca belirtileri şu şekilde sıralanabilir;
Aşırı yorgunluk
Kilo kaybı ve ciddi anlamda iştah azalması
Açlık hipoglisemisi
Ağız mukozasında ve deride özellikle ameliyat ve yara izlerinde, meme başlarında ve genital bölgelerin renginde koyulaşma (pigmentasyon)
Düşük tansiyon ve bundan kaynaklanan bayılma
Tuza duyulan ihtiyacın artması
Düşük kan şekeri (hipoglisemi)
Mide bulantısı, ishal veya kusma
Karın ağrısı
Kaslarda veya eklemlere oluşan ağrılar
Sinirli olma hali
Depresyon veya diğer davranışsal bozukluklar
Terlemede azalma
Özellikle kadınlarda koltukaltı ve genital kıllanmada azalma
Addison hastalığı nasıl teşhis edilir?
Addison hastalığının teşhisi için öncelikle uzman doktor, hastanın hikayesini dinler ve klinik bulguları inceler. Şüphe durumunda hastada Addison hastalığının mevcut olup olmadığını belirlemek, birincil ve ikincil adrenal yetersizlikler arasında ayrım yapmak için çeşitli laboratuvar testleri yapılır. Hastanın elektrolit dengesini, kan şekeri düzeyini ve böbrek işlevlerini değerlendirme amacıyla yapılan testler hastalığın nedenini tespit etmek ve tedaviye yön vermek için de gereklidir. Bazı durumlarda insülinin tetiklediği kan şekeri düşüklüğü (hipoglisemi) testi, düşük dozlu ACTH stimülasyon testi, uzun süreli ACTH stimülasyon testi veya glukagon stimülasyon testi gibi alternatif testler de istenebilir. Böbrek üstü bezlerinin ve hipofizin büyüklüğünü ve şeklini incelemek için BT (bilgisayarlı tomografi) veya MR (manyetik rezonans görüntüleme) gibi radyolojik taramalara da başvurulabilir.
Addison hastalığı nasıl tedavi edilir?
Adrenal yetmezlik, vücut için işlevsel hormonların yokluğuna neden olduğundan Addison hastalığı tedavisi için doktorlar genellikle hormon replasmanı uygularlar. Bu, bir veya iki kez günlük olarak, bir steroid hormon olan hidrokortizon tabletleri ile yapılır. Gerekirse, aldosteron, günde bir kez oral olarak alınan sentetik bir steroid, fludrokortizon asetat ile değiştirilebilir. Bu ilaçlar özellikle stres, enfeksiyon, cerrahi veya yaralanma zamanlarında artırılmalıdır. Hormon tedavisi genellikle başarılı sonuç verir. Tedavi başarıya ulaştığında Addison hastalığı olan kişiler oldukça normal bir yaşam sürebilirler. Bununla birlikte, her zaman bir doktor uyarı bileziği ve acil kimlik kartı taşımaları ve iş veya okulda küçük bir ilaç kaynağı tutmaları önerilir.
Addison hastalığı diyeti nasıldır?
Sağlıklı ve stressiz bir yaşam tarzı, Addison hastalığında hayati bir öneme sahiptir. Bu hastalığa sahip olan kişilerde diyet hastanın sağlığının yanında hastalığa olan hassasiyetini de etkiler. Bu yüzden besleyici ve dengeli bir diyet benimsenmelidir. Eğer bu hastalığa sahip iseniz hatırlamanız gereken birkaç tavsiye şu şekilde sıralanabilir:
Halsizlik Addison hastalığının en çok gözlenen belirtilerindendir, ama ne olursa olsun, hiçbir koşul altında, uyarıcılara, enerji içeceklerine, sodaya veya kahveye başvurulmamalıdır. Bu içecekler yüksek oranda kafein içermelerinden dolayı adrenalin bezlerini aşırı derecede uyarır. Bunlara ek olarak bu içeceklerin içerdiği uyarıcılar ve aşırı şeker, adrenalin bezlerine zarar verir. Bu uyarılar aynı zamanda sigara ve tütün ürünleri için de geçerlidir.
Karbonhidrat ve rafine edilmiş şeker içeren hazır gıda ürünlerinden de olabildiğince uzak durulmalıdır. Addison hastalığının yanında ayrıca şeker hastalığınız da varsa bu yiyecekler insülin seviyenizin dengesini normalden fazla derecede bozabilirler. Özellikle kan şekerinin düşük olduğu durumlarda bu yiyecekler Addison hastalığının belirtilerini artırır.
Tuzun Addison hastaları için yararlı mı yoksa zararlı mı olduğuna dair birçok tartışma yürütülmüştür. Gerçek şudur ki; tuza veya sodyuma doğru beslenmede ihtiyaç vardır. Düşük kan şekeri bu hastalığın başlıca belirtilerinden biri olduğu için, tuz ve sodyum ayrı bir öneme sahiptir. Yeteri kadar sodyum almak kan şekerini belirli bir seviyede tutmaya yardımcı olur. Gene de bu ihtiyacınızı yüksek kaliteli kaynaklardan elde etmeye özen göstermelisiniz. Bu kaynaklara Himalaya tuzu ve deniz tuzu örnek verilebilir.
Tuza karşı olan aşırı isteğinizi göz ardı etmeyin. Bu durum gerçek bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor olabilir. Eğer çok fazla terliyorsanız yemeğinize biraz daha tuz atın ve daha fazla sıvı tüketin, özellikle suyu bol bol tüketin.
Aşırı stres hastalığı tetikleyerek vücutta ciddi zararlara sebebiyet verebilir. Stresli zamanlarda, C vitamini içeren besinleri daha fazla tüketmeye özen gösterin. Antidepresanlar da, bağışıklık sisteminizi güçlendirmenize yardımcı olur ve aynı zamanda vücudunuzun strese daha iyi adapte olmasına yardım eder. Böylece adrenalin bezlerinizin daha fazla zarar görmesine engel olur. Ancak antidepresan kullanımı mutlaka uzman bir psikiyatristin önerisiyle gerçekleşmelidir.
B vitamini alımı, belirli hormonların ve nörotransmitterlerin, sinir sistemimizden gelen uyarıları ileten iletkenler, üretimini uyarır. Daha fazla B vitamini almak için köy yumurtası, kabuklu deniz ürünleri, sardalya ve somon balığı tüketiminizi artırabilirsiniz.
Çinko sadece iyi çalışan bir bağışıklık sistemi için değil ayrıca stresle savaşmaya yardımcı olan hormonların üretimi için de önemlidir. Çinkoyu deniz ürünlerinden, çerezlerden, fasulyelerden, ıspanak ve mantardan elde edebilirsiniz. Magnezyum ise sinir sistemini sakinleştirir. Avokado, börülce, muz, yoğurt, çerezler ve ıspanak zengin magnezyum kaynakları arasında yer alır.Adrenal yetmezlik olarak da bilinen Addison hastalığı, vücudun belirli hormonları yeterince üretememesi sonucu ortaya çıkan ve oldukça nadir görülen bir hastalıktır. Her 100.000 kişiden birinde görülen Addison hastalığında, böbreklerin hemen üstünde bulunan adrenal bezlerin salgılama yetersizliğine bağlı olarak glukokortikoid (kortizol) ve mineralokortikoid (aldosteron) hormonları kanda azalır.Addison hastalığı neden olur?Addison hastalığının iki tür çeşidi vardır: birincil böbrek üstü bezi yetmezliği ve ikincil böbrek üstü bezi yetmezliği. Birincil böbrek üstü bezi yetmezliğin yaklaşık % 70’i otoimmün bir sürece bağlıdır. Böbrek üstü bezi hasarı, tüberküloz, çeşitli bakteri, virüs ve mantar enfeksiyonları, böbrek üstü bezi kanaması ve kanserin böbrek üstü bezlerine metastazı gibi gibi başka nedenler de birincil böbrek üstü bezi yetmezliğine neden olabilir. İkincil böbrek üstü bezi yetersizliği ise hipofiz hormonu ACTH (adrenokortikotropik hormon) üretiminde azalmaya bağlı olarak ortaya çıkar. Hipofiz tümörü veya başka bir nedene bağlı olarak yaşanan ACTH eksikliğinde kortizol üretimi uyarılmaz. İkincil böbrek üstü bezi yetersizliğinde aldosteron üretimi genellikle etkilenmez.Addison hastalığının belirtileri nelerdir?Addison hastalığının belirtileri, eksikliği yaşanan hormona göre değişiklik gösterir. Hastalığın belirtilerini daha iyi anlamak için bu hormonları işlevlerini bilmek gerekir. Kortizol, strese bağlı olarak ortaya çıkan ve böbrek üstü bezleri tarafından salgılanan bir hormondur. Yani en önemli görevi vücudun strese yanıt vermesine yardımcı olmaktır. Ayrıca vücudun protein, karbonhidrat ve yağ kullanımını düzenlemesine de yardımcı olur. Kan basıncını ve kardiyovasküler fonksiyonu korur ve inflamasyonu kontrol eder. Aldosteron ise adrenal bezlerin dış bölümünden (korteks) salgılanan, böbrekten potasyumun çıkarılması ve sodyumun geri emilmesi üzerinde etkili olan, vücuttaki elektrolit dengesinin ayarlanmasını sağlayan steroit yapılı bir hormondur. Aldosteron seviyeleri ciddi oranda düştüğü durumda, böbrekler tuz ve su seviyesini dengede tutamaz. Bu da dehidrasyona ve tansiyon düşüklüğüne sebep olur.Addison hastalığı semptomları genellikle birkaç ay süre zarfında yavaşça gelişir. Hastalık ya da yaralanma gibi bir stres ortaya çıkana ve semptomlar daha da belirgin ve kötü hal alana kadar, hastalık o kadar yavaş ilerler ki, bazı semptomları göz ardı edilir. Addison hastalığının başlıca belirtileri şu şekilde sıralanabilir;Addison hastalığı nasıl teşhis edilir?Addison hastalığının teşhisi için öncelikle uzman doktor, hastanın hikayesini dinler ve klinik bulguları inceler. Şüphe durumunda hastada Addison hastalığının mevcut olup olmadığını belirlemek, birincil ve ikincil adrenal yetersizlikler arasında ayrım yapmak için çeşitli laboratuvar testleri yapılır. Hastanın elektrolit dengesini, kan şekeri düzeyini ve böbrek işlevlerini değerlendirme amacıyla yapılan testler hastalığın nedenini tespit etmek ve tedaviye yön vermek için de gereklidir. Bazı durumlarda insülinin tetiklediği kan şekeri düşüklüğü (hipoglisemi) testi, düşük dozlu ACTH stimülasyon testi, uzun süreli ACTH stimülasyon testi veya glukagon stimülasyon testi gibi alternatif testler de istenebilir. Böbrek üstü bezlerinin ve hipofizin büyüklüğünü ve şeklini incelemek için BT (bilgisayarlı tomografi) veya MR (manyetik rezonans görüntüleme) gibi radyolojik taramalara da başvurulabilir.Addison hastalığı nasıl tedavi edilir?Adrenal yetmezlik, vücut için işlevsel hormonların yokluğuna neden olduğundan Addison hastalığı tedavisi için doktorlar genellikle hormon replasmanı uygularlar. Bu, bir veya iki kez günlük olarak, bir steroid hormon olan hidrokortizon tabletleri ile yapılır. Gerekirse, aldosteron, günde bir kez oral olarak alınan sentetik bir steroid, fludrokortizon asetat ile değiştirilebilir. Bu ilaçlar özellikle stres, enfeksiyon, cerrahi veya yaralanma zamanlarında artırılmalıdır. Hormon tedavisi genellikle başarılı sonuç verir. Tedavi başarıya ulaştığında Addison hastalığı olan kişiler oldukça normal bir yaşam sürebilirler. Bununla birlikte, her zaman bir doktor uyarı bileziği ve acil kimlik kartı taşımaları ve iş veya okulda küçük bir ilaç kaynağı tutmaları önerilir.Addison hastalığı diyeti nasıldır?Sağlıklı ve stressiz bir yaşam tarzı, Addison hastalığında hayati bir öneme sahiptir. Bu hastalığa sahip olan kişilerde diyet hastanın sağlığının yanında hastalığa olan hassasiyetini de etkiler. Bu yüzden besleyici ve dengeli bir diyet benimsenmelidir. Eğer bu hastalığa sahip iseniz hatırlamanız gereken birkaç tavsiye şu şekilde sıralanabilir: | 3,680 |
4,457 | Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) | Fıtık nedir? Fıtık belirtileri ve tedavi yöntemleri nelerdir? | Herni, halk arasında bilinen adıyla fıtık, organın yerinde durmasını sağlayan doku ya da kasların doğal boşluğunda dışa doğru kayması, yerinden çıkması, protrüze olmasıdır. Fıtık tek başına kullanıldığında karın fıtıkları akla gelse de, lomber disk hernisi yani bel fıtığı ve servikal disk hernisi yani boyun fıtığı da toplumda sıklıkla rastlanan durumlardır.İçindekilerFıtık nedir?Fıtık çeşitleri nelerdir?Karın fıtıkları nedir?Kasık fıtığı nedir?Göbek fıtığı nedir?Ameliyat kesisi fıtığı nedir?Bel fıtığı nedir?Boyun Fıtığı Nedir?Fıtık neden olur?Fıtık belirtileri nelerdir?Fıtık tedavisi nasıldır?
Fıtık nedir?
Kişinin günlük hayatını olumsuz olarak etkileyen fıtık, iç organların bir bölümünün, çoğunlukla bağırsağın bir parçasının doğal ortamından dışa doğru çıkması, deri altıda şişlik yaratması olarak tanımlanır. Bel ve boyun bölgesi fıtıkları ise omurlar arasında bulunan disklerin doğal konumlarını kaybetmesi sonucu olarak ortaya çıkar.
Fıtık çeşitleri nelerdir?
Pek çok türü ve çeşidi bulunan fıtığın en sık görülen çeşitleri; karın, bel ve boyun fıtıklarıdır. Karın fıtıkları genel olarak kasık, göbek ve ameliyat kesisi fıtığı olarak incelenir. Tedavi edilmeyen karın fıtıkları zaman içerisinde basınç nedeniyle büyür ve tedavi şansı azalır. Bel ve boyun fıtıklarında ise kişinin hayat kalitesini olumsuz etkileyerek fıtık bölgesinin yanı sıra kol ve bacaklarda his kaybı, ağrı ve güçsüzlük gibi belirtiler ile kendini gösterir.
Karın fıtıkları nedir?
Karın fıtıkları, karın duvarını oluşturan kas ve fasya denen sert zarların zayıf bir noktadan karın boşluğundan dışarı doğru çıkmasıdır. Genellikle karın duvarındaki kasların zayıflaması sonucunda bir organ ya da doku, karın boşluğundaki bu zayıf noktadan çıkarak fıtık oluşturur. Fıtıklar kendiliğinden, travmaya bağlı olarak ve önceden geçirilmiş ameliyat bölgelerinde bulunan kesiler sonucunda ortaya çıkabilir. Kasık fıtığı, göbek fıtığı, ameliyat kesisi fıtığı olarak üç grupta incelenebilir.
Kasık fıtığı nedir?
Kasık bölgesinin sağında, solunda ya da her iki tarafında da görülen karın içi basıncın artması ile ortaya çıkan fıtık türüdür. Internal ring denen, karnın ön duvarında bulunan erkeklerde spermatik kordun, kadınlarda ise uterusu yerinde tutan bağlardan biri olan ligamentum rotundumun geçtiği açıklık, karın duvarına göre daha zayıf yapıda olduğu için çoğunlukla fıtık bu bölgede oluşur. Kronik kabızlık sonucu aşırı ıkınma, erkeklerde prostat büyümesi, ağır kaldırma, idrar yapmak için ıkınma, astım ve kronik bronşite bağlı sürekli öksürük indirekt inguinal herni olarak ve bağırsağın bir bölümünün deri altında şişlik yaratmasına sebep olan kasık fıtığının en sık rastlanan nedenleridir. Direkt inguinal herni ise bu zayıf bölgenin iç tarafında, karnın üst orta bölgesinde ortaya çıkar. Buradaki fıtık oluşumu da benzer sebeplere dayalı karın içi basıncının artması ile meydana gelir. Erkek çocuklarda ise genellikle, karın içinde gelişimini tamamlayan testislerin aşağı inerek normal yerine gelmesi sonucunda karında bulunan boşlukta oluşur ve eğer alan geniş ise bağırsakların bir bölümü bu bölgeye kayarak fıtık oluşturur. Ancak bağırsakların sığamayacağı kadar büyük bir alan kalmamış ise sıvı birikimi sonucu da fıtık oluşabilir. Fıtık riski genellikle yeni doğan erkeklerde görülür. Prematüre bebeklerde risk daha fazladır. Ailede fıtık öyküsünün bulunması, aşırı kilolu olmak karın içi basıncı artırdığı için risk faktörüdür. Daha önce fıtık gelişmiş kişilerde, kasığın diğer tarafında da fıtık gelişme olasılığı bulunur.
Göbek fıtığı nedir?
Ana rahmindeki bebeğin beslenmesini sağlayan umbilikal kord yani göbek kordonu içinde yer alan 3 farklı damar bulunur. Göbek fıtığı, doğumdan sonra bağlanarak ve çevresindeki kaslar tarafından kapanarak kuvvetlenen göbek bölgesinin zayıf kalması durumunda ortaya çıkar. Bebeklik döneminde oluştuğunda, fıtık ağlama esnasında şişerek görünür hâle gelebilir. Birkaç yıl içinde bebeklerde olan fıtık kendiliğinden kapanabilir ancak kapanmaması durumunda cerrahi müdahale gerekir. Göbek deliğinin tam kapanmadığı ya da aşırı zorlandığı durumlarda, çocukluk çağına erişen bireylerde göbek fıtığı oluşabilir. Göbek deliği üzerinde, bağırsakların üst bölgesini örten yağ dokusu ve bağırsağın bir bölümü fıtık oluşumuna yol açar. Yetişkinlerde ise fıtık şikayeti ile başvuranların yaklaşık %8'i göbek fıtığıdır. Doğum yapmış kilolu kadınlarda, prostat öyküsü bulunan erkeklerde, aşırı kilolu veya ani kilo kaybı olan, ağır kaldıran, kronik öksürüğe sahip kişilerde görülme olasılığı yüksektir. Gözle görülen bir şişlik ya da şekil bozukluğu olmasa bile, bazı durumlarda fıtık, parmak ile hissedilir. Yetişkinlerde göbek fıtığının tek tedavi seçeneği cerrahi operasyondur ve fıtık başlangıç aşamasındayken ve küçükken opere edilmesi daha kolaydır. Ameliyat hastanın durumuna göre, kapalı ya da açık şekilde yapılabilir.
Ameliyat kesisi fıtığı nedir?
Daha önce geçirilmiş karın ameliyatlarının kesi bölgelerinde oluşan fıtık türüdür. Ameliyat sonrası doku iyileşmesinin yetersiz olması ve dokuların yıllar sonra zayıflaması sonucu oluşabilir. Birden fazla alanda gelişebilen kesi fıtıkları; ayaktayken, öksürürken ya da ıkınırken yara izinin olduğu bölgede şişme oluşumu ile de gözlenebilir. Ancak bu tip fıtıklar hızla büyüyebileceğinden, böyle bir durumun fark edilmesi durumunda beklenmemelidir. Tedavisi açık ya da kapalı ameliyatla yapılır.
Bel fıtığı nedir?
Lomber disk hernisi ya da bilinen diğer adıyla bel fıtığı, omurga üzerinde bulunan omurlar arasında gelişir. Omurların arasında bulunan, birbirine bağlayan ve esneklik sağlayarak yastıksı bir görev gören jel benzeri bağ dokusu, diğer adıyla disk, yaşlılığa bağlı olarak su kaybetmesi ile işlevini kaybetmeye başlar. Bunun sonucunda doğal konumundan çıkarak bel fıtığını oluşturur. Bel fıtığı çoğunlukla bel bölgesinde bulunan son iki diskte oluşur ve bel ağrısı, bacaklarda ağrı ve uyuşma, ayaklarda güçsüzlük ile karakterizedir. Bel fıtıkları bazı durumlarda cerrahi dışı olarak tedavi edilir ve alınan sonuca göre tedavi tekrar düzenlenir. Bu tedavi yöntemleri genellikle istirahat, antienflamatuvar ve ağrı kesici ilaçlar, egzersiz, fizik tedavi, steroid enjeksiyonu olabilir. İlaçların tamamı reçete edildiği şekilde kullanılmalı ve eğer iyileşme görülmüyor ise hekime tekrar başvurulmalıdır. Cerrahi tedavinin de uygulandığı bel fıtıkları parsiyel diskektomi ya da diskektomi yöntemleri ile gerçekleştirili. Lokal, spinal ya da genel anestezi ile yapılan operasyonlar, fıtıklaşan disk üzerine küçük bir kesi yoluyla yapılır. Bazı durumlarda bacak bölgesine giden sinir köklerinde bası meydana gelerek, güç kaybı yaşanabilir ve acil olarak ameliyat gerekebilir.
Boyun Fıtığı Nedir?
Boyun fıtığı, omurga üzerinde bulunan omurlar birbirine diskler ile bağlıdır. Omurlar arasında bulunan jel benzeri yapıdaki diskler boyun hareketlerin yapılmasına olanak tanır. Bazı durumlarda disk üzerinde bozulma, zedelenme ve yırtılma sonucu özelliğini kaybederek doğal pozisyonunu kaybederek omurların arasından çıkar; sinirlerin ve omuriliğin geçtiği kanala doğru kayar. Servikal disk hernisi olarak adlandırılan bu durumda kollarda ağrı, sızlama, his kaybı ve güçsüzlük oluşur. Nadiren bacaklarda da güçsüzlük görülebilir. Nöroşirürji uzmanı tarafından tanısı konarak tedavisi düzenlenir. Tanı için, ayrıntılı öykü dinlenerek, fizik muayene ve radyolojik görüntüleme yapılır. Çoğunlukla fizik tedavi ve ilaçlar ile cerrahi müdahaleye gerek kalmadan hasta iyileşir. Ancak iyileşmeyen vakalarda diskektomi yöntemi ile cerrahi müdahalede bulunulur. Pek çok hasta operasyonu takiben 24 saat içinde evine döner.
Fıtık neden olur?
Ağır yük kaldırmak
Uzun süre ayakta kalmak
Fiziksel güç kullanılarak yapılan ağır işler
Ameliyatlara bağlı kas kesileri
Kronik öksürük
Karın içinde sıvı birikimi
Ikınma
Hızla kilo almak
Gebelik
Fıtık belirtileri nelerdir?
Fıtık belirtileri fıtığın oluştuğu bölgeye göre değişiklik gösterir. Genel olarak karın bölgesinde olan fıtıklarda kasların yırtılmasına bağlı olarak ağrı ve cilt altında şişlik görülür. Şişlik büyüdükçe ağrı azalsa da tedavi zorlaşır. Boyun ve bel fıtıklarında ise ekstremitelerde güçsüzlük, ağrı ve his kaybı gibi belirtilerin yanı sıra fıtığın olduğu bölgede de ağrı hissedilir.
Fıtık tedavisi nasıldır?
Fıtığın oluştuğu bölgeye göre tedavi şekli değişir. Bazı durumlarda egzersiz, fizik tedavi ve ilaç tedavisi uygulansa da bu tedavi yöntemlerine yanıt alınamayan ve ileri düzey fıtıklarda cerrahi operasyon yapılır. Eğer bu tarz ağrılarınız varsa uzman bir hekime görünerek bir an önce kontrollerinizi yaptırmanız önerilir.Herni, halk arasında bilinen adıyla fıtık, organın yerinde durmasını sağlayan doku ya da kasların doğal boşluğunda dışa doğru kayması, yerinden çıkması, protrüze olmasıdır. Fıtık tek başına kullanıldığında karın fıtıkları akla gelse de, lomber disk hernisi yani bel fıtığı ve servikal disk hernisi yani boyun fıtığı da toplumda sıklıkla rastlanan durumlardır.Fıtık nedir?Kişinin günlük hayatını olumsuz olarak etkileyen fıtık, iç organların bir bölümünün, çoğunlukla bağırsağın bir parçasının doğal ortamından dışa doğru çıkması, deri altıda şişlik yaratması olarak tanımlanır. Bel ve boyun bölgesi fıtıkları ise omurlar arasında bulunan disklerin doğal konumlarını kaybetmesi sonucu olarak ortaya çıkar.Fıtık çeşitleri nelerdir?Pek çok türü ve çeşidi bulunan fıtığın en sık görülen çeşitleri; karın, bel ve boyun fıtıklarıdır. Karın fıtıkları genel olarak kasık, göbek ve ameliyat kesisi fıtığı olarak incelenir. Tedavi edilmeyen karın fıtıkları zaman içerisinde basınç nedeniyle büyür ve tedavi şansı azalır. Bel ve boyun fıtıklarında ise kişinin hayat kalitesini olumsuz etkileyerek fıtık bölgesinin yanı sıra kol ve bacaklarda his kaybı, ağrı ve güçsüzlük gibi belirtiler ile kendini gösterir.Karın fıtıkları nedir?Karın fıtıkları, karın duvarını oluşturan kas ve fasya denen sert zarların zayıf bir noktadan karın boşluğundan dışarı doğru çıkmasıdır. Genellikle karın duvarındaki kasların zayıflaması sonucunda bir organ ya da doku, karın boşluğundaki bu zayıf noktadan çıkarak fıtık oluşturur. Fıtıklar kendiliğinden, travmaya bağlı olarak ve önceden geçirilmiş ameliyat bölgelerinde bulunan kesiler sonucunda ortaya çıkabilir. Kasık fıtığı, göbek fıtığı, ameliyat kesisi fıtığı olarak üç grupta incelenebilir.Kasık fıtığı nedir?Kasık bölgesinin sağında, solunda ya da her iki tarafında da görülen karın içi basıncın artması ile ortaya çıkan fıtık türüdür. Internal ring denen, karnın ön duvarında bulunan erkeklerde spermatik kordun, kadınlarda ise uterusu yerinde tutan bağlardan biri olan ligamentum rotundumun geçtiği açıklık, karın duvarına göre daha zayıf yapıda olduğu için çoğunlukla fıtık bu bölgede oluşur. Kronik kabızlık sonucu aşırı ıkınma, erkeklerde prostat büyümesi, ağır kaldırma, idrar yapmak için ıkınma, astım ve kronik bronşite bağlı sürekli öksürük indirekt inguinal herni olarak ve bağırsağın bir bölümünün deri altında şişlik yaratmasına sebep olan kasık fıtığının en sık rastlanan nedenleridir. Direkt inguinal herni ise bu zayıf bölgenin iç tarafında, karnın üst orta bölgesinde ortaya çıkar. Buradaki fıtık oluşumu da benzer sebeplere dayalı karın içi basıncının artması ile meydana gelir. Erkek çocuklarda ise genellikle, karın içinde gelişimini tamamlayan testislerin aşağı inerek normal yerine gelmesi sonucunda karında bulunan boşlukta oluşur ve eğer alan geniş ise bağırsakların bir bölümü bu bölgeye kayarak fıtık oluşturur. Ancak bağırsakların sığamayacağı kadar büyük bir alan kalmamış ise sıvı birikimi sonucu da fıtık oluşabilir. Fıtık riski genellikle yeni doğan erkeklerde görülür. Prematüre bebeklerde risk daha fazladır. Ailede fıtık öyküsünün bulunması, aşırı kilolu olmak karın içi basıncı artırdığı için risk faktörüdür. Daha önce fıtık gelişmiş kişilerde, kasığın diğer tarafında da fıtık gelişme olasılığı bulunur.Göbek fıtığı nedir?Ana rahmindeki bebeğin beslenmesini sağlayan umbilikal kord yani göbek kordonu içinde yer alan 3 farklı damar bulunur. Göbek fıtığı, doğumdan sonra bağlanarak ve çevresindeki kaslar tarafından kapanarak kuvvetlenen göbek bölgesinin zayıf kalması durumunda ortaya çıkar. Bebeklik döneminde oluştuğunda, fıtık ağlama esnasında şişerek görünür hâle gelebilir. Birkaç yıl içinde bebeklerde olan fıtık kendiliğinden kapanabilir ancak kapanmaması durumunda cerrahi müdahale gerekir. Göbek deliğinin tam kapanmadığı ya da aşırı zorlandığı durumlarda, çocukluk çağına erişen bireylerde göbek fıtığı oluşabilir. Göbek deliği üzerinde, bağırsakların üst bölgesini örten yağ dokusu ve bağırsağın bir bölümü fıtık oluşumuna yol açar. Yetişkinlerde ise fıtık şikayeti ile başvuranların yaklaşık %8'i göbek fıtığıdır. Doğum yapmış kilolu kadınlarda, prostat öyküsü bulunan erkeklerde, aşırı kilolu veya ani kilo kaybı olan, ağır kaldıran, kronik öksürüğe sahip kişilerde görülme olasılığı yüksektir. Gözle görülen bir şişlik ya da şekil bozukluğu olmasa bile, bazı durumlarda fıtık, parmak ile hissedilir. Yetişkinlerde göbek fıtığının tek tedavi seçeneği cerrahi operasyondur ve fıtık başlangıç aşamasındayken ve küçükken opere edilmesi daha kolaydır. Ameliyat hastanın durumuna göre, kapalı ya da açık şekilde yapılabilir.Ameliyat kesisi fıtığı nedir?Daha önce geçirilmiş karın ameliyatlarının kesi bölgelerinde oluşan fıtık türüdür. Ameliyat sonrası doku iyileşmesinin yetersiz olması ve dokuların yıllar sonra zayıflaması sonucu oluşabilir. Birden fazla alanda gelişebilen kesi fıtıkları; ayaktayken, öksürürken ya da ıkınırken yara izinin olduğu bölgede şişme oluşumu ile de gözlenebilir. Ancak bu tip fıtıklar hızla büyüyebileceğinden, böyle bir durumun fark edilmesi durumunda beklenmemelidir. Tedavisi açık ya da kapalı ameliyatla yapılır.Bel fıtığı nedir?Lomber disk hernisi ya da bilinen diğer adıyla bel fıtığı, omurga üzerinde bulunan omurlar arasında gelişir. Omurların arasında bulunan, birbirine bağlayan ve esneklik sağlayarak yastıksı bir görev gören jel benzeri bağ dokusu, diğer adıyla disk, yaşlılığa bağlı olarak su kaybetmesi ile işlevini kaybetmeye başlar. Bunun sonucunda doğal konumundan çıkarak bel fıtığını oluşturur. Bel fıtığı çoğunlukla bel bölgesinde bulunan son iki diskte oluşur ve bel ağrısı, bacaklarda ağrı ve uyuşma, ayaklarda güçsüzlük ile karakterizedir. Bel fıtıkları bazı durumlarda cerrahi dışı olarak tedavi edilir ve alınan sonuca göre tedavi tekrar düzenlenir. Bu tedavi yöntemleri genellikle istirahat, antienflamatuvar ve ağrı kesici ilaçlar, egzersiz, fizik tedavi, steroid enjeksiyonu olabilir. İlaçların tamamı reçete edildiği şekilde kullanılmalı ve eğer iyileşme görülmüyor ise hekime tekrar başvurulmalıdır. Cerrahi tedavinin de uygulandığı bel fıtıkları parsiyel diskektomi ya da diskektomi yöntemleri ile gerçekleştirili. Lokal, spinal ya da genel anestezi ile yapılan operasyonlar, fıtıklaşan disk üzerine küçük bir kesi yoluyla yapılır. Bazı durumlarda bacak bölgesine giden sinir köklerinde bası meydana gelerek, güç kaybı yaşanabilir ve acil olarak ameliyat gerekebilir.Boyun Fıtığı Nedir?Boyun fıtığı, omurga üzerinde bulunan omurlar birbirine diskler ile bağlıdır. Omurlar arasında bulunan jel benzeri yapıdaki diskler boyun hareketlerin yapılmasına olanak tanır. Bazı durumlarda disk üzerinde bozulma, zedelenme ve yırtılma sonucu özelliğini kaybederek doğal pozisyonunu kaybederek omurların arasından çıkar; sinirlerin ve omuriliğin geçtiği kanala doğru kayar. Servikal disk hernisi olarak adlandırılan bu durumda kollarda ağrı, sızlama, his kaybı ve güçsüzlük oluşur. Nadiren bacaklarda da güçsüzlük görülebilir. Nöroşirürji uzmanı tarafından tanısı konarak tedavisi düzenlenir. Tanı için, ayrıntılı öykü dinlenerek, fizik muayene ve radyolojik görüntüleme yapılır. Çoğunlukla fizik tedavi ve ilaçlar ile cerrahi müdahaleye gerek kalmadan hasta iyileşir. Ancak iyileşmeyen vakalarda diskektomi yöntemi ile cerrahi müdahalede bulunulur. Pek çok hasta operasyonu takiben 24 saat içinde evine döner.Fıtık neden olur?Fıtık belirtileri nelerdir?Fıtık belirtileri fıtığın oluştuğu bölgeye göre değişiklik gösterir. Genel olarak karın bölgesinde olan fıtıklarda kasların yırtılmasına bağlı olarak ağrı ve cilt altında şişlik görülür. Şişlik büyüdükçe ağrı azalsa da tedavi zorlaşır. Boyun ve bel fıtıklarında ise ekstremitelerde güçsüzlük, ağrı ve his kaybı gibi belirtilerin yanı sıra fıtığın olduğu bölgede de ağrı hissedilir.Fıtık tedavisi nasıldır?Fıtığın oluştuğu bölgeye göre tedavi şekli değişir. Bazı durumlarda egzersiz, fizik tedavi ve ilaç tedavisi uygulansa da bu tedavi yöntemlerine yanıt alınamayan ve ileri düzey fıtıklarda cerrahi operasyon yapılır. Eğer bu tarz ağrılarınız varsa uzman bir hekime görünerek bir an önce kontrollerinizi yaptırmanız önerilir. | 4,845 |
4,458 | Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları | Evde bebek bakımında dikkat edilmesi gerekenler | İçindekilerEmzirme düzeniDışkı ve idrar sıklığıAlt değiştirmeGöbek bakımıBebek banyosuCilt bakımıTırnak bakımıHapşırık ve hıçkırıklarYatma pozisyonuOda ısısıAraba koltuğuZiyaretlerEve giderken gerekenlerBebeğinizin ilk kontrolüAnne sütünün sağılması ve saklanmasıUygun sağma teknikleriHazırlanma ve temizlikSütün elle sağılmasıSütün toplanmasıSütün ısıtılmasıDonmuş sütü eritmeDiğer önerilerimizAnne sütünün saklanma süreleri Emzirme düzeni
İlk haftalarda emzirme düzensizdir ve bebek her istediğinde emzirilmelidir. Her iki göğsü de eşit sürelerde emzirtmek idealdir. Ancak bu her zaman gerçekleşmez. Bebek bir seferde tek göğsü emerse bir sonraki sefer diğer taraftan emzirmek gerekir. İlk 10 dakikadan sonra gelen süt daha yağlıdır; bebekte doygunluk hissi uyandırır. Bir göğsü emmesi bu nedenle yeterli olabilir. Günde yaklaşık 10-12 kere emmesi ve ilk 4-6 ay gece beslenmesi normaldir. Emzirilen bebeğe su vermek gerekmez. Meyve püresi ve pirinçli mama benzeri ek besinler 6 aydan sonra verilmelidir.
Dışkı ve idrar sıklığı
Bebeğinizin ilk ayında dışkı sayısı fazladır (günde 6-8 kez). Anne sütüyle beslenen bebeklerin dışkıları cıvık olur. Dışkı ilk günler yeşilimsi, daha sonra altın sarısı renk alır. Mama ile beslenen bebeklerin dışkıları daha kıvamlı ve sıklığı daha azdır. Bu bebeklerde kabızlık da olabilir. Bebeğin günde en az 6-8 kez idrar yapması gerekir. Bu beslenmenin yeterli olduğunu gösterir. Bir iki ay sonra bebek 2-3 günde bir de dışkılayabilir, buda normaldir.
Alt değiştirme
Bebeğinizin altını sık değiştirin. Beslenme öncesi altı kirli ise veya bebek huzursuz ise bebeğinizin altını değiştirin. Beslenme ile barsak hareketleri artacaktır; bu nedenle beslenme sonrasında bebeğinizin altını değiştirmeniz gerekebilir. Bebeğin altını ıslak pamukla silebilir, çok kirli ise yıkayabilirsiniz. Hazır silme bezleri, yolculuklarınızda pratik olacaktır. Bebeğin cildi çok hassastır. Islak veya kirli bez uzun süre ( 3-4 saat ) kalırsa pişik olur. Bu durumda bebek cildine uygun pişik kremi uygulayabilirsiniz. Kız bebeklerin altları önden arkaya doğru temizlemek gerekir.
Göbek bakımı
Göbeğin ve çevresinin temiz ve kuru kalması gerekir. Göbek bağı kullanmayın. Günde 1-2 kere göbek kordonunu dibinden, alkollü pamuk ile silin. Göbeği bezin dışında bırakmaya dikkat edin. Göbek 7-14 gün içinde düşer. Düştükten sonra yerinde hafif bir kanama olması normaldir. Bu durumda alkol ile silebilirsiniz.
Bebek banyosu
Göbek düştükten 1 gün sonra banyo yaptırabilirsiniz. Göbek düşene kadar yumuşak bir bezle bebek cildini uygun bir sabunla silin ve daha sonra durulayın. Gün aşırı banyo yeterli olacaktır. Ancak ağzını, çenesini ve genital bölgesini sık sık ıslak, sabunsuz, yumuşak bir bezle silmeniz gerekir. Banyolarında içme suyu kullanmanız gerekmez.
Ancak cildinde yara varsa veya ameliyat geçirdiyse kaynamış ve ılıtılmış su kullanmanız gerekebilir. Bu konuda doktorunuzun tavsiyelerini almalısınız. Suyun ısısını, kolunuzun iç kısmını suya daldırarak test etmelisiniz. Banyo sonrasında cildi durulamak son derece önemlidir. Sabun bebek cildini tahriş edebilir.
Cilt bakımı
Her banyo sonrası krem veya yağ sürmek gerekmez. Bebek cildi çok hassastır. Krem ve yağlar sürerek cildin terlemesi önlenirse, ufak sivilceler ve isilik tarzında döküntüler ortaya çıkabilir. Eğer cildi kurur ve çatlaklar gelişirse, bir bebek losyonu veya nemlendiricisini günde 2 kere sürebilirsiniz. Bebeğin cildi kuru ise çok banyo yaptırmayın. Banyonun suyuna bebe yağı eklemek de işe yarayabilir.
Tırnak bakımı
Bebeğin tırnağını, ona özel bir bebek tırnak makası ile kesebilirsiniz. Uzamış tırnaklarıyla bebek, yüzünü ve gözünün kornea tabakasını çizebilir. Bebek tırnak makasıyla tırnağın keskin ve sivri köşeleri de ince bir törpüyle yumuşatın. Bu işlemi yaparken yanınıza bir yardımcı almalısınız.
Hapşırık ve hıçkırıklar
Hapşırık, genze kaçan damlacıkları temizlemek üzere bir reaksiyon, hıçkırık ise solunum kası olan diyaframın uyarılması sonucu ortaya çıkan bir reflekstir. Hıçkıran bebek kısa süre ile emzirilirse bu refleks yavaşça kaybolur.
Yatma pozisyonu
Bebeğinizi sırtüstü yatırın. Son yıllardaki araştırmaların sonuçlarına göre sırtüstü yatış en güvenli yatma şeklidir. Bebeğin başını uyurken her iki yana çevirebilirsiniz. Bebek uyanıkken yüzükoyun yatırarak kollarının kuvvetlenmesine yardımcı olabilirsiniz. Yastık ve kuş tüyü yorgan kullanmayın. Yorganını göğüs hizasına kadar örtün, başına çekmeyin. Bebeği fazlaca ısıtmayın. Yatağında yumuşak oyuncaklar bırakmayın. Bu önlemler SIDS denilen nedensiz beşik ölümlerini önlemek amacıyla tüm dünya bebeklerine önerilmektedir.
Oda ısısı
Sizin rahat ettiğiniz oda ısısında bebeğiniz de rahat edecektir. Zamanında doğan bebekler için 21-24 C derece uygundur. Eğer klima kullanıyorsanız, bebeğin üzerine üflememek koşuluyla bebeği odada tutabilirsiniz. Unutmayın, bebek, kapı veya pencerenin aralanmasıyla, çok soğuk olmayan bir ortamda hemen üşümez. Üşüse de hasta olmaz. Aşırı ısıtma, beslenmeye isteksizlik ve uyku haline neden olur. Bebeğin elleri ve burnu soğuksa, ortam ısısı yetersiz demektir. Bu durumda vücut ısısına da bakılabilir. Üzerine bir battaniye örtülerek bebek ısıtılmalıdır. Devamlı soğuk olan bebekler iyi büyüyemezler.
Araba koltuğu
Hastaneden evinize giderken ve bundan sonraki yolculuklarınızda yeni doğan bebekler için olan araba koltuğu kullanın.
Ziyaretler
ilk haftalarda yorucu ziyaretlerden kaçının. Bebek bakımı zor da olsa en kolay biçimde evde yapılır. Bebeği kalabalık gurupların içerisine sokmayın. Unutmayın, özellikle kış aylarında, kapalı ortamlarda, virüslerin neden olduğu üst solunum yolu enfeksiyonlarına çok sık rastlanır. Bebeğin hastalanmaması için öptürmeyin, kalabalıklara sokmayın, ufak çocuklardan uzak tutun. Annenin de lohusa döneminde kendini iyi koruması gerekir.
Eve giderken gerekenler
Hastaneden çıkarken: Alt bezi, body (iç tulum), tulum, battaniye (tercihen delikli).
Evde: Pişik kremi, burun aspiratörü (gerekebilir), serum fizyolojik burun damlası, pamuk, pansuman alkolü, tırnak makası, bebek fırçası.
Diğer araç ve gereçler: Araba koltuğu (aynı zamanda ana kucağı gibi kullanılabilir), beşik, alt değiştirme masası, bebek banyosu.
Bebeğinizin ilk kontrolü
Taburcu olduktan bir hafta sonra yapılır. Bundan sonraki kontrol ve aşılar için doktorunuza danışınız. bebeğiniz doktorunu ziyaret ettiğinde tam bir tıbbi muayeneden geçer. Yaşına göre büyüme ve gelişmesi izlenir. Her ay için beslenmesi değerlendirilir ve gerekli diyet önerileri verilir. Belirli dönemlerde kansızlık ve idrar yolu enfeksiyonu taraması, verem testi yapılır; işitme ve görme fonksiyonları değerlendirilir. Gerekli görüldüğünde ilgili uzmanlık alanlarına yönlendirilir. Zamanı geldiğinde ev kazalarından korunma, disiplin, tuvalet eğitimi, okula hazırlık, öğrenme güçlüğü, dikkatsizlik, davranış bozukluğu, cinsel ve sosyal gelişim konularında da aile desteklenir.
Şu durumlarda derhal doktorunuzu aramalısınız:
Bebek 6-7 saat uyanmazsa,
Kasık bölgesinde ağrılı şişlik olursa,
Ateş, popodan, 38°C'nin üzerindeyse (Fazla ısınmış olabilir. Önce üzerini açın. 15 dakika bekleyin ve sonra derece ile ölçün. Ateşi hala 38 C'in üzerindeyse hemen doktorunuzu arayın),
Tüm vücuda yayılmış sarılık varsa,
Bezlerinin dışına kadar taşan sıvı tarzında dışkılama (günde 3-4 defa) oluyorsa,
Üst üste fışkırtır tarzda kusuyorsa...
Anne sütünün sağılması ve saklanması
Bebeğinizden uzak kaldığınız durumlarda da bebeğinizi anne sütü ile besleyebilirsiniz. Bunun için önceden göğsünüzü sağıp, gerekli olduğunda bebeğe sağılmış sütünüzü verebilirsiniz. Göğsünüzü elinizle veya pompayla sağabilirsiniz. Pompalar elle, pille veya elektrikle çalışabilir.
Uygun sağma teknikleri
Elle sağma: Bebeğiniz zamanında doğmuş ve sizi iyi emiyorsa, sütünüzün fazlasını almak için veya göğüs ucunu yumuşatmak için elle sağmak uygundur.
Elektrikli pompa: Bebeğiniz prematüre doğmuş ve uzun süre sizi ememeyecekse, hastane tipi elektrikli pompa kiralamalısınız.
Pilli Pompa: Arada sağım yapacaksanız pilli pompa alabilirsiniz.
Hazırlanma ve temizlik
Göğüslerinizi sağmadan önce mutlaka ellerinizi yıkayınız.
Göğüslerinizi temiz tutmak için günde bir kez banyo veya duş almak yeterlidir. Her kullanımdan önce pompanın setlerini sıcak sabunlu su ile yıkayınız.
Hastaysanız ve bir ilaç almanız gerekiyorsa doktorunuza danışınız.
Sütün elle sağılması
Ellerinizi ılık su ve sabun ile yıkayınız.
Göğsünüzün ucunu kaynamış, ılıtılmış su ve pamukla siliniz.
Baş parmağınızı göğsün üzerinde saat 12:00 konumunda, orta ve işaret parmaklarınızı göğsün altına kahverengi kısmın gerisine saat, 6:00 konumunda yerleştiriniz. Bu şekilde süt torbacıkları sağılacaktır.
Önce geriye daha sonra da parmaklarınızı ileriye doğru yuvarlayarak göğsünüzün ucunu sıkmayacak şekilde göğüs duvarından destek alarak öne doğru sağma işlemini bitiriniz.
Elinizin "C" şeklini koruyarak her saat kadranını sağmak üzere göğsünüzde parmaklarınızı dolaştırınız.
Sütün toplanması
Sağdığınız sütü temiz bir plastik veya cam şişede veya süt saklama poşetlerinde saklayabilirsiniz. Şişeleri tamamen doldurmadan, emziksiz bir şekilde kapak ile sıkıca kapatınız. Poşetler ise lastik bir bant ile kapatılabilir. Sağdığınız ve poşetlediğiniz her sütün üzerine bebeğinizin ismini ve tarihi yazmayı unutmayın.
Sütün ısıtılması
Soğuk süt akan ılık su altında veya bir biberon ısıtıcısında ısıtılabilir. Sütü fazla ısıtmayın. Bu, sütün kesilmesine ve bazı proteinlerin hasar görmesine neden olabilir. Sütü eritmek veya ısıtmak için mikrodalga fırınların kullanılması kesinlikle önerilmemektedir.
Donmuş sütü eritme
Buzdolabında, yavaş olarak eritiniz. ( 100 cc. sütün erimesi birkaç saat sürebilir). Sıcak suyun altında bir kap içinde daha hızlı olarak eritmede yapılabilir.
Diğer önerilerimiz
Sütü bir saatten fazla oda ısısında bırakmayın.
İkinci kullanımdan sonra kalan sütü atmalısınız.
Eritilmiş sütü tekrar dondurmayın.
Sütü buzdolabının kapağına koymayın.
Sütler bir termos içinde, buz ile birlikte taşınmalıdır.
Anne sütünün saklanma süreleri
Sağdığınız sütü dondurmadan 72 saat ve dondurulmuş sütü erittikten sonra 24 saat buzdolabında (+ 1 ile +4 °C arasında) saklayabilirsiniz.
Süt, tek kapılı buzdolabının buzluğunda (-7 ile -2°C arasında) 3 haftaya kadar, iki kapılı buzdolaplarının buzluğunda 3 ay saklanabilir.
Sütünüzü derin dondurucuda (-18 °C'nin altında) 6 aya kadar saklayabilirsiniz.Emzirme düzeniİlk haftalarda emzirme düzensizdir ve bebek her istediğinde emzirilmelidir. Her iki göğsü de eşit sürelerde emzirtmek idealdir. Ancak bu her zaman gerçekleşmez. Bebek bir seferde tek göğsü emerse bir sonraki sefer diğer taraftan emzirmek gerekir. İlk 10 dakikadan sonra gelen süt daha yağlıdır; bebekte doygunluk hissi uyandırır. Bir göğsü emmesi bu nedenle yeterli olabilir. Günde yaklaşık 10-12 kere emmesi ve ilk 4-6 ay gece beslenmesi normaldir. Emzirilen bebeğe su vermek gerekmez. Meyve püresi ve pirinçli mama benzeri ek besinler 6 aydan sonra verilmelidir.Dışkı ve idrar sıklığıBebeğinizin ilk ayında dışkı sayısı fazladır (günde 6-8 kez). Anne sütüyle beslenen bebeklerin dışkıları cıvık olur. Dışkı ilk günler yeşilimsi, daha sonra altın sarısı renk alır. Mama ile beslenen bebeklerin dışkıları daha kıvamlı ve sıklığı daha azdır. Bu bebeklerde kabızlık da olabilir. Bebeğin günde en az 6-8 kez idrar yapması gerekir. Bu beslenmenin yeterli olduğunu gösterir. Bir iki ay sonra bebek 2-3 günde bir de dışkılayabilir, buda normaldir.Alt değiştirmeBebeğinizin altını sık değiştirin. Beslenme öncesi altı kirli ise veya bebek huzursuz ise bebeğinizin altını değiştirin. Beslenme ile barsak hareketleri artacaktır; bu nedenle beslenme sonrasında bebeğinizin altını değiştirmeniz gerekebilir. Bebeğin altını ıslak pamukla silebilir, çok kirli ise yıkayabilirsiniz. Hazır silme bezleri, yolculuklarınızda pratik olacaktır. Bebeğin cildi çok hassastır. Islak veya kirli bez uzun süre ( 3-4 saat ) kalırsa pişik olur. Bu durumda bebek cildine uygun pişik kremi uygulayabilirsiniz. Kız bebeklerin altları önden arkaya doğru temizlemek gerekir.Göbek bakımıGöbeğin ve çevresinin temiz ve kuru kalması gerekir. Göbek bağı kullanmayın. Günde 1-2 kere göbek kordonunu dibinden, alkollü pamuk ile silin. Göbeği bezin dışında bırakmaya dikkat edin. Göbek 7-14 gün içinde düşer. Düştükten sonra yerinde hafif bir kanama olması normaldir. Bu durumda alkol ile silebilirsiniz.Bebek banyosuGöbek düştükten 1 gün sonra banyo yaptırabilirsiniz. Göbek düşene kadar yumuşak bir bezle bebek cildini uygun bir sabunla silin ve daha sonra durulayın. Gün aşırı banyo yeterli olacaktır. Ancak ağzını, çenesini ve genital bölgesini sık sık ıslak, sabunsuz, yumuşak bir bezle silmeniz gerekir. Banyolarında içme suyu kullanmanız gerekmez.Ancak cildinde yara varsa veya ameliyat geçirdiyse kaynamış ve ılıtılmış su kullanmanız gerekebilir. Bu konuda doktorunuzun tavsiyelerini almalısınız. Suyun ısısını, kolunuzun iç kısmını suya daldırarak test etmelisiniz. Banyo sonrasında cildi durulamak son derece önemlidir. Sabun bebek cildini tahriş edebilir.Cilt bakımıHer banyo sonrası krem veya yağ sürmek gerekmez. Bebek cildi çok hassastır. Krem ve yağlar sürerek cildin terlemesi önlenirse, ufak sivilceler ve isilik tarzında döküntüler ortaya çıkabilir. Eğer cildi kurur ve çatlaklar gelişirse, bir bebek losyonu veya nemlendiricisini günde 2 kere sürebilirsiniz. Bebeğin cildi kuru ise çok banyo yaptırmayın. Banyonun suyuna bebe yağı eklemek de işe yarayabilir.Tırnak bakımıBebeğin tırnağını, ona özel bir bebek tırnak makası ile kesebilirsiniz. Uzamış tırnaklarıyla bebek, yüzünü ve gözünün kornea tabakasını çizebilir. Bebek tırnak makasıyla tırnağın keskin ve sivri köşeleri de ince bir törpüyle yumuşatın. Bu işlemi yaparken yanınıza bir yardımcı almalısınız.Hapşırık ve hıçkırıklarHapşırık, genze kaçan damlacıkları temizlemek üzere bir reaksiyon, hıçkırık ise solunum kası olan diyaframın uyarılması sonucu ortaya çıkan bir reflekstir. Hıçkıran bebek kısa süre ile emzirilirse bu refleks yavaşça kaybolur.Yatma pozisyonuBebeğinizi sırtüstü yatırın. Son yıllardaki araştırmaların sonuçlarına göre sırtüstü yatış en güvenli yatma şeklidir. Bebeğin başını uyurken her iki yana çevirebilirsiniz. Bebek uyanıkken yüzükoyun yatırarak kollarının kuvvetlenmesine yardımcı olabilirsiniz. Yastık ve kuş tüyü yorgan kullanmayın. Yorganını göğüs hizasına kadar örtün, başına çekmeyin. Bebeği fazlaca ısıtmayın. Yatağında yumuşak oyuncaklar bırakmayın. Bu önlemler SIDS denilen nedensiz beşik ölümlerini önlemek amacıyla tüm dünya bebeklerine önerilmektedir.Oda ısısıSizin rahat ettiğiniz oda ısısında bebeğiniz de rahat edecektir. Zamanında doğan bebekler için 21-24 C derece uygundur. Eğer klima kullanıyorsanız, bebeğin üzerine üflememek koşuluyla bebeği odada tutabilirsiniz. Unutmayın, bebek, kapı veya pencerenin aralanmasıyla, çok soğuk olmayan bir ortamda hemen üşümez. Üşüse de hasta olmaz. Aşırı ısıtma, beslenmeye isteksizlik ve uyku haline neden olur. Bebeğin elleri ve burnu soğuksa, ortam ısısı yetersiz demektir. Bu durumda vücut ısısına da bakılabilir. Üzerine bir battaniye örtülerek bebek ısıtılmalıdır. Devamlı soğuk olan bebekler iyi büyüyemezler.Araba koltuğuHastaneden evinize giderken ve bundan sonraki yolculuklarınızda yeni doğan bebekler için olan araba koltuğu kullanın.Ziyaretlerilk haftalarda yorucu ziyaretlerden kaçının. Bebek bakımı zor da olsa en kolay biçimde evde yapılır. Bebeği kalabalık gurupların içerisine sokmayın. Unutmayın, özellikle kış aylarında, kapalı ortamlarda, virüslerin neden olduğu üst solunum yolu enfeksiyonlarına çok sık rastlanır. Bebeğin hastalanmaması için öptürmeyin, kalabalıklara sokmayın, ufak çocuklardan uzak tutun. Annenin de lohusa döneminde kendini iyi koruması gerekir.Eve giderken gerekenlerHastaneden çıkarken: Alt bezi, body (iç tulum), tulum, battaniye (tercihen delikli).Evde: Pişik kremi, burun aspiratörü (gerekebilir), serum fizyolojik burun damlası, pamuk, pansuman alkolü, tırnak makası, bebek fırçası.Diğer araç ve gereçler: Araba koltuğu (aynı zamanda ana kucağı gibi kullanılabilir), beşik, alt değiştirme masası, bebek banyosu.Bebeğinizin ilk kontrolüTaburcu olduktan bir hafta sonra yapılır. Bundan sonraki kontrol ve aşılar için doktorunuza danışınız. bebeğiniz doktorunu ziyaret ettiğinde tam bir tıbbi muayeneden geçer. Yaşına göre büyüme ve gelişmesi izlenir. Her ay için beslenmesi değerlendirilir ve gerekli diyet önerileri verilir. Belirli dönemlerde kansızlık ve idrar yolu enfeksiyonu taraması, verem testi yapılır; işitme ve görme fonksiyonları değerlendirilir. Gerekli görüldüğünde ilgili uzmanlık alanlarına yönlendirilir. Zamanı geldiğinde ev kazalarından korunma, disiplin, tuvalet eğitimi, okula hazırlık, öğrenme güçlüğü, dikkatsizlik, davranış bozukluğu, cinsel ve sosyal gelişim konularında da aile desteklenir.Şu durumlarda derhal doktorunuzu aramalısınız:Anne sütünün sağılması ve saklanmasıBebeğinizden uzak kaldığınız durumlarda da bebeğinizi anne sütü ile besleyebilirsiniz. Bunun için önceden göğsünüzü sağıp, gerekli olduğunda bebeğe sağılmış sütünüzü verebilirsiniz. Göğsünüzü elinizle veya pompayla sağabilirsiniz. Pompalar elle, pille veya elektrikle çalışabilir.Uygun sağma teknikleriElle sağma: Bebeğiniz zamanında doğmuş ve sizi iyi emiyorsa, sütünüzün fazlasını almak için veya göğüs ucunu yumuşatmak için elle sağmak uygundur.Elektrikli pompa: Bebeğiniz prematüre doğmuş ve uzun süre sizi ememeyecekse, hastane tipi elektrikli pompa kiralamalısınız.Pilli Pompa: Arada sağım yapacaksanız pilli pompa alabilirsiniz.Hazırlanma ve temizlikSütün elle sağılmasıSütün toplanmasıSağdığınız sütü temiz bir plastik veya cam şişede veya süt saklama poşetlerinde saklayabilirsiniz. Şişeleri tamamen doldurmadan, emziksiz bir şekilde kapak ile sıkıca kapatınız. Poşetler ise lastik bir bant ile kapatılabilir. Sağdığınız ve poşetlediğiniz her sütün üzerine bebeğinizin ismini ve tarihi yazmayı unutmayın.Sütün ısıtılmasıSoğuk süt akan ılık su altında veya bir biberon ısıtıcısında ısıtılabilir. Sütü fazla ısıtmayın. Bu, sütün kesilmesine ve bazı proteinlerin hasar görmesine neden olabilir. Sütü eritmek veya ısıtmak için mikrodalga fırınların kullanılması kesinlikle önerilmemektedir.Donmuş sütü eritmeBuzdolabında, yavaş olarak eritiniz. ( 100 cc. sütün erimesi birkaç saat sürebilir). Sıcak suyun altında bir kap içinde daha hızlı olarak eritmede yapılabilir.Diğer önerilerimizAnne sütünün saklanma süreleri | 5,659 |
4,459 | Nöroloji | EMG nedir? | Çevrenin farkında oluşumuz ve yine çevreye uyum sağlamak için ortaya çıkan tepkilerimiz biyoelektriksel süreçlerle olabilmektedir.
Çevredeki, fizik (ışık, ısı, yanma, batma, ağrı, temas, basınç vs) ve kimyasal faktörler (tad ve koku oluşturan bileşikler), ile organizmanın durumunu belirten faktörler (pozisyon, gerilme, yer çekimi, açlık vs) özel reseptörleri vasıtası ile elektriksel sinyallere dönüştürülerek ilgili duyu sinirlerine aktarılır. Bu duyu sinirleri aldığı elektrik sinyalini omurilik vasıtası ile merkezi sinir sistemine aktarır, sinyaller orada değerlendirilir, bellektekiler ile kıyaslanır ve duyum olarak algılanır.
Organizmada algılanan bu duyumlar organizmanın çevreye karşı durumunu belirler ve çevrenin durumuna uyum göstermek için organizmada tepkiler oluşur, doğaldır ki bu tepki, organizmanın korunması ve yaşamını, giderek türünü devam ettirmesine yöneliktir.
En bilinen tepki de harekettir. Beyindeki hareketten sorumlu jeneratör hücrelerden çıkan elektriksel sinyaller omuriliğe ve oradan kaynak alan sinir telleri vasıtası ile ilgili kaslara ulaştırılırlar.
İşte bu duyu ve hareket sinyallerini ileten sinirleri, tıpkı binlerce izole edilmiş iletken telin bir araya geldiği telefon kablolarına benzetebiliriz.
Parmağımızın istediğimiz biçimde kıvrılma hareketi ; bilgisayar dili ile anlatılacak olsa saniyede milyonlarca bit' lik bilgi alışverişinin sağlıklı olarak yapılabilmesi ile başarılabilir. İşte bunun başarılabilmesi için sinir tellerinden geçen elektriksel sinyalin belirli bir hız ve kalitede olması, sinirlerden kaslara olan elektriksel sinyal akışının ve kasların kendi elektriksel davranışlarınında belirli standartta olmaları gereklidir.
İşte elektronörofizyoloji, duyu ve motor iletim yollarındaki elektriksel iletimin, bu yollardaki refleks yanıtların, motor sinirlerden kaslara elektriksel sinyallerin aşırımının ve kaslardaki elektriksel davranışların incelenerek, bu elemanlardaki elektriksel durumların ölçülüp, değerlendirilmesi ve normal dışı bulguların saptanarak, patolojinin neler olduğunun ortaya konulmasına yarayan nörolojinin laboratuvar dalıdır ve EMG incelemeleri de bu yöntemlerden biridir.İçindekilerEMG incelemelerinde neler yapılır?Ne gibi durumlarda EMG tetkikine baş vurulur?
EMG incelemelerinde neler yapılır?
Duyu sinirlerinin, motor sinirlerin ve her ikisinin birden sinir iletim hızlarının ölçülmesi, duyu potansiyeli ve kas aksiyon potansiyelleri amplitüdlerinin ölçülmesi iletmi bozak yerel ( tuzak nöropatiler sinir yaralanmaları ) ve genel ( polinöropatiler )
Refleks arkının (H), ve motor geç yanıtların (F) ölçümü ve zamansal değerlendirilmesi, karşı kol ya da bacak la kıyaslanmaları
İğne elektromyografisi yöntemi ile, kaslara ait istirahat aktivitelerinin, motor ünite potansiyellerinin ve maksimal kasılma örneklerinin değerlendirilerek kaslara gelen sinirlerdeki zedelenmenin ( Motor nöron hastalıkları , boyun bel fıtığı, tuzak nöropatiler, sinir yaralanma ya da kesilmeleri,) ya da kasların kendilerine ait hastalıkların değerlendirilmesi
Sinirlerden kaslara elektriksel aşırımın değerlendirileren kas sinir kavşağı hastalıklarının (miyastania gravis, Botulizm – konzerve hastalığı- vs) değerlendirilmesi
Yapılarak bu hastalıkların dereceleri yerleşimleri saptanır ve klinisyene bu konuda bilgilendirilerek tedavi seçeneklerini değerlendirmesinde yardımcı olunur.
Ne gibi durumlarda EMG tetkikine baş vurulur?
Bel ve boyun fıtıkları,
Elllerde ayaklarda uyuşmalar ağrı yanma
Kollarda bacaklarda uyuşma ve kuvvet azlıkları,
Şeker hastalığında uyuşma
Dializ hastalarında uyuşmalar
Kaslarda erime ve seyrimeler
Kaslarda aşırı kasılma,
Kas ağrıları
Zaman zaman olan kuvvetsizlik atakları
Özellikle günün ilerleyen saatlerinde olan kuvvet azalmaları göz kapağı düşmeleri
Yüz felçleri
Belirli kas gruplarında kuvvetsizlik
Kaza ve delici kesici silah yaralanmalarına bağlı hareket ve duyu kusurları
Enjeksiyonlara bağlı hareket ve duyu kusurları
Zehirlenme ve ilaçlara bağlı hareket ve duyu kusurlarıÇevrenin farkında oluşumuz ve yine çevreye uyum sağlamak için ortaya çıkan tepkilerimiz biyoelektriksel süreçlerle olabilmektedir.Çevredeki, fizik (ışık, ısı, yanma, batma, ağrı, temas, basınç vs) ve kimyasal faktörler (tad ve koku oluşturan bileşikler), ile organizmanın durumunu belirten faktörler (pozisyon, gerilme, yer çekimi, açlık vs) özel reseptörleri vasıtası ile elektriksel sinyallere dönüştürülerek ilgili duyu sinirlerine aktarılır. Bu duyu sinirleri aldığı elektrik sinyalini omurilik vasıtası ile merkezi sinir sistemine aktarır, sinyaller orada değerlendirilir, bellektekiler ile kıyaslanır ve duyum olarak algılanır.Organizmada algılanan bu duyumlar organizmanın çevreye karşı durumunu belirler ve çevrenin durumuna uyum göstermek için organizmada tepkiler oluşur, doğaldır ki bu tepki, organizmanın korunması ve yaşamını, giderek türünü devam ettirmesine yöneliktir.En bilinen tepki de harekettir. Beyindeki hareketten sorumlu jeneratör hücrelerden çıkan elektriksel sinyaller omuriliğe ve oradan kaynak alan sinir telleri vasıtası ile ilgili kaslara ulaştırılırlar.İşte bu duyu ve hareket sinyallerini ileten sinirleri, tıpkı binlerce izole edilmiş iletken telin bir araya geldiği telefon kablolarına benzetebiliriz.Parmağımızın istediğimiz biçimde kıvrılma hareketi ; bilgisayar dili ile anlatılacak olsa saniyede milyonlarca bit' lik bilgi alışverişinin sağlıklı olarak yapılabilmesi ile başarılabilir. İşte bunun başarılabilmesi için sinir tellerinden geçen elektriksel sinyalin belirli bir hız ve kalitede olması, sinirlerden kaslara olan elektriksel sinyal akışının ve kasların kendi elektriksel davranışlarınında belirli standartta olmaları gereklidir.İşte elektronörofizyoloji, duyu ve motor iletim yollarındaki elektriksel iletimin, bu yollardaki refleks yanıtların, motor sinirlerden kaslara elektriksel sinyallerin aşırımının ve kaslardaki elektriksel davranışların incelenerek, bu elemanlardaki elektriksel durumların ölçülüp, değerlendirilmesi ve normal dışı bulguların saptanarak, patolojinin neler olduğunun ortaya konulmasına yarayan nörolojinin laboratuvar dalıdır ve EMG incelemeleri de bu yöntemlerden biridir.EMG incelemelerinde neler yapılır?Ne gibi durumlarda EMG tetkikine baş vurulur? | 1,751 |
4,460 | Göğüs Cerrahisi | Ebus nedir, hangi hastalıkların tanısında kullanılır? | Bronkoskopi uzun yıllardır alt solunum yolları ve akciğer hastalıklarının tanısında kullanılmakta olan bir yöntemdir. Bronkoskopi ile havayollarının içindeki hastalık bulguları doğrudan veya dolaylı olarak gözlenebilmekte ve hastalıklı bölgelerden değişik incelemeler için örnekler alınabilmektedir. Ancak havayollarının içinde yani bronşlarda bir anormallik olmayan birçok akciğer hastalığında ameliyata kadar giden fazladan tanısal girişime gerek duyulmaktadır. Bronkoskop ile görmeden bronş dışından alınan bazı örnekleme yöntemleri yeterince verimli olamamaktadır.
Son yıllarda bronkoskop cihazına eklenmiş ultrasonografi ile artık havayollarının dışındaki hastalıklarda görülür ve kolaylıkla örneklenebilir hale gelmiştir. Bu yöntemle yani Endobronşial Ultrasonografi EBUS yöntemi ile standart bronkoskopi ile tanı konulamayan bronşa komşu, bronşun dışındaki büyümüş lenf bezleri veya tümör gibi birçok hastalığa kolaylıkla ve görerek ulaşılabilmekte ve buralardan tanı için uygun örnekler elde edilebilmektedir.İçindekilerEBUS nedir? EBUS hangi hastalıkların tanısında kullanılır?
EBUS nedir?
Ultrasonografi ses dalgalarının insan vücudundaki farklı doku ve organlara çarpıp yansıması ile görüntü elde etme yöntemidir. Bu yöntemde ultrasonik ses dalgaları insan dokusuna gönderilmekte, dokuya çarpan ve dokunun özelliklerine göre belirli oranda geri yansıyan ses dalgaları tekrar algılanarak dokunun görüntüsüne dönüştürülmektedir. Doğada bu sistemin en iyi örneği yarasalar olup aslında kör olan bu hayvanlar insan kulağının duyamadığı frekansta sesler çıkarıp bu seslerin yansımalarını dinleyerek görmedikleri halde çevrelerindeki her şeyi çok net olarak algılayabilmektedirler.
EBUS sisteminde bronkoskopun ucuna yerleştirilen ultrasonografi birimi sayesinde bir yandan havayolunun içi görülürken ultrason yöntemi ile de bronşun duvarının arkasındaki doku ve kan damarları çok net olarak görüntülenebilmektedir. Biyopsi yapılmak istenen lenf bezi veya tümör kitlesi ultrasonografi ile görüldükten sonra bronkoskopun içerisinden, özel bir iğne gönderilmekte ve ultrasonografik görüntü altında bu lenf bezi ya da kitleden örnek alınabilmektedir. Yöntemin birinci avantajı görerek biyopsi alınmasını sağlaması ve hedefe ulaşmanın kesin olarak mümkün olmasıdır. İkinci avantaj ise kan damarlarının ultrasonografi ile görüntülenmesi ve bu sayede damar yaralanması riskinin ortadan kalkmasıdır.
Bu yöntemde bronkoskopik girişim lokal veya genel anestezi altında ağız yolundan yapılmaktadır. Normal bronkoskopi işlemine göre işlem süresi sadece 15-20 dk. uzamaktadır.
EBUS hangi hastalıkların tanısında kullanılır?
Bu yöntem havayollarına komşu lenf bezlerinde büyüme yapan kanser, lenfoma, sarkoidoz, tüberküloz, enfeksiyon hastalıkları gibi birçok hastalığın tanısında kullanılmaktadır. Kanser hastalarında hastalık tanısı yanında, hastalığın evresinin belirlenmesinde de bu yöntemin başarısı çok yüksektir. Bu yöntemin kullanılması ile birçok hasta gereksiz ameliyatlardan korunabilmekte ve hastanede dahi yatırılmadan kesisiz, ağrısız bir işlemle hastalıklarının tanısı ve evrelenmesi sağlanabilmektedir. Özellikle sarkoidoz, tüberküloz gibi göğüs boşluğu içerisindeki lenf bezlerinden biyopsi alınmasına olanak sağlayarak çok yüksek oranda diğer cerrahi yöntemlerin uygulanmasından hastayı kurtarabilmektedir. Kanser hastalarında ise doğru evreleme ve doğru tedavi politikasının belirlenmesinde temel faktördür. İşte bu yöntemle yine hastaların çok önemli bir bölümünde (% 90 üzeri) evreleme yapılabilmekte ve mediastinoskopik yönteme ancak hastaların % 5-10'unda gerek kalmaktadır.
Göğüs Hastalıkları Kliniğimizde EBUS cihazı olarak Endobronchial Ultrasound EB-1970UK (PENTAX Medical), HI Vision Preırus Ultrasound Diagnostic Sacanner (Hitachi Medical Co.) sistemi hizmete girmiştir.Bronkoskopi uzun yıllardır alt solunum yolları ve akciğer hastalıklarının tanısında kullanılmakta olan bir yöntemdir. Bronkoskopi ile havayollarının içindeki hastalık bulguları doğrudan veya dolaylı olarak gözlenebilmekte ve hastalıklı bölgelerden değişik incelemeler için örnekler alınabilmektedir. Ancak havayollarının içinde yani bronşlarda bir anormallik olmayan birçok akciğer hastalığında ameliyata kadar giden fazladan tanısal girişime gerek duyulmaktadır. Bronkoskop ile görmeden bronş dışından alınan bazı örnekleme yöntemleri yeterince verimli olamamaktadır.Son yıllarda bronkoskop cihazına eklenmiş ultrasonografi ile artık havayollarının dışındaki hastalıklarda görülür ve kolaylıkla örneklenebilir hale gelmiştir. Bu yöntemle yani Endobronşial Ultrasonografi EBUS yöntemi ile standart bronkoskopi ile tanı konulamayan bronşa komşu, bronşun dışındaki büyümüş lenf bezleri veya tümör gibi birçok hastalığa kolaylıkla ve görerek ulaşılabilmekte ve buralardan tanı için uygun örnekler elde edilebilmektedir.EBUS nedir?Ultrasonografi ses dalgalarının insan vücudundaki farklı doku ve organlara çarpıp yansıması ile görüntü elde etme yöntemidir. Bu yöntemde ultrasonik ses dalgaları insan dokusuna gönderilmekte, dokuya çarpan ve dokunun özelliklerine göre belirli oranda geri yansıyan ses dalgaları tekrar algılanarak dokunun görüntüsüne dönüştürülmektedir. Doğada bu sistemin en iyi örneği yarasalar olup aslında kör olan bu hayvanlar insan kulağının duyamadığı frekansta sesler çıkarıp bu seslerin yansımalarını dinleyerek görmedikleri halde çevrelerindeki her şeyi çok net olarak algılayabilmektedirler.EBUS sisteminde bronkoskopun ucuna yerleştirilen ultrasonografi birimi sayesinde bir yandan havayolunun içi görülürken ultrason yöntemi ile de bronşun duvarının arkasındaki doku ve kan damarları çok net olarak görüntülenebilmektedir. Biyopsi yapılmak istenen lenf bezi veya tümör kitlesi ultrasonografi ile görüldükten sonra bronkoskopun içerisinden, özel bir iğne gönderilmekte ve ultrasonografik görüntü altında bu lenf bezi ya da kitleden örnek alınabilmektedir. Yöntemin birinci avantajı görerek biyopsi alınmasını sağlaması ve hedefe ulaşmanın kesin olarak mümkün olmasıdır. İkinci avantaj ise kan damarlarının ultrasonografi ile görüntülenmesi ve bu sayede damar yaralanması riskinin ortadan kalkmasıdır.Bu yöntemde bronkoskopik girişim lokal veya genel anestezi altında ağız yolundan yapılmaktadır. Normal bronkoskopi işlemine göre işlem süresi sadece 15-20 dk. uzamaktadır.EBUS hangi hastalıkların tanısında kullanılır?Bu yöntem havayollarına komşu lenf bezlerinde büyüme yapan kanser, lenfoma, sarkoidoz, tüberküloz, enfeksiyon hastalıkları gibi birçok hastalığın tanısında kullanılmaktadır. Kanser hastalarında hastalık tanısı yanında, hastalığın evresinin belirlenmesinde de bu yöntemin başarısı çok yüksektir. Bu yöntemin kullanılması ile birçok hasta gereksiz ameliyatlardan korunabilmekte ve hastanede dahi yatırılmadan kesisiz, ağrısız bir işlemle hastalıklarının tanısı ve evrelenmesi sağlanabilmektedir. Özellikle sarkoidoz, tüberküloz gibi göğüs boşluğu içerisindeki lenf bezlerinden biyopsi alınmasına olanak sağlayarak çok yüksek oranda diğer cerrahi yöntemlerin uygulanmasından hastayı kurtarabilmektedir. Kanser hastalarında ise doğru evreleme ve doğru tedavi politikasının belirlenmesinde temel faktördür. İşte bu yöntemle yine hastaların çok önemli bir bölümünde (% 90 üzeri) evreleme yapılabilmekte ve mediastinoskopik yönteme ancak hastaların % 5-10'unda gerek kalmaktadır.Göğüs Hastalıkları Kliniğimizde EBUS cihazı olarak Endobronchial Ultrasound EB-1970UK (PENTAX Medical), HI Vision Preırus Ultrasound Diagnostic Sacanner (Hitachi Medical Co.) sistemi hizmete girmiştir. | 2,022 |
4,461 | Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları | El Yaralanmaları | Ellerimiz iş ve günlük hayatımızdaki ihtiyaçlarımızı karşılayabilmemiz ve kimseye muhtaç olmadan hayatı idame ettirmek ve ekonomik açıdan özgür olabilmemiz açısından vazgeçilmez organların başında gelmektedir. El fonksiyonlarında kayba neden olan başta travmatik yaralanmalar geçici veya kalıcı olarak başta iş gücü kaybı, psikolojik sorunlar ve diğer problemleri beraberinde getirir.
El yaralanmaları ev kazaları, endüstriyel yüksek enerjili kazalar ve trafik kazaları olmak üzere birçok sebep ile meydana geliyor. Bu tür yaralanmalar özellikle tendon (kas kirişleri) arter (damar) ve sinir yaralanmalarını içermektedir. Bu tür yaralanmalar bu dokuların kaybı ile beraber olduğu zaman daha komplike hale gelmekle birlikte genel olarak her yaralanma birbirinden büyük farklılıklar içeren geniş bir yelpazedir. Bu tür yaralanmalar sonrası yapılacak cerrahideki amaç elin fonksiyonunu mümkün olduğunca eski haline getirmeye çalışmaktır.
Tendon olarak isimlendirilen anatomik yapılar kasların kasılma ve gevşemesi sonucu oluşan kinetik enerjiyi kemik ve eklemlere hareket olarak aktaran sedefi beyaz renkli band şeklinde yapılardır. Arterler (atar damarlar kanı getiren damarlar) ve venler (kanı toplayıp götüren damarlar) bir organın beslenmesi fonksiyonuna sahip olup, sinirler ise his (ağrı, sıcaklık, soğukluk, basınç duygusu) ve kasların hareketlerinin sinir sistemine iletilmesinde ve bunlara reaksiyon vermemizde görevlidir.
El yaralanmalarında acile gelen hastada yapılan ilk muayenede en önemli nokta yaralanan el veya parmağın beslenme probleminin (kanlanmasının değerlendirilmesi) olup olmadığının değerlendirmektir. Sonrasında el veya parmağın hareket yetenekleri ve his kusuru (tendon ve sinir yaralanması) değerlendirilir. Beslenme problemi olan organın acil olarak ameliyata alınarak beslenme fonksiyonunu düzeltmek için damar onarımı yapılmalıdır. Beslenme problemi olmayan yaralanmalarda tendon veya sinir yaralanması mevcut ise hemen veya birkaç gün içersinde uygun şartlar sağlandıktan sonra yaralanan anatomik yapılar uygun cerrahi materyaller ile onarılmalıdır.
El yaralanmaları sonrası yapılacak ameliyat sadece o bölgenin uyuşturulması, kolun tamamen uyuşturulması veya genel anestezi altında yapılabilir. Yaralanmanın boyutuna ve şekline göre tercih edilen anestezi ile beraber cerrahi yapılacak bölge turnike diye isimlendirilen yöntem ile o bölgedeki kan boşaltılarak yaralanan organdaki karmaşık anatominin daha net görülebilir hale getirilebilir.
El yaralanmalarının doku kayıpları (tendon, damar, sinir ve kemik dokusu ile beraber) ile beraber olduğu yaralanma tiplerinde yapılacak cerrahi daha karmaşık hale gelebilir ve elde edilecek sonuçların başarısını azaltabilir. Doku kaybının tipine göre eksik olan doku vücudun başka yerinden kısmi veya herhangi bir fonksiyon kaybı yaratmayacak şekilde temin edilerek yapılır. El yaralanması sonrası yapılacak ameliyatlar birden fazla aşamalı olabilir. Tendon kaybı ile seyreden yaralanmalarda tendon kanalı tekrar oluşturmak amaçlı geçici silikon tendon benzeri materyaller kullanılarak(2-3 ay), önce tendon kanalı oluşturulur ve sonrasında vücudun başka yerinden alınan tendon veya tendon parçası ile onarım yapılır.
Tendon yaralanmaları sonrası onarım yapılan bölgede tendonun çevre dokulara yapışması ve kopmasını engellemek amaçlı özel donanımlar hazırlanarak erken dönemde pasif şekilde (lastik veya yay benzeri mekanizmalar) parmak hareketleri sağlayacak cihazlar eşliğinde fizik tedavi süreci başlar. Özellikle tendon yaralanması sonrası bu tür sistemlerin uygulanmadığı veya hastanın bu tedavinin devamına iştirak etmemesi halinde cerrahi başarı şansı ciddi anlamda azalmaktadır. Özellikle el ameliyatları sonrası fizik tedavi süreci operasyon başarısı açısından vazgeçilmez bir birliktelik içinde sürdürülmesi gereken bir süreçtir.
Sinir yaralanması ile beraber olan yaralanmalardan sonra yapılacak olan onarımlarda kısmen veya tam bir iyileşme hali belli bir süreç almaktadır. Yaralanmanın seviyesi özellikle kas hareketlerini sağlayan sinir lifleri açısından cerrahi başarı ile direkt ilişkili bir durumdur. Kaslara giden sinirlerin kasları uyardığı (motor plak) bölgedeki özel bölgelere kadar ulaşması, gereken sürede ulaşmaması halinde bu bölgelerin etkisiz hale gelmesine ve geri dönüşümsüz fonksiyon kayıplarına neden olabilir. Duyu sinirlerinde bu süreç daha uzun zaman almaktadır.
Parmak veya el kopması şeklindeki uzuv kayıpları ile seyreden yaralanmalarda yaralanmanın şekli, kaç seviyeden olduğu, ne kadar düzgün bir şekilde olduğu, temiz olması, kopan parçanın uygun şartlar ve süre içerisinde getirilip getirilmediği yapılacak olan cerrahinin başarısı ile direkt olarak ilişkilidir. Kopmuş olan organın temiz bir bez içersinde bir torbaya konulması ve bununda içi buz ve su dolu diğer bir poşet içersinde en kısa sürede acil servise getirilmesi önemlidir. İçinde kas dokusu da içeren uzuv kayıplarında, kopan parçanın acil servise ulaştırılma süreci çok daha önemlidir.
El yaralanmaları sonrasında zarar gören anatomik yapıların özelliğine göre iyileşme ve normale dönme süreci büyük farklılıklar gösterebilir. Örneğin 10 cm bir cilt kesi olan yaralanmada el fonksiyonlarında hiçbir kayıp olmazken, 1 cmlik bir kesi ile beraber olan yaralanma sonrası hareket ve his kusurları izlenebilir. Yaralanmanın ciddiyeti bu konuda uzman hekimlerce değerlendirilerek ve müdahale edilerek hastanın hekim ile tam bir uyum halinde hareket etmesi ile ancak en aza indirilebilir.Ellerimiz iş ve günlük hayatımızdaki ihtiyaçlarımızı karşılayabilmemiz ve kimseye muhtaç olmadan hayatı idame ettirmek ve ekonomik açıdan özgür olabilmemiz açısından vazgeçilmez organların başında gelmektedir. El fonksiyonlarında kayba neden olan başta travmatik yaralanmalar geçici veya kalıcı olarak başta iş gücü kaybı, psikolojik sorunlar ve diğer problemleri beraberinde getirir.El yaralanmaları ev kazaları, endüstriyel yüksek enerjili kazalar ve trafik kazaları olmak üzere birçok sebep ile meydana geliyor. Bu tür yaralanmalar özellikle tendon (kas kirişleri) arter (damar) ve sinir yaralanmalarını içermektedir. Bu tür yaralanmalar bu dokuların kaybı ile beraber olduğu zaman daha komplike hale gelmekle birlikte genel olarak her yaralanma birbirinden büyük farklılıklar içeren geniş bir yelpazedir. Bu tür yaralanmalar sonrası yapılacak cerrahideki amaç elin fonksiyonunu mümkün olduğunca eski haline getirmeye çalışmaktır.Tendon olarak isimlendirilen anatomik yapılar kasların kasılma ve gevşemesi sonucu oluşan kinetik enerjiyi kemik ve eklemlere hareket olarak aktaran sedefi beyaz renkli band şeklinde yapılardır. Arterler (atar damarlar kanı getiren damarlar) ve venler (kanı toplayıp götüren damarlar) bir organın beslenmesi fonksiyonuna sahip olup, sinirler ise his (ağrı, sıcaklık, soğukluk, basınç duygusu) ve kasların hareketlerinin sinir sistemine iletilmesinde ve bunlara reaksiyon vermemizde görevlidir.El yaralanmalarında acile gelen hastada yapılan ilk muayenede en önemli nokta yaralanan el veya parmağın beslenme probleminin (kanlanmasının değerlendirilmesi) olup olmadığının değerlendirmektir. Sonrasında el veya parmağın hareket yetenekleri ve his kusuru (tendon ve sinir yaralanması) değerlendirilir. Beslenme problemi olan organın acil olarak ameliyata alınarak beslenme fonksiyonunu düzeltmek için damar onarımı yapılmalıdır. Beslenme problemi olmayan yaralanmalarda tendon veya sinir yaralanması mevcut ise hemen veya birkaç gün içersinde uygun şartlar sağlandıktan sonra yaralanan anatomik yapılar uygun cerrahi materyaller ile onarılmalıdır.El yaralanmaları sonrası yapılacak ameliyat sadece o bölgenin uyuşturulması, kolun tamamen uyuşturulması veya genel anestezi altında yapılabilir. Yaralanmanın boyutuna ve şekline göre tercih edilen anestezi ile beraber cerrahi yapılacak bölge turnike diye isimlendirilen yöntem ile o bölgedeki kan boşaltılarak yaralanan organdaki karmaşık anatominin daha net görülebilir hale getirilebilir.El yaralanmalarının doku kayıpları (tendon, damar, sinir ve kemik dokusu ile beraber) ile beraber olduğu yaralanma tiplerinde yapılacak cerrahi daha karmaşık hale gelebilir ve elde edilecek sonuçların başarısını azaltabilir. Doku kaybının tipine göre eksik olan doku vücudun başka yerinden kısmi veya herhangi bir fonksiyon kaybı yaratmayacak şekilde temin edilerek yapılır. El yaralanması sonrası yapılacak ameliyatlar birden fazla aşamalı olabilir. Tendon kaybı ile seyreden yaralanmalarda tendon kanalı tekrar oluşturmak amaçlı geçici silikon tendon benzeri materyaller kullanılarak(2-3 ay), önce tendon kanalı oluşturulur ve sonrasında vücudun başka yerinden alınan tendon veya tendon parçası ile onarım yapılır.Tendon yaralanmaları sonrası onarım yapılan bölgede tendonun çevre dokulara yapışması ve kopmasını engellemek amaçlı özel donanımlar hazırlanarak erken dönemde pasif şekilde (lastik veya yay benzeri mekanizmalar) parmak hareketleri sağlayacak cihazlar eşliğinde fizik tedavi süreci başlar. Özellikle tendon yaralanması sonrası bu tür sistemlerin uygulanmadığı veya hastanın bu tedavinin devamına iştirak etmemesi halinde cerrahi başarı şansı ciddi anlamda azalmaktadır. Özellikle el ameliyatları sonrası fizik tedavi süreci operasyon başarısı açısından vazgeçilmez bir birliktelik içinde sürdürülmesi gereken bir süreçtir.Sinir yaralanması ile beraber olan yaralanmalardan sonra yapılacak olan onarımlarda kısmen veya tam bir iyileşme hali belli bir süreç almaktadır. Yaralanmanın seviyesi özellikle kas hareketlerini sağlayan sinir lifleri açısından cerrahi başarı ile direkt ilişkili bir durumdur. Kaslara giden sinirlerin kasları uyardığı (motor plak) bölgedeki özel bölgelere kadar ulaşması, gereken sürede ulaşmaması halinde bu bölgelerin etkisiz hale gelmesine ve geri dönüşümsüz fonksiyon kayıplarına neden olabilir. Duyu sinirlerinde bu süreç daha uzun zaman almaktadır.Parmak veya el kopması şeklindeki uzuv kayıpları ile seyreden yaralanmalarda yaralanmanın şekli, kaç seviyeden olduğu, ne kadar düzgün bir şekilde olduğu, temiz olması, kopan parçanın uygun şartlar ve süre içerisinde getirilip getirilmediği yapılacak olan cerrahinin başarısı ile direkt olarak ilişkilidir. Kopmuş olan organın temiz bir bez içersinde bir torbaya konulması ve bununda içi buz ve su dolu diğer bir poşet içersinde en kısa sürede acil servise getirilmesi önemlidir. İçinde kas dokusu da içeren uzuv kayıplarında, kopan parçanın acil servise ulaştırılma süreci çok daha önemlidir.El yaralanmaları sonrasında zarar gören anatomik yapıların özelliğine göre iyileşme ve normale dönme süreci büyük farklılıklar gösterebilir. Örneğin 10 cm bir cilt kesi olan yaralanmada el fonksiyonlarında hiçbir kayıp olmazken, 1 cmlik bir kesi ile beraber olan yaralanma sonrası hareket ve his kusurları izlenebilir. Yaralanmanın ciddiyeti bu konuda uzman hekimlerce değerlendirilerek ve müdahale edilerek hastanın hekim ile tam bir uyum halinde hareket etmesi ile ancak en aza indirilebilir. | 2,770 |
4,462 | Kadın Hastalıkları ve Doğum | Doğum kontrol yöntemleri | Kadınlara yönelik en sık kullanılan modern yöntemler gebeliği önleyici haplar ve rahim içi spiraldir. Ancak bundan başka iğne, diyafram, erkek döl hücrelerini öldüren tablet ve fitiller ile tüp ligasyonu denilen kadının tüplerinin bağlanması yöntemleri de doğum kontrolde etkili yöntemler arasındadır.İçindekilerDoğum kontrol hapı (oral kontraseptifler)Rahim içi araç (RİA, Spiral)İğneler (aşı, enjekte edilen hormonlar)
Doğum kontrol hapı (oral kontraseptifler)
Haplar, kadınlık hormonları içerir. Her gün düzenli ağızdan alındığında, yumurtanın oluşumunu engeller. Ayrıca, rahim ağzındaki salgıları kalınlaştırarak spermin geçip rahme ulaşmasını önler. Çok etkili bir yöntemdir ancak, cinsel ilişki olsa da, olmasa da her gün aynı zamanda unutulmadan alınmalıdır. Kadın hapı almayı unutursa, gebe kalma tehlikesi vardır. Daha önce hiç gebe kalmamış kadınlar rahatlıkla kullanabilir.
Olumlu yönleri
Adet dönemlerinin düzenli olmasını sağlar
Adet kanaması sırasında olan ağrı ve sancılar ile adet öncesi gerginliği azaltır.
Adet kanaması miktarını azaltarak, kansızlığın önlenmesine yardımcı olur.
Kadını, yumurtalık ve rahim kanserine karşı korur.
Yumurtalıklarında veya memelerde kistleri olanlarda, bu kistlerin büyümesini engeller.
Dış gebeliği önler.
Rahim ve tüplerde iltihap oluşmasını engeller.
Akne ve sivilcelerin düzelmesini sağlar.
Bırakıldığında hemen gebelik oluşabilir. Hiç doğum yapmamış kadınların kullanmasında herhangi bir sakınca yoktur.
Olumsuz yönleri
Her gün hap almanın hatırlanması gerekir.
Bulantı yapabilir. Gece yatmadan veya akşam yemeğinden sonra içilirse bu şikayet azalır.
İlk kullanımda 1–2 kilo artışı yapabilir. Bu daha ziyade su tutulumu şeklindedir. Daha az tuzlu yenmesi, hareketin artırılması ile düzelir.
Kadınların bazılarında kan basıncı (tansiyon) yükselebilir. Bu nedenle, ilk kullanıldığında ve daha sonraki kontrollerde kan basıncı ölçülmelidir.
Kullanılmaması gereken durumlar
Her gün hap almayı hatırlayamayacak olanların kullanmaması gerekir
Adetleri düzensiz olanlar (düzensizliğin nedeni belirleyinceye kadar)
Şeker hastaları
Karaciğer bozukluğu olanlar
Tansiyonu yüksek olanlar
Damar tıkanıklığı, bacaklarında kızarıklık, şişme ve ağrı ile belirti veren damar hastalığı olanlar
Özellikle bulantı, kusma ile birlikte şiddetli baş ağrıları olanlar kullanmamalıdır.
Rahim içi araç (RİA, Spiral)
Rahim içi araç, esnek materyalden yapılmıştır, rahmin içine sağlık personeli tarafından yerleştirilir. RİA, spermlerin kadının tüplerine ulaşmasını engeller. Çıkarıldıktan hemen sonra gebelik geri döner. Daha önce hiç gebe kalmamış kadınlar, eğer birden fazla kişi ile cinsel ilişki kurmuyorsa kullanabilir, yine de ilk seçenek olmamalıdır. RİA, sağlık kuruluşlarında (Hastanelerde, sağlık ocağı, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezlerinde) yerleştirilir.
Olumlu yönleri
Gebeliği önlemede etkili bir yöntemdir (yüzde 99)
Bakırlı olanlar, gebelikten 10–12 yıl boyunca etkili bir şekilde korur
Cinsel ilişkiyi etkilemez
Olumsuz yönleri
Özellikle, ilk 3 ayda adet günü sayısını ve kanama miktarını 2 katına kadar arttırabilir. Bu durum, daha sonra normale döner.
Adet döneminde ağrı olabilir. Bunun için ağrı kesici kullanılabilir.
Cinsel yolla bulaşan hastalık riski olanlar için uygun değildir.
Rahimden hazneye doğru kayabilir. Özellikle haznesinin içini yıkayanlarda sıklıkla görülen bir durumdur. Eğer yerinden oynarsa koruyuculuğu azalır.
İğneler (aşı, enjekte edilen hormonlar)
İğneler, hormon içerir. Her ay ve 3 ayda bir yapılan iki türü vardır. Yapıldıktan sonra kana yavaş yavaş hormon salınır. Hapa benzer şekilde yumurtanın oluşumunu engeller. Ayrıca rahim ağzındaki salgıları kalınlaştırarak spermin geçip rahme ulaşmasını önler.
Diyafram
İnce plastikten yapılmış, rahmin vajene açılan kısmına yani rahim ağzına yerleştirilen bir kapaktır. Spermlerin rahme geçişini engelleyerek gebelikten korur. Kadın, her cinsel ilişki öncesinde diyaframı kendi yerleştirir, cinsel ilişki sonrasında ise çıkarır.
Erkek döl hücrelerini öldüren tablet ve fitiller (Spermisitler)
Erkek döl hücrelerini öldüren tablet ve fitiller, gebeliği önlemek için cinsel ilişkiden önce kadın tarafından vajenin içine yerleştirilir. Bu maddeler, spermleri rahme ulaşmadan öldürür ve yumurtayı dölleyemez hale getirirler.
Kadının tüplerinin bağlanması (tüp ligasyonu)
Kadının gebelikten korunmak için kullanabileceği kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir yöntemdir. En etkili gebeliği önleyici yöntemlerden biridir. Tüpler, sadece yumurtalık ve rahim arasında köprü görevi yaptığı için tüplerin bağlanmasının gebeliğin engellenmesinden başka hiçbir etkisi yoktur.
Erkek Doğum Kontrol Yöntemleri
Erkek doğum kontrol yöntemlerinin başlıcaları ise kondom ve vazektomi denilen erkeğin sperm kanallarının bağlanmasıdır.
Kondom (prezervatif, kılıf, kaput)
Kondom, erkeklerin kullandığı gebeliği önleyici yöntemlerden biridir. Penis ile vajen arasında bir engel oluşturarak spermlerin geçişini önler. Kondomu eczanelerden, büyük marketlerden ve sağlık kuruluşlarından (sağlık ocağı, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri ve hastanelerden) alınabilir. Korunmanın yanında erken boşalmayı önler. AIDS, bel soğukluğu, frengi gibi cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlara karşı her iki cinsel eşi de korur.
Erkeğin kanallarının bağlanması (Vazektomi)
Çiftlerin gebelikten korunmak için kullanabileceği kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir yöntemdir. Eşin rızası gereklidir. Kanallarının bağlanması, erkeğin hastanede yatmasını gerektirmeyen basit bir operasyondur. Ameliyattan sonra, yeri iyileşene kadar dikkat etmekten başka yapılması gereken hiçbir şey yoktur. Erkeğin sertleşmesini, boşalmasını, meninin miktarını, rengini, cinsel istekleri ve cinsel tatmini etkilemez.Kadınlara yönelik en sık kullanılan modern yöntemler gebeliği önleyici haplar ve rahim içi spiraldir. Ancak bundan başka iğne, diyafram, erkek döl hücrelerini öldüren tablet ve fitiller ile tüp ligasyonu denilen kadının tüplerinin bağlanması yöntemleri de doğum kontrolde etkili yöntemler arasındadır.Doğum kontrol hapı (oral kontraseptifler)Haplar, kadınlık hormonları içerir. Her gün düzenli ağızdan alındığında, yumurtanın oluşumunu engeller. Ayrıca, rahim ağzındaki salgıları kalınlaştırarak spermin geçip rahme ulaşmasını önler. Çok etkili bir yöntemdir ancak, cinsel ilişki olsa da, olmasa da her gün aynı zamanda unutulmadan alınmalıdır. Kadın hapı almayı unutursa, gebe kalma tehlikesi vardır. Daha önce hiç gebe kalmamış kadınlar rahatlıkla kullanabilir.Rahim içi araç (RİA, Spiral)Rahim içi araç, esnek materyalden yapılmıştır, rahmin içine sağlık personeli tarafından yerleştirilir. RİA, spermlerin kadının tüplerine ulaşmasını engeller. Çıkarıldıktan hemen sonra gebelik geri döner. Daha önce hiç gebe kalmamış kadınlar, eğer birden fazla kişi ile cinsel ilişki kurmuyorsa kullanabilir, yine de ilk seçenek olmamalıdır. RİA, sağlık kuruluşlarında (Hastanelerde, sağlık ocağı, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezlerinde) yerleştirilir.İğneler (aşı, enjekte edilen hormonlar)İğneler, hormon içerir. Her ay ve 3 ayda bir yapılan iki türü vardır. Yapıldıktan sonra kana yavaş yavaş hormon salınır. Hapa benzer şekilde yumurtanın oluşumunu engeller. Ayrıca rahim ağzındaki salgıları kalınlaştırarak spermin geçip rahme ulaşmasını önler.İnce plastikten yapılmış, rahmin vajene açılan kısmına yani rahim ağzına yerleştirilen bir kapaktır. Spermlerin rahme geçişini engelleyerek gebelikten korur. Kadın, her cinsel ilişki öncesinde diyaframı kendi yerleştirir, cinsel ilişki sonrasında ise çıkarır.Erkek döl hücrelerini öldüren tablet ve fitiller, gebeliği önlemek için cinsel ilişkiden önce kadın tarafından vajenin içine yerleştirilir. Bu maddeler, spermleri rahme ulaşmadan öldürür ve yumurtayı dölleyemez hale getirirler.Kadının gebelikten korunmak için kullanabileceği kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir yöntemdir. En etkili gebeliği önleyici yöntemlerden biridir. Tüpler, sadece yumurtalık ve rahim arasında köprü görevi yaptığı için tüplerin bağlanmasının gebeliğin engellenmesinden başka hiçbir etkisi yoktur.Erkek doğum kontrol yöntemlerinin başlıcaları ise kondom ve vazektomi denilen erkeğin sperm kanallarının bağlanmasıdır.Kondom, erkeklerin kullandığı gebeliği önleyici yöntemlerden biridir. Penis ile vajen arasında bir engel oluşturarak spermlerin geçişini önler. Kondomu eczanelerden, büyük marketlerden ve sağlık kuruluşlarından (sağlık ocağı, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri ve hastanelerden) alınabilir. Korunmanın yanında erken boşalmayı önler. AIDS, bel soğukluğu, frengi gibi cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlara karşı her iki cinsel eşi de korur.Çiftlerin gebelikten korunmak için kullanabileceği kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir yöntemdir. Eşin rızası gereklidir. Kanallarının bağlanması, erkeğin hastanede yatmasını gerektirmeyen basit bir operasyondur. Ameliyattan sonra, yeri iyileşene kadar dikkat etmekten başka yapılması gereken hiçbir şey yoktur. Erkeğin sertleşmesini, boşalmasını, meninin miktarını, rengini, cinsel istekleri ve cinsel tatmini etkilemez. | 2,587 |
4,463 | Radyoloji | EEG nedir? | Beynin elektriksel faaliyetlerinin kayıtlanması işlemi olup, uluslararası kabul edilen haritalandırma işlemine uyarak belirli standartlarda, digital ortamda ya da kağıt üzerine yazdırma ile yapılır. Beyin devamlı elektriksel faaliyet içerisinde olup, yaşamın belirli devrelerinde bu eletriksel faaliyeti, belirgin gelişkinlik düzeyleri göstermekte, yine günlük yaşamın belirli evrelerinde de (uyku ve uyanıklık gibi) belirli standartlarda elektriksel faaliyetini devam ettirmektedir.
Elektroensefalografinin sağlıklı değerlendirilebilmesi için kayıtlamada belirli kurallara uymak gerekmektedir. Kayıtlama işlemi, standart çalışmalarda, kafa derisi üzerine ve kulak memelerine yerleştirilen elektrodlardan elde edilen sinyallerin, amplifiye edilmesi sonucu elde edilir.
Kayıt esnasında yapılması gereken asgari uygulamalar, sırası ile:
Monopolar bir elektrod kulak memesi, diğer elektrod kafa derisinde
Bipolar her iki elektrod kafa derisinde bağlantılar ile yeteri zaman kayıtlama,
Göz açma uygulaması, ve
Provokasyon uygulamalarıdır.
Provokasyon uygulamalarında, rutinde yapılan uygulamalar,
Değişik frekanslarda intermittant fotik stimulasyon uygulamaları ile Hiperventilasyon uygulamalarıdır. Ayrıca gerektiğinde
Ses ve şimdilerde pek uygulanmayan,
İnsülin provokasyon uygulamaları da provokasyon yöntemleri arasında sayılabilir.
Uykunun da beynin elektriksel faaliyetleri üzerinde, farklı evrelerine özel etkileri olup, spontan ve provoke uyku EEG si kayıtlanması yanısıra, diğer ekipnamların da sağlanıp (göz hareketleri, EKG, EMG, solunum kayıtlarının eş zamanlı yapılması ile) tüm uyku evreleri kayıtlanarak uyku hastalıkları, parasomniler uykuda epilepsi incelenebilir (Polisomnografi)
Nöbetler arası (interiktal) devrelerde patolojik bulguya rastlanmaması durumlarında günlük yaşam içerisinde kayıtlama için uzun süreli EEG monitorizasyonu ile telemetrik EEG monitorizasyonları, EEG deki değişiklikler ile beraber klinik nöbetin kayıtlanması için de Video beraberinde eş zamanlı kayıtlamalar da uygulama alanları bulabilmektedir.İçindekilerEEG çekilirken nelere dikkat edilmelidir?EEG ne amaçla çekilir?
EEG çekilirken nelere dikkat edilmelidir?
Hastanın yaşı, cinsiyeti, ön tanısı, klinik bilgileri, kullandığı ilaçlar ve dozları, çekim süresi içerisinde hastanın durumu (anksiete durumu, uykulu olması, komada olması, diazem vs yapılmış olup olmaması kooperasyon durumu, çevre ile ilişkisi) belirtilmiş olmalıdır. Ayrıca Göz açma, kapama, fotik stimulasyon ve hiperventilasyon ile çekim esnasında hastada dikkat çekici durumlar (yutkunma, yalanma, nöbet vs) trase üzerinde eş zamanlı olarak belirtilmelidir ki değerlendirme en doğru bir şekilde yapılsın.
Bundan sonra değerlendirmeye geçilebilir ve sırası ile aşağıdaki değerlendirme yapılır.
Zemin aktivitesi hastanın yaşına, o anki durumuna, kullandığı ilaçlara, sahip olduğu hastalığına uygun mu? Daha önceki kayıtlar ile arasında belirgin fark var mı ? bunların belirtilmesi gereklidir. (ki belirli yaş gruplarında, ilaç kullanımlarında ve uykuda belirli özellikler göstermekte, bazı metabolik, enflamatuvar, degeneratif hastalıklarda zemin aktivitesi organizasyonu anormal olabilmektedir.)
Göz açma uygulamasının zemin aktivitesine etkisi, (çoğunlukla göz açma, zemin aktivitesinde voltaj supresyonuna neden olmaktadır.)
Her iki beyin yarıküresi arasında asimetrinin var olup olmaması ( subdural hematom, serebral enfarktüs, kitle, bazan voltaj supresyonu ve yavaşlamaya neden olabilir, tek taraflı ansefalitler yavaşlama şeklinde asimetriye neden olabilirler)
Fokal (noktasal) ve multifokal (çoklu) anomalinin var olup olmaması, (yapısal, degeneratif, metabolik, enflamatuvar, vasküler nedenler ile nörokutanöz hastalıklarda gelişebilir)
Paroksismal anomalinin var olup olmaması varsa yayılımı, başlangıcı, bitişi, tipi (epileptik süreçlerde ortaya çıkabilir ve elde edildiği takdirde epilepsinin kriterlendirilmesinde yararlı olmaktadır)
İntermittant fotik stimulasyonun (fotosensitif aktivitelerin varlığını araştırmada gereklidir) ve
Hiperventilasyon uygulamasının EEG trasesi üzerindeki etkisi değerlendirilecektir ve bazı epilepsi olgularının klinik ve elektrofizyolojik olarak ortaya çıkarılmasında yararlı olmaktadır.
Bebeklerde ve koopere olamayan çocuklarda uyku EEG si çekilmekte olup, bunun da değerlendirilmesinde hiperventilasyon ve gözaçma hariç aynı değerlendirme kriterleri kullanılmakla beraber değerlendirilmenin doğru yapılabilmesi için bebek ve uyku EEG sinin kriterlerinin bilinmesi Yanlış patolojik, ya da yanlış normal sonuçlu raporların verilmesini en aza indirecektir.
EEG ne amaçla çekilir?
EEG en çok epilepsi incelemeleri için kullanılagelmiştir. Ancak klinik olarak nöbet her zaman yakalanamadığından ve EEG çekim süresi limitli süreler olduğundan epileptik olsa bile interiktal ( nöbetler arası) evrelerde EEG de anormal bulguya rastlanılmayabilir ve bu da olgunun epileptik olmadığını göstermez.
Bunun tersi de doğrudur; klinik olarak nöbeti olmayan birinde EEG de epileptik aktivasyonlara rastlanması, olgunun epileptik olduğunu göstermek durumunda değildir.
EEG, epileptik olgularda, klinik ile EEG bulguları uyuştuğu durumlarda anlam kazanmakta, Epilepsi tanısı almış olguların takibinde gerekmektedir. Ayrıca epileptik olgularda, EEG de nöbetin tesbit edilmesi, olgunun kriterlendirilmesine ve tedavi seçimiminde işe yarayacaktır.
Epileptik olgularda interiktal devrelerde, fokal, multifokal ya da asimetri bulguları, yapısal patolojinin ekarte edilmesini gerektiren epileptik odakların işareti olabilmektedir.
Enfeksiyon (Herpes ansefaliti, Subakut sklerozan pan ansefalit, Jakob Creutzfeldt hastalığı gibi), toksik, metabolik (hipoglisemi, hiperglisemi, hepatik ansefalopati vs) degeneratif, hipoksik (kardio-pulmoner yetmezlik, CO intoksikasyonu) ansefalopatilerde beynin elektriksel farklanmaları tanı ve prognoz tayini açısından yol göstermektedir.
Bazı davranış bozukluğu ile giden hastalıklar, enürezis ve senkop gibi durumlar ile, açıklanamayan ve tedaviye dirençli, tekrarlayıcı klinik durumlarda, (tedaviye dirençli taşikardi atakları, karın ağrısı atakları, karın ağrısını taklit eden infantil spazm vs) epileptik fenomenle ayırıcı tanının yapılmasında, uyku bozukluklarının araştırılmasında EEG ye başvurulabilmektedir.Beynin elektriksel faaliyetlerinin kayıtlanması işlemi olup, uluslararası kabul edilen haritalandırma işlemine uyarak belirli standartlarda, digital ortamda ya da kağıt üzerine yazdırma ile yapılır. Beyin devamlı elektriksel faaliyet içerisinde olup, yaşamın belirli devrelerinde bu eletriksel faaliyeti, belirgin gelişkinlik düzeyleri göstermekte, yine günlük yaşamın belirli evrelerinde de (uyku ve uyanıklık gibi) belirli standartlarda elektriksel faaliyetini devam ettirmektedir.Elektroensefalografinin sağlıklı değerlendirilebilmesi için kayıtlamada belirli kurallara uymak gerekmektedir. Kayıtlama işlemi, standart çalışmalarda, kafa derisi üzerine ve kulak memelerine yerleştirilen elektrodlardan elde edilen sinyallerin, amplifiye edilmesi sonucu elde edilir.Kayıt esnasında yapılması gereken asgari uygulamalar, sırası ile:Provokasyon uygulamalarında, rutinde yapılan uygulamalar,Değişik frekanslarda intermittant fotik stimulasyon uygulamaları ile Hiperventilasyon uygulamalarıdır. Ayrıca gerektiğindeSes ve şimdilerde pek uygulanmayan,İnsülin provokasyon uygulamaları da provokasyon yöntemleri arasında sayılabilir.Uykunun da beynin elektriksel faaliyetleri üzerinde, farklı evrelerine özel etkileri olup, spontan ve provoke uyku EEG si kayıtlanması yanısıra, diğer ekipnamların da sağlanıp (göz hareketleri, EKG, EMG, solunum kayıtlarının eş zamanlı yapılması ile) tüm uyku evreleri kayıtlanarak uyku hastalıkları, parasomniler uykuda epilepsi incelenebilir (Polisomnografi)Nöbetler arası (interiktal) devrelerde patolojik bulguya rastlanmaması durumlarında günlük yaşam içerisinde kayıtlama için uzun süreli EEG monitorizasyonu ile telemetrik EEG monitorizasyonları, EEG deki değişiklikler ile beraber klinik nöbetin kayıtlanması için de Video beraberinde eş zamanlı kayıtlamalar da uygulama alanları bulabilmektedir.EEG çekilirken nelere dikkat edilmelidir?Hastanın yaşı, cinsiyeti, ön tanısı, klinik bilgileri, kullandığı ilaçlar ve dozları, çekim süresi içerisinde hastanın durumu (anksiete durumu, uykulu olması, komada olması, diazem vs yapılmış olup olmaması kooperasyon durumu, çevre ile ilişkisi) belirtilmiş olmalıdır. Ayrıca Göz açma, kapama, fotik stimulasyon ve hiperventilasyon ile çekim esnasında hastada dikkat çekici durumlar (yutkunma, yalanma, nöbet vs) trase üzerinde eş zamanlı olarak belirtilmelidir ki değerlendirme en doğru bir şekilde yapılsın.Bundan sonra değerlendirmeye geçilebilir ve sırası ile aşağıdaki değerlendirme yapılır.Zemin aktivitesi hastanın yaşına, o anki durumuna, kullandığı ilaçlara, sahip olduğu hastalığına uygun mu? Daha önceki kayıtlar ile arasında belirgin fark var mı ? bunların belirtilmesi gereklidir. (ki belirli yaş gruplarında, ilaç kullanımlarında ve uykuda belirli özellikler göstermekte, bazı metabolik, enflamatuvar, degeneratif hastalıklarda zemin aktivitesi organizasyonu anormal olabilmektedir.)Göz açma uygulamasının zemin aktivitesine etkisi, (çoğunlukla göz açma, zemin aktivitesinde voltaj supresyonuna neden olmaktadır.)Her iki beyin yarıküresi arasında asimetrinin var olup olmaması ( subdural hematom, serebral enfarktüs, kitle, bazan voltaj supresyonu ve yavaşlamaya neden olabilir, tek taraflı ansefalitler yavaşlama şeklinde asimetriye neden olabilirler)Fokal (noktasal) ve multifokal (çoklu) anomalinin var olup olmaması, (yapısal, degeneratif, metabolik, enflamatuvar, vasküler nedenler ile nörokutanöz hastalıklarda gelişebilir)Paroksismal anomalinin var olup olmaması varsa yayılımı, başlangıcı, bitişi, tipi (epileptik süreçlerde ortaya çıkabilir ve elde edildiği takdirde epilepsinin kriterlendirilmesinde yararlı olmaktadır)İntermittant fotik stimulasyonun (fotosensitif aktivitelerin varlığını araştırmada gereklidir) veHiperventilasyon uygulamasının EEG trasesi üzerindeki etkisi değerlendirilecektir ve bazı epilepsi olgularının klinik ve elektrofizyolojik olarak ortaya çıkarılmasında yararlı olmaktadır.Bebeklerde ve koopere olamayan çocuklarda uyku EEG si çekilmekte olup, bunun da değerlendirilmesinde hiperventilasyon ve gözaçma hariç aynı değerlendirme kriterleri kullanılmakla beraber değerlendirilmenin doğru yapılabilmesi için bebek ve uyku EEG sinin kriterlerinin bilinmesi Yanlış patolojik, ya da yanlış normal sonuçlu raporların verilmesini en aza indirecektir.EEG ne amaçla çekilir?EEG en çok epilepsi incelemeleri için kullanılagelmiştir. Ancak klinik olarak nöbet her zaman yakalanamadığından ve EEG çekim süresi limitli süreler olduğundan epileptik olsa bile interiktal ( nöbetler arası) evrelerde EEG de anormal bulguya rastlanılmayabilir ve bu da olgunun epileptik olmadığını göstermez.Bunun tersi de doğrudur; klinik olarak nöbeti olmayan birinde EEG de epileptik aktivasyonlara rastlanması, olgunun epileptik olduğunu göstermek durumunda değildir.EEG, epileptik olgularda, klinik ile EEG bulguları uyuştuğu durumlarda anlam kazanmakta, Epilepsi tanısı almış olguların takibinde gerekmektedir. Ayrıca epileptik olgularda, EEG de nöbetin tesbit edilmesi, olgunun kriterlendirilmesine ve tedavi seçimiminde işe yarayacaktır.Epileptik olgularda interiktal devrelerde, fokal, multifokal ya da asimetri bulguları, yapısal patolojinin ekarte edilmesini gerektiren epileptik odakların işareti olabilmektedir.Enfeksiyon (Herpes ansefaliti, Subakut sklerozan pan ansefalit, Jakob Creutzfeldt hastalığı gibi), toksik, metabolik (hipoglisemi, hiperglisemi, hepatik ansefalopati vs) degeneratif, hipoksik (kardio-pulmoner yetmezlik, CO intoksikasyonu) ansefalopatilerde beynin elektriksel farklanmaları tanı ve prognoz tayini açısından yol göstermektedir.Bazı davranış bozukluğu ile giden hastalıklar, enürezis ve senkop gibi durumlar ile, açıklanamayan ve tedaviye dirençli, tekrarlayıcı klinik durumlarda, (tedaviye dirençli taşikardi atakları, karın ağrısı atakları, karın ağrısını taklit eden infantil spazm vs) epileptik fenomenle ayırıcı tanının yapılmasında, uyku bozukluklarının araştırılmasında EEG ye başvurulabilmektedir. | 3,327 |
4,464 | Beslenme ve Diyet | Dondurmanın besin içeriği nedir? | Dondurma süt, şeker, glikoz şurubu, salep, süt yağı, vanilya, meyve püresi, çeşitli kuru yemişler, çikolata veya kakaodan yapılan, besleyici değeri yüksek olan bir tatlıdır. Dondurma; karbonhidrat, protein, kalsiyum, fosfor, demir, çinko, magnezyum, sodyum, potasyum, A, B, C, D ve E grubu vitaminleri içerir.İçindekilerDondurmanın faydaları nelerdir?Dondurma tüketirken nelere dikkat edilmeli?Çocukların dondurma tüketiminde nelere dikkat edilmeli?Diyet yaparken dondurma tüketilebilir mi?
Dondurmanın faydaları nelerdir?
Her mevsim tüketilebilen dondurma; zengin besin içeriği nedeniyle, aynı miktar süte göre daha yüksek oranda enerji, vitamin ve mineral kaynağıdır. Dondurma, her mevsim tüketilebiliyor olması nedeniyle süt, yoğurt, peynir gibi gıdaları sevmeyenler için iyi seçenektir. Bununla birlikte hamur tatlılarına göre çok daha hafif olması dondurma için söylenebilen avantajlar içerisindedir.
Dondurma tüketirken nelere dikkat edilmeli?
Sağlık ve hijyen kurallarına uygun hazırlanmış olmalı.
Süt mikroorganizmaların üremesi için çok iyi bir ortam sağladığı için çok kolay bozulabilir. Bu nedenle özellikle dondurmanın yapıldığı sütün pastörize olması ve hazırlanırken mikroorganizmalarla temasının önlenmesi gereklidir.
Üretim esnasında gıda maddeleri tüzüğüne uygun olan katkı maddeleri ve renk vericilerin kullanılması, uygun paketleme, etiketlemenin yapılmış olması ve üretim sonrası dağıtımının soğuk zincire uygun yapılması önemlidir. Dondurma tüketirken bu koşulların sağlanmış olmasına dikkat edilmeli.
Sokakta açıkta satılan dondurmalar tüketilmemeli ve güvenilir yerlerden alınmalı.
Güvenebileceğiniz, satışı sık olan ve ambalajlı ürünleri tercih edin. Aynı zamanda ambalajın düzgün ve şeklinin bozulmamış olmasına dikkat edilmeli. Dondurma tüketirken son kullanma tarihine mutlaka bakılmalı.
Dondurmanın içinde buz kristallerinin olması kurallara uygun üretilmediğinin göstergesidir. Bununla birlikte dondurma içindeki küçük buz parçacıkları boğaz dokusunu çizeceğinden enfeksiyon riskini artırır.
Aç karnına dondurma tüketilmemeli. Dondurmanın yemekten sonra tüketilmesi iştah kapanmasını ve midede rahatsızlık oluşma riskini engeller.
Çocukların dondurma tüketiminde nelere dikkat edilmeli?
Çocuğunuz bir yaşın altındaysa ve tüm besinlerle tanışmamış ise dondurma tüketimine dikkat etmelisiniz. Böylece çocuğunuzda gelişebilecek besin alerjilerini (İnek sütü, yumurta alerjisi gibi) önlemiş olacaksınız.
Diyet yaparken dondurma tüketilebilir mi?
Diyet yaparken dondurma aşırıya kaçmamak kaydıyla tüketilebilir. Dondurmanın fazla tüketimini kilo alma riskini artıracaktır.Dondurma süt, şeker, glikoz şurubu, salep, süt yağı, vanilya, meyve püresi, çeşitli kuru yemişler, çikolata veya kakaodan yapılan, besleyici değeri yüksek olan bir tatlıdır. Dondurma; karbonhidrat, protein, kalsiyum, fosfor, demir, çinko, magnezyum, sodyum, potasyum, A, B, C, D ve E grubu vitaminleri içerir.Dondurmanın faydaları nelerdir?Her mevsim tüketilebilen dondurma; zengin besin içeriği nedeniyle, aynı miktar süte göre daha yüksek oranda enerji, vitamin ve mineral kaynağıdır. Dondurma, her mevsim tüketilebiliyor olması nedeniyle süt, yoğurt, peynir gibi gıdaları sevmeyenler için iyi seçenektir. Bununla birlikte hamur tatlılarına göre çok daha hafif olması dondurma için söylenebilen avantajlar içerisindedir.Dondurma tüketirken nelere dikkat edilmeli?Çocukların dondurma tüketiminde nelere dikkat edilmeli?Çocuğunuz bir yaşın altındaysa ve tüm besinlerle tanışmamış ise dondurma tüketimine dikkat etmelisiniz. Böylece çocuğunuzda gelişebilecek besin alerjilerini (İnek sütü, yumurta alerjisi gibi) önlemiş olacaksınız.Diyet yaparken dondurma tüketilebilir mi?Diyet yaparken dondurma aşırıya kaçmamak kaydıyla tüketilebilir. Dondurmanın fazla tüketimini kilo alma riskini artıracaktır. | 1,115 |
4,465 | Nefroloji | Böbrek iltihabı nedir? | İçindekilerBelirtileri nelerdir?Nedenleri nelerdir?Kimlerde görülür, kimler daha yatkındır?Genetik midir?Tetikleyici unsurlar var mıdır?Böbrek iltihabı kişinin yaşam kalitesini, sosyal yaşamını nasıl etkiler? Halk arasında böbrek iltihabı terimi; böbreğin herhangi bir kısmının bilinen sistemik bir hastalığa veya etkene (herediter, multisistemik, ilaçlar, infeksiyonlar vb) bağlı veya hiçbir etken gösterilemeden vücudun savunma hücreleri tarafından işgal edilmesi ve buna bağlı ortaya çıkan hastalıklara verilen genel isimdir. Bu hastalıkları böbreğin tutulan bölgesine bağlı olarak 3 ana başlıkta tanımlayabiliriz:
Glomerülonefritler (halk arasında 'nefrit' olarak adlandırılır).
Pyelonefrit (böbreklerin tutulduğu idrar yolu enfeksiyonu)
Tubulointertisyel nefrit (çoğu zaman ilaçlara- ağırlıklı olarak penisilinler başta olmak üzere antibiyotikler ve ağrı kesicilere- bağlı olarak gelişen ve genellikle fark edilmeden kendiliğinden iyileşen böbrek iltihaplarıdır)
Belirtileri nelerdir?
Glomerülonefritler yani nefritler; kendilerini idrarda kan veya protein görülmesi, çay veya kola rengi idrar yapma, kanda böbrek fonksiyonunun kabaca göstergeleri olan üre, kreatinin gibi maddelerin yüksekliği, vücudun değişik bölgelerinde şişlik (ödem), kan basıncında artış (hipertansiyon), kan yağlarında artış (kolesterol veya trigliserid yüksekliği), idrarın köpüklenmesi veya idrar miktarında azalma ile gösterebilir.
Pyelonefriti (böbreklerin tutulması) olan hastalarda; idrar yaparken yanma, ağrı, ateş, titreme, bel ağrısı veya bulantı-kusma görülür.
Tubulointertisyel nefritler ise kendilerini ateş, vücudun özellikle göğüs kısmı ve kolların üst dış kısımlarındaki kaşıntılı döküntülerle gösterirler.
Nedenleri nelerdir?
Glomerülonefritlerin bir kısmı; besin, sarmaşık veya polen alerjisine, ilaçlara, romatolojik hastalıklara, enfeksiyonlara veya bazı kanserlere bağlı gelişebileceği gibi, birçoğunda da herhangi bir neden tespit edilemez.
Pyelonefrit; genellikle idrar yollarından E. Coli başta olmak üzere bakterilerin böbreğe ulaşmasıyla ve nadiren de kan yoluyla olur.
Tubulointertisyel nefritler; genellikle penisilinler başta olmak üzere antibiyotiklere, iç maddesi parasetamol olmayan 'non-steroid antienflamatuar' ağrı kesicilere bağlı görülür, daha az sıklıkla da pyelonefrit atakları sonrası ortaya çıkar.
Kimlerde görülür, kimler daha yatkındır?
Glomerülonefritlerin belirli tipleri özellikle belli yaş gruplarındaki kadın veya erkek hastalarda yoğun olarak görülmekle birlikte, her yaş grubunda karşımıza çıkabilir. Boğaz veya cildi streptokoklarla enfekte olup tedavi olmayanlar, intravenöz (damar içine) ilaç veya uyuşturucu alışkanlığı olanlar, romatizmal kalp kapak hastaları, sigara kullananlar ve SLE (Lupus) başta olmak üzere belirli romatolojik hastalığı olanlar belirli glomerülonefrit tiplerinin gelişimine daha yatkındır.
Pyelonefrit, her yaş ve cinste görülmekle birlikte; kadınlar, prostat ve taş hastaları başta olmak üzere idrarın rahat yapılmasını engelleyen hastalar, idrar yollarındaki fonksiyonel veya anatomik bozukluklara bağlı idrar kesesinden böbreklere geri idrar kaçıran (vezikoüreteral reflü) hastalar, daha önceden böbrek yetmezliği bulunanlar, böbrek nakli hastaları ve idrar sondası takılan hastalar pyelonefrit gelişimine daha yatkındır.
Tubulointertisyel nefritler her yaş ve cinste görülebilir. Özellikle hekim kontrolü dışında antibiyotik ve ağrı kesici kullananlarda görülme olasılığı daha sıktır.
Genetik midir?
Glomerülonefritler; alport sendromu veya heredofamilyal amiloidoz (Ailevi Akdeniz Ateşi) gibi belli tipleri dışında genellikle genetik geçişli hastalıklar değildir. Pyelonefrit ve tubulointertisyel nefrit de genetik hastalıklar değildir.
Tetikleyici unsurlar var mıdır?
Streptokoklara bağlı boğaz ile cilt enfeksiyonu geçiren ve tedavi almayanlarda, genç yaş erkeklerde sıklıkla görülen post streptokoksik glomerülonefrit gelişir. Yine intravenöz ilaç veya uyuşturucu alışkanlığı olanlarda, yeterli tedavi almayan romatizmal kalp kapak hastalarında stafilokoksik veya streptokoksik enfeksiyonlar tetikleyici unsurlardır. Sigara içimi özellikle Wegener Granulomatozis hastaları için tetikleyici bir faktördür.
Pyelonefrit için özellikle kadınlarda menopoz, erkeklerde prostat büyümesi, taş hastalığı, idrar yollarının fonksiyonel ve anatomik bozuklukları, bağışıklık sistemindeki bozukluklar ve özellikle hastane yatışları sırasında takılan idrar sondaları tetikleyici unsurlardır.
Tübülointertisyel nefritler için hekim bilgisi dışında gereksiz yere içilen antibiyotik ve ağrı kesiciler en büyük tetikleyici unsurlardır.
Böbrek iltihabı kişinin yaşam kalitesini, sosyal yaşamını nasıl etkiler?
Tüm bu hastalıkların çok hafif seyreden ve rahatlıkla tedavi edilebilen tipleri olabileceği gibi diyaliz, böbrek nakli ve hatta hastanın kaybına yol açabilecek tipleriyle hastalıklar geniş bir yelpazede seyreder. Hastalığın ağırlığıyla paralel olarak yaşam kalitesini ciddi şekilde bozup, sosyal yaşamını negatif anlamda etkileyip, ciddi iş gücü kaybına yol açabilirler.Halk arasında böbrek iltihabı terimi; böbreğin herhangi bir kısmının bilinen sistemik bir hastalığa veya etkene (herediter, multisistemik, ilaçlar, infeksiyonlar vb) bağlı veya hiçbir etken gösterilemeden vücudun savunma hücreleri tarafından işgal edilmesi ve buna bağlı ortaya çıkan hastalıklara verilen genel isimdir. Bu hastalıkları böbreğin tutulan bölgesine bağlı olarak 3 ana başlıkta tanımlayabiliriz:Belirtileri nelerdir?Glomerülonefritler yani nefritler; kendilerini idrarda kan veya protein görülmesi, çay veya kola rengi idrar yapma, kanda böbrek fonksiyonunun kabaca göstergeleri olan üre, kreatinin gibi maddelerin yüksekliği, vücudun değişik bölgelerinde şişlik (ödem), kan basıncında artış (hipertansiyon), kan yağlarında artış (kolesterol veya trigliserid yüksekliği), idrarın köpüklenmesi veya idrar miktarında azalma ile gösterebilir.Pyelonefriti (böbreklerin tutulması) olan hastalarda; idrar yaparken yanma, ağrı, ateş, titreme, bel ağrısı veya bulantı-kusma görülür.Tubulointertisyel nefritler ise kendilerini ateş, vücudun özellikle göğüs kısmı ve kolların üst dış kısımlarındaki kaşıntılı döküntülerle gösterirler.Nedenleri nelerdir?Glomerülonefritlerin bir kısmı; besin, sarmaşık veya polen alerjisine, ilaçlara, romatolojik hastalıklara, enfeksiyonlara veya bazı kanserlere bağlı gelişebileceği gibi, birçoğunda da herhangi bir neden tespit edilemez.Pyelonefrit; genellikle idrar yollarından E. Coli başta olmak üzere bakterilerin böbreğe ulaşmasıyla ve nadiren de kan yoluyla olur.Tubulointertisyel nefritler; genellikle penisilinler başta olmak üzere antibiyotiklere, iç maddesi parasetamol olmayan 'non-steroid antienflamatuar' ağrı kesicilere bağlı görülür, daha az sıklıkla da pyelonefrit atakları sonrası ortaya çıkar.Kimlerde görülür, kimler daha yatkındır?Glomerülonefritlerin belirli tipleri özellikle belli yaş gruplarındaki kadın veya erkek hastalarda yoğun olarak görülmekle birlikte, her yaş grubunda karşımıza çıkabilir. Boğaz veya cildi streptokoklarla enfekte olup tedavi olmayanlar, intravenöz (damar içine) ilaç veya uyuşturucu alışkanlığı olanlar, romatizmal kalp kapak hastaları, sigara kullananlar ve SLE (Lupus) başta olmak üzere belirli romatolojik hastalığı olanlar belirli glomerülonefrit tiplerinin gelişimine daha yatkındır.Pyelonefrit, her yaş ve cinste görülmekle birlikte; kadınlar, prostat ve taş hastaları başta olmak üzere idrarın rahat yapılmasını engelleyen hastalar, idrar yollarındaki fonksiyonel veya anatomik bozukluklara bağlı idrar kesesinden böbreklere geri idrar kaçıran (vezikoüreteral reflü) hastalar, daha önceden böbrek yetmezliği bulunanlar, böbrek nakli hastaları ve idrar sondası takılan hastalar pyelonefrit gelişimine daha yatkındır.Tubulointertisyel nefritler her yaş ve cinste görülebilir. Özellikle hekim kontrolü dışında antibiyotik ve ağrı kesici kullananlarda görülme olasılığı daha sıktır.Genetik midir?Glomerülonefritler; alport sendromu veya heredofamilyal amiloidoz (Ailevi Akdeniz Ateşi) gibi belli tipleri dışında genellikle genetik geçişli hastalıklar değildir. Pyelonefrit ve tubulointertisyel nefrit de genetik hastalıklar değildir.Tetikleyici unsurlar var mıdır?Streptokoklara bağlı boğaz ile cilt enfeksiyonu geçiren ve tedavi almayanlarda, genç yaş erkeklerde sıklıkla görülen post streptokoksik glomerülonefrit gelişir. Yine intravenöz ilaç veya uyuşturucu alışkanlığı olanlarda, yeterli tedavi almayan romatizmal kalp kapak hastalarında stafilokoksik veya streptokoksik enfeksiyonlar tetikleyici unsurlardır. Sigara içimi özellikle Wegener Granulomatozis hastaları için tetikleyici bir faktördür.Pyelonefrit için özellikle kadınlarda menopoz, erkeklerde prostat büyümesi, taş hastalığı, idrar yollarının fonksiyonel ve anatomik bozuklukları, bağışıklık sistemindeki bozukluklar ve özellikle hastane yatışları sırasında takılan idrar sondaları tetikleyici unsurlardır.Tübülointertisyel nefritler için hekim bilgisi dışında gereksiz yere içilen antibiyotik ve ağrı kesiciler en büyük tetikleyici unsurlardır.Böbrek iltihabı kişinin yaşam kalitesini, sosyal yaşamını nasıl etkiler?Tüm bu hastalıkların çok hafif seyreden ve rahatlıkla tedavi edilebilen tipleri olabileceği gibi diyaliz, böbrek nakli ve hatta hastanın kaybına yol açabilecek tipleriyle hastalıklar geniş bir yelpazede seyreder. Hastalığın ağırlığıyla paralel olarak yaşam kalitesini ciddi şekilde bozup, sosyal yaşamını negatif anlamda etkileyip, ciddi iş gücü kaybına yol açabilirler. | 2,747 |
4,466 | Kadın Hastalıkları ve Doğum | Adneksiyel kitlelerin değerlendirilmesi | Yumurtalıklar ve tüpler bir arada adneks olarak adlandırılırlar. Tüplerden kaynaklanan kitle ve tümörlen son derece nadir görüldüğü için adneksiyel kitle denildiğinde genelde over yani yumurtalık kökenli kitleler anlaşılır. Bu kitleler yumurtalık kistleri olabileceği gibi, değişik tümörler ya da iltihabi büyümeler olabilir. Muayenede ele gelen adneksiyel bir kitlenin yumurtalıktan köken aldığını söylemek her zaman çok kolay olmaz. Bu kitleler over dışında uterus, tüpler hatta barsak veya mesane kökenli de olabilir. Adneksiyel kitle varlığında bu kitlenin kökeni ve yapısını anlayabilmek için muayenenin yanında dikkatli bir öykü ve yardımcı tanı yöntemlerinin doğru ve yerinde kullanılması özellikle tedavi yaklaşımı açısından önemlidir.İçindekilerÖykü (Anamnez)MuayeneUltrasonografiTomografi (BT) ve manyetik rezonans (MR)
Öykü (Anamnez)
Tıbbın bütün branşlarında ve tüm hastalıkların tanısında olduğu gibi adneksiyel kitlelerin değerlendirilmesinde de iyi bir öykü alınması son derece önemlidir. Bu öyküden yakalanacak önemsiz gibi görünen bazı detaylar tanıda son derece yardımcı olabilir. Öyküde en önemli noktalardan birisi hastanın yaşıdır. Örneğin menopoz sonrası bir kadında ele gelen kitlenin kötü huylu olma olasılığı son derece yüksekken, 20 yalından küçük kişilerde bu kitle büyük olasılıkla dermoid kisttir. Üreme çağındaki kadınlarda ise en sık fonksiyonel kistler görülür. Menopoz sonrası yumurtalıkların muayenede elle hissedilebilmesi patolojik bir durumken genç ve zayıf hastalarda overler normalde ele gelebilir.
Hastanın yaşından sonra anamnezde doğal olarak en çok üstünde durulan konu belirtiler yani hastanın şikâyetleridir. Over kökenli kitleler genelde pek bulgu vermediğinden belirgin bir yakınmanın varlığı tanıya oldukça yardımcı olabilir. Örneğin over kistlerinde ağrı pek sık karşılaşılan bir yakınma değildir. Ağrı varlığı kist ya da tümörden ziyade iltihabi olayları ya da endometriozisi akla getir. Benzer şekilde adet düzensizliği yaratan tümörlerde de ilk önce follikül kisti ya da korpus luteum kisti düşünülür.
Muayene
Jinekolojik muayene kitlenin ayırıcı tanısı açısından önemlidir. Kitlenin büyüklüğü, lokalizasyonu, kistik ya da solid yapıda oluşu, hareketli ya da fikse olup olmadığı önemlidir. Orta hatta bulunan lezyonlar genelde rahim kökenli olurken, tek taraflı lezyonların over kökenli olma olasılığı son derece yüksektir. Kistik ve tek taraflı kitlelerin çoğu iyi huylu olurken, solid ve çift taraflı olanların habis olma olasılıkları fazladır. Eğer karın boşluğunda sıvı toplanması mevcutsa büyük olasılıkla bir habaset söz konusudur.
Jinekolojik muayene sırasında erkek tipi saç dökülmesinin varlığı ya da tüylenmede artış erkeklik hormonu salgılayan bir tümörü akla getirmelidir.
Ultrasonografi
Modern kadın doğumda ultrason hekimin eli ayağı gibidir. Pek çok hastalığın tanısı ve gebeliğin takibi ultrason ile son derece rahat bir hale gelmiştir. Özellikle son 15 yılda iyice küçülen ve fiyatları ucuzlayan cihazlar sayesinde günümüzde hemen hemen bütün jinekologların muayenehanesinde ultrasonografi makineleri yerini almıştır. Teknolojideki baş döndürücü gelişmelere paralel olarak ultrason cihazları da gelişmiş damarlardaki kan akımını ve bu akımın şeklini belirleyen doppler ultrasonun yaygın kullanıma girmesi özellikle adneksiyel kitlelerin değerlendirilmesinde yeni ufuklar açmıştır.
Adneksiyel kitlelerin değerlendirilmesinde kullanılan tanı yöntemleri arasında ilk ve en önemli yeri ultrason alır. Ultrason ile kitlenin şekli, boyutları, lokalizasyonu, solid ya da kistik oluşu, septa içerip içermediği saptanabilir. Septa görülmesi habaset lehinedir. Doppler ultrasonografide kitlenin damarlanma durumu ve bu damarlardaki kan akımına karşı olan direncin hesaplanması habis olup olmadığı konusunda değerli fikirler verir.
Tomografi (BT) ve manyetik rezonans (MR)
Bu yöntemler özellikle çok büyük kitlelerde ya da habaset düşünülen vakalarda ultrasondan daha detaylı bilgi verebilirler. Özellikle kanser düşünülüyor ise lanf nodu büyümeleri ya da hastalığın yayılım derecesi ve evrelendirilmesinde yardımcı olurlar. Over kistlerinin tanısında rutin uygulamaları yoktur.
Kan Tetkikleri
Bazı over tümörleri salgıladıkları hormonlar ya da bazı benzer maddeler ile kendilerin belli edebilirler. Bunlardan en sık kullanılan tümör belirteci Ca–125 adı verilendir. Bu madde özellikle seröz kistadenokarsinom türü kanserde artış gösterir. Kanda Ca–125 artışı habaset lehine olmakla birlikte endometriozis, enfeksiyon hatta sigara içimi gibi durumlarda da görülebileceğinden çok güvenilir değildir. Kitlenin hormon salgılayıp salgılamadığını anlamak için kanda hormon düzeylerine bakılabilir.
Kullanılan diğer tümör belirteçleri ise Ca–19–9, hCG, fetoprotein, CEA gibi maddelerdir. Ancak bunların hiçbirinin güvenilirliği yeterli düzeyde değildir. Bu testler sadece fikir vermesi açısından önemlidir.
Adneksiyel kitlelerin overden kaynaklandığı yukarıdaki yöntemlerden biri ya da bir kaçı kullanılarak anlaşıldıktan sonra en önemli konu habis olup olmadığına ve/veya ameliyat gerekip gerekmediğine karar vermektir.
Eğer;
Kitle 6 santimetreden büyükse
Kitle 6 santimden küçük ancak solid yapıda ise
1–2 adet dönemi geçtikten sonra hala küçülmemiş ise
Takiplerde büyüyor ise
Menopoz sonrası bir kadında ise
Karın boşluğunda sıvı toplanması varsa
Kist içerisinde septalar varsa genelde bu vakalarda operasyon gerekli olmaktadır. Bu kriterlerin olmadığı durumlarda ise hasta belirli bir süre takip edilir. Bu süre zarfında doğum kontrol hapı verilmesi kistin küçülmesine yardımcı olabilir.Yumurtalıklar ve tüpler bir arada adneks olarak adlandırılırlar. Tüplerden kaynaklanan kitle ve tümörlen son derece nadir görüldüğü için adneksiyel kitle denildiğinde genelde over yani yumurtalık kökenli kitleler anlaşılır. Bu kitleler yumurtalık kistleri olabileceği gibi, değişik tümörler ya da iltihabi büyümeler olabilir. Muayenede ele gelen adneksiyel bir kitlenin yumurtalıktan köken aldığını söylemek her zaman çok kolay olmaz. Bu kitleler over dışında uterus, tüpler hatta barsak veya mesane kökenli de olabilir. Adneksiyel kitle varlığında bu kitlenin kökeni ve yapısını anlayabilmek için muayenenin yanında dikkatli bir öykü ve yardımcı tanı yöntemlerinin doğru ve yerinde kullanılması özellikle tedavi yaklaşımı açısından önemlidir.Öykü (Anamnez)Tıbbın bütün branşlarında ve tüm hastalıkların tanısında olduğu gibi adneksiyel kitlelerin değerlendirilmesinde de iyi bir öykü alınması son derece önemlidir. Bu öyküden yakalanacak önemsiz gibi görünen bazı detaylar tanıda son derece yardımcı olabilir. Öyküde en önemli noktalardan birisi hastanın yaşıdır. Örneğin menopoz sonrası bir kadında ele gelen kitlenin kötü huylu olma olasılığı son derece yüksekken, 20 yalından küçük kişilerde bu kitle büyük olasılıkla dermoid kisttir. Üreme çağındaki kadınlarda ise en sık fonksiyonel kistler görülür. Menopoz sonrası yumurtalıkların muayenede elle hissedilebilmesi patolojik bir durumken genç ve zayıf hastalarda overler normalde ele gelebilir.Hastanın yaşından sonra anamnezde doğal olarak en çok üstünde durulan konu belirtiler yani hastanın şikâyetleridir. Over kökenli kitleler genelde pek bulgu vermediğinden belirgin bir yakınmanın varlığı tanıya oldukça yardımcı olabilir. Örneğin over kistlerinde ağrı pek sık karşılaşılan bir yakınma değildir. Ağrı varlığı kist ya da tümörden ziyade iltihabi olayları ya da endometriozisi akla getir. Benzer şekilde adet düzensizliği yaratan tümörlerde de ilk önce follikül kisti ya da korpus luteum kisti düşünülür.MuayeneJinekolojik muayene kitlenin ayırıcı tanısı açısından önemlidir. Kitlenin büyüklüğü, lokalizasyonu, kistik ya da solid yapıda oluşu, hareketli ya da fikse olup olmadığı önemlidir. Orta hatta bulunan lezyonlar genelde rahim kökenli olurken, tek taraflı lezyonların over kökenli olma olasılığı son derece yüksektir. Kistik ve tek taraflı kitlelerin çoğu iyi huylu olurken, solid ve çift taraflı olanların habis olma olasılıkları fazladır. Eğer karın boşluğunda sıvı toplanması mevcutsa büyük olasılıkla bir habaset söz konusudur.Jinekolojik muayene sırasında erkek tipi saç dökülmesinin varlığı ya da tüylenmede artış erkeklik hormonu salgılayan bir tümörü akla getirmelidir.UltrasonografiModern kadın doğumda ultrason hekimin eli ayağı gibidir. Pek çok hastalığın tanısı ve gebeliğin takibi ultrason ile son derece rahat bir hale gelmiştir. Özellikle son 15 yılda iyice küçülen ve fiyatları ucuzlayan cihazlar sayesinde günümüzde hemen hemen bütün jinekologların muayenehanesinde ultrasonografi makineleri yerini almıştır. Teknolojideki baş döndürücü gelişmelere paralel olarak ultrason cihazları da gelişmiş damarlardaki kan akımını ve bu akımın şeklini belirleyen doppler ultrasonun yaygın kullanıma girmesi özellikle adneksiyel kitlelerin değerlendirilmesinde yeni ufuklar açmıştır.Adneksiyel kitlelerin değerlendirilmesinde kullanılan tanı yöntemleri arasında ilk ve en önemli yeri ultrason alır. Ultrason ile kitlenin şekli, boyutları, lokalizasyonu, solid ya da kistik oluşu, septa içerip içermediği saptanabilir. Septa görülmesi habaset lehinedir. Doppler ultrasonografide kitlenin damarlanma durumu ve bu damarlardaki kan akımına karşı olan direncin hesaplanması habis olup olmadığı konusunda değerli fikirler verir.Tomografi (BT) ve manyetik rezonans (MR)Bu yöntemler özellikle çok büyük kitlelerde ya da habaset düşünülen vakalarda ultrasondan daha detaylı bilgi verebilirler. Özellikle kanser düşünülüyor ise lanf nodu büyümeleri ya da hastalığın yayılım derecesi ve evrelendirilmesinde yardımcı olurlar. Over kistlerinin tanısında rutin uygulamaları yoktur.Kan TetkikleriBazı over tümörleri salgıladıkları hormonlar ya da bazı benzer maddeler ile kendilerin belli edebilirler. Bunlardan en sık kullanılan tümör belirteci Ca–125 adı verilendir. Bu madde özellikle seröz kistadenokarsinom türü kanserde artış gösterir. Kanda Ca–125 artışı habaset lehine olmakla birlikte endometriozis, enfeksiyon hatta sigara içimi gibi durumlarda da görülebileceğinden çok güvenilir değildir. Kitlenin hormon salgılayıp salgılamadığını anlamak için kanda hormon düzeylerine bakılabilir.Kullanılan diğer tümör belirteçleri ise Ca–19–9, hCG, fetoprotein, CEA gibi maddelerdir. Ancak bunların hiçbirinin güvenilirliği yeterli düzeyde değildir. Bu testler sadece fikir vermesi açısından önemlidir.Adneksiyel kitlelerin overden kaynaklandığı yukarıdaki yöntemlerden biri ya da bir kaçı kullanılarak anlaşıldıktan sonra en önemli konu habis olup olmadığına ve/veya ameliyat gerekip gerekmediğine karar vermektir.Eğer; | 2,880 |
4,467 | Kulak Burun Boğaz | Dış kulak iltihabı nedir? | Dış kulak iltihabı, kulağın dış kulak yolu olarak adlandırılan bölümünde ortaya çıkan iltihabi durumdur. Dış kulak yolu kulak kepçesi ile kulak zarı arasında bulunur. Bu enfeksiyon türü tıp literatüründe otitis externa olarak bilinir. Yüzücülerde sık görüldüğü için yüzücü kulağı olarak da adlandırılan rahatsızlığın en yaygın nedeni, kulak kanalı cildini istila eden bakterilerdir. Belirtiler hastalığın derecesine göre hafiften şiddetliye doğru değişir. Hafif vakalarda kulakta kaşıntı, berrak kokusuz akıntı gibi belirtiler görülür. Tedavide iltihap nedenine göre farklı içeriklere sahip damlalar kullanılır.İçindekilerDış kulak iltihabı nedir? Dış kulak iltihabı belirtileri nelerdir? Dış kulak iltihabı için risk faktörleri nelerdir? Dış kulak iltihabı nasıl teşhis edilir? Dış kulak iltihabı tedavisi nasıl yapılır? Dış kulak iltihabından korunma yolları nelerdir?
Dış kulak iltihabı nedir?
Dış kulak iltihabı ya da otitis externa, kulak kepçesi ile kulak zarı arasındaki tüp olan dış kulak kanalının iltihaplanması durumudur. Genellikle "yüzücü kulağı" olarak adlandırılır; çünkü suya tekrar tekrar maruz kalmak kulak kanalını iltihaplanmaya karşı daha savunmasız hale getirir.
Dış kulak iltihabı belirtileri nelerdir?
Dış kulak iltihabında görülen belirtiler genellikle başlangıçta hafiftir. Ancak enfeksiyon tedavi edilmezse veya başka alanlara yayılırsa daha ciddi belirtilerle karşılaşılabilir. Genellikle hastalığın derecesine göre hafif, orta ve ileri evre şeklinde sınıflandırır.
Hafif Belirti ve Bulgular
Dış kulak yolunda kaşıntı
Hafif kızarıklık
Kulak kepçesini çekmekle artan rahatsızlık hissi
Kulaktan berrak, kokusuz bir akıntı olması
Orta Dereceli İltihapta Görülebilen Belirtiler
Kulak kanalında daha yoğun kaşıntı
Artan ağrı
Daha yoğun kızarıklık
Kulaktan fazla miktarda akıntı
İrin akıntısı
Dış kulak yolunda gelişen şişmeye bağlı kulakta dolgunluk hissi
Kulakta tıkanıklık
İşitmede azalma
İleri Evrede Görülebilen Belirti ve Bulgular
Yüz, boyun veya kulak çevresine yayılan şiddetli ağrı
Kulak kanalının tamamen tıkanması
Dış kulakta kızarıklık veya şişme
Boyunda bulunan lenf bezlerinde şişlik
Ateş
Dış kulak iltihabı belirtilerinden bir veya daha fazlasını yaşayan bireyler, belirtiler hafif olsa bile mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Çünkü iltihap ilerledikçe çevre dokulara yayılabilir ve daha ciddi ve tedavisi zor bir hastalığa dönüşebilir. Şiddetli kulak ağrısı ve ateş varsa derhal tıbbi yardım alınmalıdır.
Dış kulak iltihabı nedenleri
Dış kulak iltihabına neden olan ana faktör nem maruziyetidir. Yüzme, çok sık banyo yapmak veya çok sık duş almak dış kulak enfeksiyonuna neden olabilir. Kulak kanalının içinde kalan su, bakterilerin üremesi için uygun bir ortam oluşturur. Otitis eksterna en sık enfeksiyonlar nedeniyle gelişir. Enfeksiyonlar bazen mantar ya da virüs kaynaklı olmasına rağmen en sık olarak su ya da toprakta bulunan bakteriler tarafından oluşturulur. Fakat enfeksiyonlar dışında çeşitli bulaşıcı olmayan sistemik veya lokal cilt rahatsızlıkları ile de ilişkili olabilir. En sık rastlanan dış kulak iltihabı nedenleri arasında aşağıdakiler sayılabilir;
Kulak kanalını kaplayan ince deri tabakası çeşitli faktörlerin etkisiyle yaralanırsa, enfeksiyon ortaya çıkabilir. Yoğun kaşıma, kulaklık kullanma veya kulağı pamuklu çubukla temizleme gibi davranışlar bu hassas cilde zarar verebilir.
Kulakta üretilen kulak kiri asidik bir yapıda olduğu için burada oluşacak enfeksiyonlara karşı vücudun doğal savunma mekanizması şeklinde çalışır. Ancak neme ve çizilmeye sürekli maruz kalındığında kulak kiri tüketilir ve kulaklar enfeksiyona açık hale gelir.
Atopik dermatit, sedef hastalığı, seboreik dermatit, lupus gibi hastalıkların komplikasyonu olarak dış kulak iltihabı görülebilir.
Tahrişe ya da alerjiye bağlı gelişen dermatitler dış kulak yolunda görülürse iltihaba neden olabilir. Alerjiye bağlı atopik dermatit dış kulakta genellikle kızarık, kaşıntılı, ödemli ve akıntılı bir iltihaba yol açar. Kontakt dermatit ise kulak kanalı cildinde sertleşme ve kalınlaşmaya neden olur. Her iki tip de ikincil bakteri enfeksiyonları ile komplike olabilir.
Dış kulak iltihabı için risk faktörleri nelerdir?
Dış kulak iltihabı riskini artırabilecek faktörlerden bazıları şunlardır:
Bakımlı bir havuzdan ziyade göl gibi yüksek bakteri barındıran sularda yüzme
Suyu daha kolay tutabilen dar bir kulak kanalına sahip olmak. Çocuklarda dış kulak kanalı daha dar olduğu için iltihap riski daha fazladır.
Kulak kanalının pamuklu çubuklarla veya diğer nesnelerle agresif bir şekilde temizlenmesi
Kulaklık veya işitme cihazı gibi cihazların kullanımı
Mücevher, saç spreyi veya saç boyaları gibi kimyasalların ciltte alerji veya tahrişe neden olması
Sedef hastalığı, lupus gibi sistemik hastalığı bulunanlar
Dış kulak iltihabı nasıl teşhis edilir?
Genellikle hastanın şikâyetleri ve kulak muayenesi ile dış kulak iltihabı aile hekimi tarafından kolay bir şekilde teşhis edilebilir. Enfeksiyon ileri bir aşamadaysa veya dirençliyse bir kulak burun boğaz uzmanı tarafından daha fazla değerlendirmeye ihtiyaç duyulabilir.
Kulak zarınızın hasar görmesi veya yırtılması durumunda aile hekimi hastayı bir kulak, burun ve boğaz uzmanına (KBB) yönlendirir. KBB uzmanı enfeksiyonun orta kulak kaynaklı olup olmadığını belirlemek için orta kulağın durumunu inceler. Bu kulak muayenesi önemlidir; çünkü dış kulak iltihabında uygulanan tedaviler orta kulak için uygun değildir.
Tedaviye cevap vermeyen olgularda enfeksiyon nedeni mikroorganizmanın tam olarak belirlenmesi için kulaktan akıntı veya döküntü örneği alınarak laboratuvara gönderilmesi gerekebilir.
Dış kulak iltihabı tedavisi nasıl yapılır?
Tedavide amaç enfeksiyonu durdurmak ve kulak kanalının iyileşmesini sağlamaktır. Tedavide çeşitli kulak damlaları kullanılır. Dış kulak yolunun temizlenmesi, kullanılan damlanın tüm alanlara ulaşabilmesine yardımcı olmak için gereklidir. Bu amaçla kulaktaki akıntılar, kulak kiri birikintileri ve diğer kalıntıları temizlemek için bir vakum cihazı veya kulak küreti kullanılır. Çoğu olguda iltihabın türüne ve ciddiyetine bağlı olarak, tedavi için aşağıdaki bileşenlerin kombinasyonunu içeren kulak damlaları kullanılır:
Kulağın normal antibakteriyel ortamını geri kazanmaya yardımcı olan asidik çözeltiler
İltihabi durumu azaltmak için steroidli damlalar
Bakterilere karşı savaşmak için antibiyotik içeren damlalar
Daha ciddi bakteriyel enfeksiyonlarda ağızdan antibiyotik tedavisi
Mantarın neden olduğu bir enfeksiyonla savaşmak için antifungal ilaçlar
Bunlara ek olarak kulak ağrısı için ağrı kesici ilaçlar reçete edilebilir. Kulakta cilt altı irin toplanması varsa steril bir iğne ile delinerek boşaltılması gerekebilir.
Dış kulak iltihabından korunma yolları nelerdir?
Dış kulak iltihabından korunmak için yapılabilecek bazı uygulamalar vardır. Bu amaçla yapılabilecekler şunları içerebilir;
Kulakları kuru tutmak. Yüzme veya banyo gibi nedenlerle neme maruz kaldıktan sonra kulakların iyice kurulanması korunmada yardımcı olabilir. Yalnızca kulağın dış kısımları kurulanmalı, bu amaçla yumuşak bir havlu veya bez kullanılmalıdır. Kulak kanalında biriken suyun akmasına yardımcı olmak için baş yana doğru eğilmelidir. Ayrıca saç kurutma makinesi en düşük ayara getirilip 30 cm uzaktan kulağa tutularak kurutma işlemi yapılabilir.
Kulağa yabancı cisim sokmaktan kaçınmak. Pamuklu çubuk, ataç veya saç tokası gibi nesneler kulağı kaşımak ya da kulak kirini çıkarmak için asla kulağa sokulmamalıdır. Bu tarz cisimler, kulak içindeki ince cildi çizip tahriş edebilir.
Kulaklar tahriş edici maddelerden korunmalıdır. Saç spreyleri ve saç boyaları gibi ürünler uygularken kulaklar pamuk topları konularak korunmalıdır.
Yüzerken kulak tıkacı veya yüzme şapkası kullanılmalıdır.
Duş alırken veya banyo yaparken mümkün olduğu kadar su veya şampuanın kulağa girmesi engellenmeye çalışılmalıdır.
Egzama veya işitme cihazlarına karşı gelişen alerji gibi kulakları etkileyen durumlar tedavi ettirilmelidir.
Yakın zamanda kulak enfeksiyonu veya ameliyatı geçirilmişse iltihap riski nedeniyle yüzme öncesi bir doktora danışmakta fayda vardır.Dış kulak iltihabı, kulağın dış kulak yolu olarak adlandırılan bölümünde ortaya çıkan iltihabi durumdur. Dış kulak yolu kulak kepçesi ile kulak zarı arasında bulunur. Bu enfeksiyon türü tıp literatüründe otitis externa olarak bilinir. Yüzücülerde sık görüldüğü için yüzücü kulağı olarak da adlandırılan rahatsızlığın en yaygın nedeni, kulak kanalı cildini istila eden bakterilerdir. Belirtiler hastalığın derecesine göre hafiften şiddetliye doğru değişir. Hafif vakalarda kulakta kaşıntı, berrak kokusuz akıntı gibi belirtiler görülür. Tedavide iltihap nedenine göre farklı içeriklere sahip damlalar kullanılır.Dış kulak iltihabı nedir?Dış kulak iltihabı ya da otitis externa, kulak kepçesi ile kulak zarı arasındaki tüp olan dış kulak kanalının iltihaplanması durumudur. Genellikle "yüzücü kulağı" olarak adlandırılır; çünkü suya tekrar tekrar maruz kalmak kulak kanalını iltihaplanmaya karşı daha savunmasız hale getirir.Dış kulak iltihabı belirtileri nelerdir?Dış kulak iltihabında görülen belirtiler genellikle başlangıçta hafiftir. Ancak enfeksiyon tedavi edilmezse veya başka alanlara yayılırsa daha ciddi belirtilerle karşılaşılabilir. Genellikle hastalığın derecesine göre hafif, orta ve ileri evre şeklinde sınıflandırır.Dış kulak iltihabı belirtilerinden bir veya daha fazlasını yaşayan bireyler, belirtiler hafif olsa bile mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Çünkü iltihap ilerledikçe çevre dokulara yayılabilir ve daha ciddi ve tedavisi zor bir hastalığa dönüşebilir. Şiddetli kulak ağrısı ve ateş varsa derhal tıbbi yardım alınmalıdır.Dış kulak iltihabına neden olan ana faktör nem maruziyetidir. Yüzme, çok sık banyo yapmak veya çok sık duş almak dış kulak enfeksiyonuna neden olabilir. Kulak kanalının içinde kalan su, bakterilerin üremesi için uygun bir ortam oluşturur. Otitis eksterna en sık enfeksiyonlar nedeniyle gelişir. Enfeksiyonlar bazen mantar ya da virüs kaynaklı olmasına rağmen en sık olarak su ya da toprakta bulunan bakteriler tarafından oluşturulur. Fakat enfeksiyonlar dışında çeşitli bulaşıcı olmayan sistemik veya lokal cilt rahatsızlıkları ile de ilişkili olabilir. En sık rastlanan dış kulak iltihabı nedenleri arasında aşağıdakiler sayılabilir;Dış kulak iltihabı için risk faktörleri nelerdir?Dış kulak iltihabı nasıl teşhis edilir?Genellikle hastanın şikâyetleri ve kulak muayenesi ile dış kulak iltihabı aile hekimi tarafından kolay bir şekilde teşhis edilebilir. Enfeksiyon ileri bir aşamadaysa veya dirençliyse bir kulak burun boğaz uzmanı tarafından daha fazla değerlendirmeye ihtiyaç duyulabilir.Kulak zarınızın hasar görmesi veya yırtılması durumunda aile hekimi hastayı bir kulak, burun ve boğaz uzmanına (KBB) yönlendirir. KBB uzmanı enfeksiyonun orta kulak kaynaklı olup olmadığını belirlemek için orta kulağın durumunu inceler. Bu kulak muayenesi önemlidir; çünkü dış kulak iltihabında uygulanan tedaviler orta kulak için uygun değildir.Tedaviye cevap vermeyen olgularda enfeksiyon nedeni mikroorganizmanın tam olarak belirlenmesi için kulaktan akıntı veya döküntü örneği alınarak laboratuvara gönderilmesi gerekebilir.Dış kulak iltihabı tedavisi nasıl yapılır?Tedavide amaç enfeksiyonu durdurmak ve kulak kanalının iyileşmesini sağlamaktır. Tedavide çeşitli kulak damlaları kullanılır. Dış kulak yolunun temizlenmesi, kullanılan damlanın tüm alanlara ulaşabilmesine yardımcı olmak için gereklidir. Bu amaçla kulaktaki akıntılar, kulak kiri birikintileri ve diğer kalıntıları temizlemek için bir vakum cihazı veya kulak küreti kullanılır. Çoğu olguda iltihabın türüne ve ciddiyetine bağlı olarak, tedavi için aşağıdaki bileşenlerin kombinasyonunu içeren kulak damlaları kullanılır:Bunlara ek olarak kulak ağrısı için ağrı kesici ilaçlar reçete edilebilir. Kulakta cilt altı irin toplanması varsa steril bir iğne ile delinerek boşaltılması gerekebilir.Dış kulak iltihabından korunma yolları nelerdir?Dış kulak iltihabından korunmak için yapılabilecek bazı uygulamalar vardır. Bu amaçla yapılabilecekler şunları içerebilir; | 3,501 |
4,468 | Ağız ve Diş Sağlığı | Çene eklemi nedir? | İçindekilerÇene rahatsızlıkları nasıl ortaya çıkar?Tanı nasıl konulur?Çene eklemindeki ağrıların nedenleri nelerdir?Çene eklemi hastalıklarında görülen şikayetler nelerdir?Çene eklemi hastalıklarında hangi tedavi yöntemleri uygulanıyor?Çeneyi doğru kullanmanın püf noktaları
Çene rahatsızlıkları nasıl ortaya çıkar?
Çene ekleminin, boyunda omurgaya ve ağızda dişlere yakın olması nedeniyle, bu bölgelerdeki rahatsızlıklar çene eklemini kolayca etkileyerek şikayetlere neden olabilir. Normal bir kişi çene eklemini; çiğneme, yutma, soluk alıp verme ve konuşma sırasında günde yaklaşık 2 bin defa kullanır. Alt çenenin hareketleri, boyun ve çene kaslarının ortak hareketi ile oluşur. Alt çene kemiği; aşağı, yukarı, öne ve yanlara doğru hareket edebilmektedir. Bu düzenin bozulması, çene ekleminde oluşan veya oluşabilecek bir bozukluğun da habercisi olabilir.
Tanı nasıl konulur?
Çene eklemi hastalıklarında en önemli teşhis yöntemi muayenedir. Gereğinde sadece fizik tedavi doktoru değil, aynı zamanda diş hekimliği, plastik cerrahi hatta psikiyatrist değerlendirmeleri de gerekebilmektedir. İyi bir muayene sonucunda problem çok büyük oranda teşhis edilir. Ancak bunun yanında röntgen, MRI gibi radyolojik incelemelerinin de teşhiste önemini vurgulamak gerekmektedir.
Çene eklemindeki ağrıların nedenleri nelerdir?
Sürekli dişleri sıkmak, diş gıcırdatma (bruksizm)
Duruş bozuklukları (özellikle başın öne doğru eğik olduğu duruşlar)
Çenenin kapanış bozuklukları ve dişlerdeki hastalıklar
Tek taraflı çiğneme alışkanlığı
Psikolojik sebepler
Travmalar, soğuğa maruz kalmak, zorlanmalar (örneğin sert veya büyük bir lokma ısırmak).
Genel bağ dokusu gevşekliği, tırnak yeme, sakız çiğneme, devamlı ağızdan nefes alıp verme, çekirdek yeme, pipo içme, uzun süre telefonla konuşma, keman çalma vb. gibi parafonksiyonel davranışlar
Tümör, infeksiyon ve iltihaplı romatizma gibi hastalıklar
Çene eklemi hastalıklarında görülen şikayetler nelerdir?
Kaslarda hassasiyet ve ağrılar: Çene bölgesinde veya yanaklarda hissedilen ağrılardır. Genellikle diş sıkma nedeniyle ortaya çıkar. En çok görülen şikayetlerden biridir.
Çene hareketlerinde değişiklik ve kısıtlılık: Eklem anatomisinin bozulmasına ve/veya ağrıya bağlı olarak ortaya çıkabilir.
Eklem sesleri: Eklem diskinin yerinden kayması veya aşırı kireçlenmeye bağlı olarak ortaya çıkar.
Ağızda kayma: Eklemlerde ortaya çıkan anatomik ve fizyolojik bozukluklar, ağız açılışında ve kapanışında bozukluklara yol açar.
Çiğneme düzeninin bozulması: Ağrı, ağız hareketinde değişiklik ve tek taraflı çiğneme gibi etkenler çeşitli çiğneme bozukluklarına yol açar.
Ağzı açamama: Ağrıya, eklem anatomisinde değişikliklere ve ileri derecede kireçlenmelere bağlı oluşabilmektedir.
Sıkıntı, karamsarlık ve diğer psikolojik bozukluklar: Ağrı, ağız hareketlerinin kaybı ve beslenme bozuklukları sonucu sıkça karşılaşılmaktadır.
Kulak çınlaması, baş dönmesi ve halsizlik gibi şikayetler: Çene ekleminin özellikle boyun hareketleri ile yakın ilişkisi sonucu ortaya çıkmaktadır.
Kulak, boyun, dişler, hatta burun ve göze doğru yayılan ağrılar: Çene ekleminden çeşitli bölgelere doğru yayılan ağrılar sıkça görülmektedir.
Çene eklemi hastalıklarında hangi tedavi yöntemleri uygulanıyor?
Çene eklemi hastalıklarında; çeşitli tedavi yöntemleri bulunmakla birlikte, bunların en önemlisi hastanın doktoru tarafından yeterli ve doğru bir şekilde bilgilendirilmesidir. Çene eklemini doğru kullanmayı bilmek, çoğu hastalığın önüne geçer veya tedavisini kolaylaştırır. Bu nedenle bu hastalıklarda, doktorun ve hastanın üzerine düşeni doğru yapması, tedavinin büyük oranda başarılı olması sonucunu doğurur. Hasta eğitiminin yanı sıra kullanılan yardımcı yöntemler de mevcuttur. Bunlardan bazıları şöyledir;
Ev programı ve egzersiz: Hastanın evde yapacağı egzersizleri ve günlük hayatında dikkat etmesi gereken durumların eğitimini içeren tedavinin en önemli kısımlarından biridir.
Fizik tedavi: Ağrıların kontrolünde, kasın gevşetilmesinde ve ağız açıklığının sağlanmasında en önemli tedavilerden biridir.
İlaç tedavisi: Çeşitli ilaç grupları kullanılabilir. Bunlar arasında bir diş hekiminin önereceği ağrı kesiciler, kas gevşeticiler ve antidepresanlar sayılabilir.
Soğuk ve sıcak tedavi: Ağrıyı azaltmakta ve egzersizlerin uygulanmasını kolaylaştırmada önemli yöntemlerden biridir.
Eklem içine injeksiyon: Özellikle eklemde kayganlığın arttırılması, eklem içinde ağrı oluşturan reaksiyonların azaltılması amacıyla çeşitli enjeksiyon uygulamaları kullanılabilir.
Psikoterapi: Psikolojik etkenlerin en aza indirilmesinde önemli bir etkiye sahiptir.
Splint: Gece alt çeneye takılan splintler, eklem açıklığını sağlamakta ve diş sıkmayı önlemekte kullanılır.
Manipülasyon: Eklem diskinin yerinden kayması sonucu oluşan çene kilitlenmesinin açılması veya kasların gerilerek gevşetilmesi amacıyla kullanılır.
Çeneyi doğru kullanmanın püf noktaları
Duruş şeklinizi geliştirin: Dudaklar kapalı, dişler açık!
Çiğnerken, çenenizin her iki yanını (sağ ve sol) tarafını eşit kullanın.
Dişinizi gıcırdatmayı ve sıkmayı bırakın.
Sakız çiğnemeyin, çerez yemeyin.
Sert ve zor çiğnenen yiyeceklerden uzak durun.
Doktorunuzun önerdiği ilaçları kullanın.Çene rahatsızlıkları nasıl ortaya çıkar?Çene ekleminin, boyunda omurgaya ve ağızda dişlere yakın olması nedeniyle, bu bölgelerdeki rahatsızlıklar çene eklemini kolayca etkileyerek şikayetlere neden olabilir. Normal bir kişi çene eklemini; çiğneme, yutma, soluk alıp verme ve konuşma sırasında günde yaklaşık 2 bin defa kullanır. Alt çenenin hareketleri, boyun ve çene kaslarının ortak hareketi ile oluşur. Alt çene kemiği; aşağı, yukarı, öne ve yanlara doğru hareket edebilmektedir. Bu düzenin bozulması, çene ekleminde oluşan veya oluşabilecek bir bozukluğun da habercisi olabilir.Tanı nasıl konulur?Çene eklemi hastalıklarında en önemli teşhis yöntemi muayenedir. Gereğinde sadece fizik tedavi doktoru değil, aynı zamanda diş hekimliği, plastik cerrahi hatta psikiyatrist değerlendirmeleri de gerekebilmektedir. İyi bir muayene sonucunda problem çok büyük oranda teşhis edilir. Ancak bunun yanında röntgen, MRI gibi radyolojik incelemelerinin de teşhiste önemini vurgulamak gerekmektedir.Çene eklemindeki ağrıların nedenleri nelerdir?Çene eklemi hastalıklarında görülen şikayetler nelerdir?Çene eklemi hastalıklarında hangi tedavi yöntemleri uygulanıyor?Çene eklemi hastalıklarında; çeşitli tedavi yöntemleri bulunmakla birlikte, bunların en önemlisi hastanın doktoru tarafından yeterli ve doğru bir şekilde bilgilendirilmesidir. Çene eklemini doğru kullanmayı bilmek, çoğu hastalığın önüne geçer veya tedavisini kolaylaştırır. Bu nedenle bu hastalıklarda, doktorun ve hastanın üzerine düşeni doğru yapması, tedavinin büyük oranda başarılı olması sonucunu doğurur. Hasta eğitiminin yanı sıra kullanılan yardımcı yöntemler de mevcuttur. Bunlardan bazıları şöyledir;Çeneyi doğru kullanmanın püf noktaları | 1,996 |
4,469 | Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) | Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Nedir? Bel Fıtığına Ne İyi Gelir? | Spinal kolon (omurga), 24 adet omur kemiğinden meydana gelir ve içerisinde omurilik adı verilen merkezi sinir sistemi yapısı yer alır. Omurganın çevresinde bulunan kaslar sırt ve belin desteklenmesini ve hareket etme işlevini yerine getirmesini sağlar. Omurilikten tüm vücuda dağılan sinirler vücudun diğer bölümleri ile beyin arasındaki iletişimden sorumludur.
Omurga 4 ayrı bölümde incelenir. Boyun kısmı servikal, gövde kısmı torasik, bel bölgesi lumbar ve kuyruk sokumunun olduğu bölge sakral omurga olarak isimlendirilir. Bel bölgesindeki vertebralar yukarıdan aşağıya doğru 5 adettir ve isimlendirilmesi L1’den başlayarak L5’te sonlanır. Omurgayı oluşturan omur (vertebra) kemikleri arasında bulunan intervertebral diskler bu kemiklerin arasını doldurur.
İntervertebral diskler nükleus pulpozus, anulus fibrozus ve kemik arasındaki kıkırdak yapılardan meydana gelir. Nükleus pulpozus, jel yapısında bir materyaldir ve içeriğinin yaklaşık olarak %80’i sudan meydana gelir. Bu yapının geri kalan kısmını ise tip 2 kolajen ve proteoglikanlar oluşturur.
Anulus fibrozus, nükleus pulpozusun etrafını saran halka şeklinde bir yapıdır. Oldukça organize şekilde bir araya gelmiş bağ doku elemanlarından oluşan bu yapının hasarlanması içerisindeki nükleus pulpozus maddesinin fıtıklaşması ile sonuçlanabilir.İçindekilerSinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Nedir?Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Belirtileri Nelerdir?Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Risk Faktörleri Nelerdir?Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Teşhisi Nasıl Konur?Bel Fıtığı Tedavisi Nasıl Yapılır?Bel Fıtığı Ameliyatı Riskli Midir?Bel Fıtığı Tekrarlar Mı?Bel Fıtığına Ne İyi Gelir?Bel Fıtığı Egzersizleri Nelerdir?Bel Fıtığı Nasıl Geçer?Bel Fıtığına Hangi Bölüm Bakar?Bel Fıtığı Neden Olur?Bel Fıtığından Korunmak İçin Nelere Dikkat Etmek Gerekir?
Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Nedir?
Sinire baskı yapan bel fıtığı, bel bölgesinde bulunan omurların arasındaki diskin yırtılarak, sinirleri sıkıştırması olarak ifade edilebilir. Bu durum genellikle şiddetli bel ağrısı ve bacağa yayılan ağrının ortaya çıkmasına neden olur. Fıtıklaşma omurganın herhangi bir düzeyinde meydana gelebilir.
Diskin fıtıklaşmasının altında yatan temel patoloji arka kısmında yer alan halka şeklindeki bağ yapısının yırtılması ve içerisindeki yapının bu açıklıktan kanal içine doğru hareket etmesidir. Bu yaşlanma ile birlikte meydana gelen bir durumdur.
Bazı ani hareketler ve zorlamalar da bel fıtığına yol açabilir. Özellikle ağır kaldırmak bel omurları üzerinde büyük bir baskı meydana getirebilir ve bu durum sonucunda fıtıklaşma oluşabileceği için dikkatli olunmalıdır.
Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Belirtileri Nelerdir?
Sinire baskı yapan bel fıtığı belirtileri arasında başlıca bel, bacak ağrısı, ayaklarda uyuşma, yürümede zorluk şikâyetleri yer alır ve hastalar genellikle bu belirtiler ile uzmana başvurur. Hastalığın oluş mekanizmasına göre belirtiler değişiklik gösterebilir.
Sıklıkla, önce belde zorlayıcı bir hareket sonucu omurganın arkasında ve kıkırdak yapının önünde duran bağ dokusu yırtılır. İlk aşamada hasta sadece bel ağrısı hisseder. Bir süre sonra yırtılan bağın olduğu yerden kıkırdak doku, sinirlerin olduğu kanala taşar ve sinirleri sıkıştırması sonucu ağrının bacaklara yayılması meydana gelebilir.
Hastalarımızın merak ettikleri ''Bel fıtığı belde niye ağrı yapmaz?'' sorusunun nedeni budur. Sıkışan sinir uç noktasında, yani gittiği yerde ağrıyı hissettirir. Aynı şekilde bacak ve ayakta uyuşma ve yanma şikâyetlerine neden olur.
Daha ileri aşamalarda ayaklarda güçsüzlük oluşabilir. Hasta, daha ileri durumlarda kauda equina sendromu adı verilen bir problemin gelişmesini takiben idrar ve dışkı tutamama, cinsel fonksiyonların yitirilmesi ile de karşılaşabilir.
Kauda equina latince at kuyruğu anlamına gelir ve omuriliğin kalça hizasından itibaren aşağıya inen kısmını ifade eder. Nadir de olsa fıtıklaşan diskin spinal kanalın tamamını kapsayacak şekilde baskı yapması halinde cauda equinayı oluşturan sinir lifleri de etkilenebilir. Bu durumda acil cerrahi müdahale ile ileri zamanlarda oluşabilecek felç ya da güçsüzlük gibi durumların önüne geçmek gerekli olabilir.
Bütün bu sayılanlar yavaş yavaş oluşabileceği gibi birkaç saat içinde son aşamaya kadar gelebilir.
Diskin rüptüre (yırtılması) olması sonucunda ciddi bel ağrısı da meydana gelebilir. Bu bel ağrısına neden olabilecek diğer durumlar arasında bu bölgedeki kas, tendon ve ligament gibi bağ doku elemanlarının zorlanması yer alır. Adele problemleri ile bel fıtığında oluşan ağrının ayrımında ağrının bacağa yayılımı ya da güç kaybı gibi diğer sinir kaynaklı belirtiler göz önüne alınır.
Omurgada fıtık gelişimi sonrasında ortaya çıkabilecek belirtiler şu şekilde özetlenebilir:
Genellikle vücudun bir bölgesinde hissedilen ağrı ve uyuşukluk hissi
Bacaklara yayılan ağrı
Ağrının geceleri kötüleşmesi
Ağrının hareketler ile kötüleşmesi
Kısa mesafeli yürüyüşlerde bile ağrı ortaya çıkması
Başka bir sebeple açıklanamayan kas güçsüzlüğü
Etkilenen bölge üzerinde kaşınma, karıncalanma ve yanma gibi duyu problemlerinin oluşması
Bu belirtiler hastaların çeşitli özelliklerine göre değişkenlik gösterebilir. Bu belirtilere sahip olmanız halinde sağlık kuruluşlarına başvurarak uzman hekimlerden yardım almanız önerilir.
Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Risk Faktörleri Nelerdir?
Sinire baskı yapan bel fıtığı, çalışma hayatında işgücü kaybına neden olan hastalıklar arasında başta gelen sağlık problemlerindendir. Bu hastalığı yaşayan kişilerin iş gücü kaybı bazen 6 aya kadar uzayabilir. Bel fıtığına yakalanma oranı bazı meslek gruplarında daha fazla görülür. Özellikle ağır yük taşıma (bedene yük bindiren), uzun süre otomobil kullanma ve masa başında sürekli oturma gerektiren mesleklerde bel fıtığı oranı oldukça yüksektir.
Toplumun %85'i hayatının belli bir döneminde bel ağrısı yaşayabilir. Bu kişilerde görülen bel ağrısı, altta yatan patolojinin hafif düzeyde olması halinde tedavi alsa da almasa da 6 haftalık bir süre içerisinde kendiliğinden gerileme gösterebilir.
Erkek-kadın arasında hastalığa yakalanma oranı incelendiğinde erkeklerin bel fıtığına yakalanma riskinin kadınlara göre iki kat yüksek olduğu görülebilir. Fakat hamilelikte, özellikle aşırı kilo alınması sonucu bel omurlarındaki basınç artarak, bel fıtığına yakalanma riski yükselir.
Bu da göstermektedir ki şişmanlık (obezite) bel fıtığına yakalanmada önemli bir faktördür. Şişmanlarda hastalık daha yüksek oranda tespit edilir ve tedavisi de daha zor olarak gerçekleştirilir. Aynı zamanda sigara içilmesinin de bel fıtığına olumsuz bir etkisi olduğu kabul edilir.
Bazı hastalarda bel fıtığı probleminin diğer aile bireylerini de etkilediği tespit edilebilir. Bu durumun nedeninin omurganın o bölgesinde fıtıklaşmaya yatkınlığı arttırıcı etki gösteren genlerin olabileceğini düşündürür.
Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Teşhisi Nasıl Konur?
Hastalığın tanısında; klinik muayene bulgularının yanı sıra röntgen, MRI (Manyetik Rezonans), CT (Bilgisayarlı Tomografi) sıklıkla kullanılır. EMG dediğimiz sinirlerin elektro fizyolojik tetkiki gerekebilir. Tüm tetkik ve bulgular sonucunda ortaya çıkan tablo kişinin bel fıtığı hastası olup olmadığını ortaya koymaya yardımcı olur.
Bel fıtığı şikayetleri ile sağlık kuruluşlarına başvuran hastalara tanısal yaklaşım, ayrıntılı bir tıbbi öykü alımı ve fizik muayene ile başlar. Fizik muayene sırasında hastanın yansıyan ağrısının olması, bel ağrısı, bel bölgesinden çıkan sinirlerin bulunduğu alanlar ile ilgili his kaybı tariflemesi, zorlayıcı hareketler veya öksürme ve hapşırma sonrasında hastanın şikayetlerinin kötüleşmesi, bel fıtığı tanısına yönlendirici bulgular arasında yer alır.
Hekim hastanın tıbbi öyküsünü alırken daha önce geçirilen ameliyat ve tedaviler, düzenli olarak kullandığı ilaçlar, idrar veya gaita kaçırma, daha önce kanser tanısı alıp almadığı, iltihabi herhangi bir durumunun mevcut olup olmadığı, sistemik bir bulaşıcı hastalık varlığı ve bağışıklık yetmezliği gibi durumları sorgulayabilir.
Ani başlangıçlı bel fıtığı şikayetleri bulunan kişilerin yaklaşık olarak %90’ında belirtiler 6 hafta içerisinde gerileme gösterebilir. Tanısal girişimlere hemen başlanması ve müdahale edilmesi gerekilen kişiler özellikle alarm bulguları adı verilen bir takım belirtilerin oluştuğu hasta grubudur. Ateş, gece terlemesi, açıklanamayan kilo kaybı, iştahsızlık, aşırı düzeyde ağrı ve omurganın sırttaki çıkıntılarında aşırı düzeyde hassasiyet tespit edilmesi halinde ileri araştırmalar gereklidir.
Altta yatan durumun bir enfeksiyon ya da malignite (kanser) rahatsızlığı olabileceğinin dışlanmasında laboratuvar testleri fayda sağlayabilir. Eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) ve C-reaktif protein (CRP) düzeyleri bu kapsamda incelenebilecek biyokimyasal markerlar arasında yer alır. Tam kan sayımı sonuçları da bu hastalıkların ekarte edilmesinde fayda sağlayabilir.
Bel grafileri (x-ray), bel ağrısı şikayeti ile sağlık kuruluşlarına başvuran hastalarda kullanılabilecek ilk radyolojik görüntüleme yöntemidir. Genel olarak bu filmlerin çekilmesi 3 yönden gerçekleştirilir ve bel grafileri sayesinde hastanın omurlarının dizilimi, olası kırıklar ve dejeneratif değişiklikler tespit edilebilir.
Omurganın kemik yapısının incelenmesindeki en duyarlı tetkik bilgisayarlı tomografidir (CT). Tomografi görüntüleri sayesinde kalsifiye olmuş ya da fıtıklaşmış diskler tespit edilebilir.
Bir diğer radyolojik görüntüleme yöntemi olan manyetik rezonans görüntüleme (MRI), bel fıtığından şüphelenilen hastalarda altın standart tanı aracı olarak kabul edilir. Tanısal doğruluğu yaklaşık olarak %97 olan bu işlem, yumuşak dokuyu da ayrıntılı olarak görüntüleyebilmesi nedeniyle oldukça duyarlıdır.
Bel Fıtığı Tedavisi Nasıl Yapılır?
Bacaklarda oluşan ileri güç kaybı, idrar, dışkı tutamama ve cinsel fonksiyonların yitirilmesi ile karşılaşılan durumlarda acil cerrahi tedavisine başvurulur.
Ameliyat, güçlü ağrı kesici ilaçlara dahi cevap vermeyen hastalarda uygulanabilir. Üç hafta süreyle ilaç, istirahat ve fizik tedaviye cevap vermeyenlerde cerrahi tedavi için tekrar değerlendirme yapılması gerekebilir.
Bel fıtığı belirtileri ile sağlık kuruluşlarına başvuran hastaların tercihlerine ve rahatsızlıklarının özelliklerine göre tedavi planlamasında ilaç tedavisi ya da cerrahi tedavi tercih edilebilir. İlaç tedavisinde hastaların ağrı kontrolünün sağlanması hedeflenir. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak non steroidal antiinflamatuvar ilaçlar ile başlanan tedavide gerekli durumlarda opioidler gibi daha güçlü ağrı kesicilere geçilebilir.
İlaç tedavisinden fayda görmeyen ya da bel fıtığının altta yatan nedeninin omurga ile ilgili operasyonla düzeltilmesi gereken mekanik problemler tespit edilmesi halinde hekimler tarafından bel fıtığının tedavisinde cerrahi müdahaleye başvurulabilir.
Cerrahi tedavi öncesinde ortopedi ya da beyin cerrahisi uzman hekimleri tarafından x-ray, CT, MRI ve EMG çalışmaları tekrarlanabilir. Bu tetkikler sayesinde hekimler hastaya en uygun olan cerrahi planlamasını gerçekleştirebilirler. Hastanın yaşı, fıtıklaşmanın hangi bölgede olduğu ve hastanın genel sağlık durumu ameliyat planlamasında etkili olan diğer faktörler arasında yer alır.
Bel fıtığı tedavisi kapsamında uygulanan çeşitli cerrahi girişimler mevcuttur:
Laminektomi
Bu operasyonda operatör hekimler omurların yay yaptığı bölgeden (lamina) çıkan sinirler üzerindeki baskıyı kaldırmayı amaçlar. Küçük bir kesiden girilerek gerçekleştirilebilen bu ameliyatta hekimler mikroskop kullanımına da başvurabilirler. Gerekli durumlarda laminanın çıkarılması işlemi laminektomi olarak isimlendirilir.
Yapay Disk Cerrahisi
Yapay disk cerrahisi ameliyatı hasta genel anestezi altındayken gerçekleştirilir. Bu işlem genellikle bel bölgesindeki tek bir omur kaynaklı problem olduğunda tercih edilir. Hastanın artrit (eklem iltihabı) ya da osteoporoz (kemik erimesi) gibi rahatsızlıkları bulunması halinde birden fazla diskin etkilenmiş olma ihtimali yüksek olduğu için bu cerrahi türü tercih edilmeyebilir.
Bu operasyon karın bölgesindeki bir kesiden başlanır ve hastanın problemli diski çıkarılarak yerine plastik ya da metal içeriğe sahip yapay disk yerleştirilir. Operasyon sonrasında kişilerin birkaç gün süre ile hastanede müşahede altında tutulması gerekli olabilir.
Spinal füzyon uygulamaları
Genel anestezi altında gerçekleştirilen bir diğer bel fıtığı cerrahisi olan spinal füzyon uygulamalarında 2 veya daha fazla omur kemiği kalıcı olarak birbirine sabitlenir. Bu sabitleme işleminde hastanın başka bir bölgesinden alınan kemik greftleri kullanılır. Bu teknikte aynı zamanda füzyon yapılan bölgenin desteklenmesi için plak vida uygulamalarından destek alınabilir. Spinal füzyon cerrahisi sonrasında hastanın o omurga bölgesi tamamen sabitlenmiş olur. Operasyon sonrasında hastaların birkaç gün gözlem amacıyla hastanede kalması gereklidir.
Bel Fıtığı Ameliyatı Riskli Midir?
Tüm ameliyatlar kendi içerisinde birtakım risklere sahip girişimlerdir. Enfeksiyon, kanama ve sinir hasarı gibi komplikasyonlar bel fıtığı ameliyatı sonrasında karşılaşılabilecek problemler arasında yer alır.
Günümüzde gelişen mikrocerrahi teknikleri sayesinde bel fıtığı ameliyatları sık olarak yapılır. Bel fıtığı ameliyatları diğer ameliyatlardan daha fazla bir risk taşımaz. Mikrocerrahi teknikleriyle ameliyat sahası, mikroskop yardımı ile en ince ayrıntısına kadar görülebilir. Bu durum da bel fıtığı ameliyatlarında büyük rahatlık sağlar.
Aynı zamanda bel fıtığı tedavisinde lazer, diskin ısı ile küçültülmesi ve disk içine çeşitli uygulamalar yapılabilir ancak bu tedavilerin uygulanabileceği hasta sayısı oldukça düşüktür.
Operasyon sonrasında hekimler tarafından hastalara bir takım taburculuk sonrası talimatlar aktarılabilir. Bunlar arasında hastadan hastaya değişiklik gösterebilen normal aktivitelere dönüş ve fiziksel egzersizlere ne zaman başlanabileceğine dair yanıtlar da yer alır. Bazı vakalarda operasyon sonrasında fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamaları gerekli olabilir.
Uygun tedavi almayan bel fıtığı hastalarında kronik seyirli sırt ağrısı en sık karşılaşılan komplikasyondur. Tedaviden mahrum kalan hastalarda sırt ağrısı dışında geri dönüşü olmayan sinir hasarı ve ciddi sinir kökü basısı gibi problemler de meydana gelebilir.
Bel Fıtığı Tekrarlar Mı?
Bel fıtığının tekrarlama oranı oldukça düşüktür. Bel fıtığı ameliyatı olduktan sonra aynı yerden tekrarlama oranı yüzdesi ise 2-3 civarında görülür. Ama bu mutlaka tekrarlayacağı anlamına gelmez. Bu oran ameliyat sonrası öneriler dikkate alındığında çok daha düşüktür.
Bel Fıtığına Ne İyi Gelir?
Bel fıtığına iyi gelmek için birkaç etkili yöntem bulunmaktadır. İlk olarak, dinlenme önemlidir. Aktiviteleri sınırlayarak omurgaya baskıyı azaltabilir ve iyileşmeyi destekleyebilirsiniz. Soğuk veya sıcak uygulamalar da belirtileri hafifletebilir. Soğuk kompres, şişmeyi azaltabilir, sıcak kompres ise kas gerginliğini hafifletebilir. Fizik tedavi ve bel destekleyici egzersizler de bel fıtığı tedavisinde etkili olabilir.
Bel Fıtığı Egzersizleri Nelerdir?
Bel fıtığı egzersizleri, bel kaslarını güçlendirmek ve omurgayı desteklemek amacıyla önerilir. Yüz üstü yatar pozisyonda bacak ve kolları kaldırma, pelvik kaldırma egzersizi ve köprü pozisyonu gibi egzersizler, bel fıtığı tedavisine yardımcı olabilir. Ancak, her hasta için uygun egzersizler farklılık gösterebilir, bu nedenle bir uzmana danışmak önemlidir.
Bel Fıtığı Nasıl Geçer?
Bel fıtığı genellikle zamanla kendiliğinden geçmez, ancak doğru tedavi yöntemleriyle belirtileri hafifletilebilir ve yaşam kalitesi artırılabilir. Dinlenme, fizik tedavi, ilaç tedavisi ve egzersizler gibi yöntemler, bel fıtığı tedavisinde sıkça kullanılır. Ciddi durumlarda cerrahi müdahale de gerekebilir, ancak çoğu durumda cerrahi tedaviye başvurmadan önce diğer seçenekler denenir.
Bel Fıtığına Hangi Bölüm Bakar?
Bel fıtığı ile ilgili tedavi süreci genellikle ortopedi uzmanları, nörologlar veya fizik tedavi uzmanları tarafından yönetilir. Bu uzmanlar, belirtileri değerlendirir, tanı koyar ve uygun tedavi planını belirler. Bel fıtığı şüphesi durumunda, ilk başvurulması gereken doktor genellikle bir ortopedi uzmanıdır.
Bel Fıtığı Neden Olur?
Bel fıtığı genellikle omurlar arasındaki disklerin yıpranması, zayıflaması veya hasar görmesi sonucu ortaya çıkar. Yaşlanma, ağır kaldırma, ani hareketler, obezite, genetik faktörler ve sedanter yaşam tarzı gibi etkenler bel fıtığı riskini artırabilir. Disklerin içerisindeki jelatinimsi madde, dış kısımdaki zayıf bir noktadan sızarak sinir köklerine baskı yapabilir, bu da bel fıtığına yol açar.
Bel Fıtığından Korunmak İçin Nelere Dikkat Etmek Gerekir?
Bel fıtığına yakalanmamak için öncelikle kilo almamak gerekir. Çünkü aşırı kilo, bel omurlarına basıncı artırarak bel fıtığı riskini büyük ölçüde yükseltebilir. Diğer bir sebep de hareketsiz yaşamdır (sedanter yaşam tarzı). Düzenli egzersiz yapanlarda, özellikle bel ve karın kasları gelişmiş kişilerde bel fıtığı hastalığına daha az rastlanılır çünkü vücudumuzun yükünü sadece omurga taşımaz. Karın kasları ile tüm sırt ve belde omurga boyunca uzanan kasların fonksiyonu da büyük önem taşır. Düzenli egzersiz yapmama gibi durumlarda kaslar yeterince güçlenmediği için, kasların taşıması gereken vücut ağırlığı da omurga üzerine dolayısıyla disklerin üzerine binerek, fıtıklaşmalarına neden olabilir.
Bel fıtığından korunmak için ayrıca günlük yaşamda omurga fizyolojisine uygun olarak hareket etmek gerekir. Örnek vermek gerekirse, yerden bir yük kaldırılırken mutlaka dizler kırılarak, çökme pozisyonunda kaldırılmalıdır. Bel fıtığına yol açan benzer risk faktörlerini ortadan tamamen kaldırmak için çocukluk çağından itibaren; yük nasıl kaldırılır, yerden bir şey nasıl alınır, yataktan nasıl kalkılır şeklinde eğitimler verilmesi gerekir. Ayrıca çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren düzenli bel egzersiz programı yapma alışkanlığı kazındırmak da ileri yaşlarda bel fıtığından korunmak için etkili bir yöntem olabilir.
Bel fıtığını önlemek her zaman mümkün olan bir durum değildir ancak yapılacak çeşitli uygulamalar sayesinde riskin azaltılması sağlanabilir:
Ağırlık kaldırırken uygun tekniklerin kullanılması
Sağlıklı düzeyde bir vücut ağırlığına sahip olmak
Yürüme, oturma, ayakta durma ve uyuma sırasında sağlıklı bir vücut postürü geliştirmek
Uzun süreli oturma sonrasında esneme egzersizleri yapmak
Yüksek topuklu ayakkabı kullanmamak
Sırt ve bel bölgesindeki kasların güçlendirilmesi için düzenli fiziksel aktivite yapmak
Tütün kullanımını sonlandırmak
Dengeli beslenmekSpinal kolon (omurga), 24 adet omur kemiğinden meydana gelir ve içerisinde omurilik adı verilen merkezi sinir sistemi yapısı yer alır. Omurganın çevresinde bulunan kaslar sırt ve belin desteklenmesini ve hareket etme işlevini yerine getirmesini sağlar. Omurilikten tüm vücuda dağılan sinirler vücudun diğer bölümleri ile beyin arasındaki iletişimden sorumludur.Omurga 4 ayrı bölümde incelenir. Boyun kısmı servikal, gövde kısmı torasik, bel bölgesi lumbar ve kuyruk sokumunun olduğu bölge sakral omurga olarak isimlendirilir. Bel bölgesindeki vertebralar yukarıdan aşağıya doğru 5 adettir ve isimlendirilmesi L1’den başlayarak L5’te sonlanır. Omurgayı oluşturan omur (vertebra) kemikleri arasında bulunan intervertebral diskler bu kemiklerin arasını doldurur.İntervertebral diskler nükleus pulpozus, anulus fibrozus ve kemik arasındaki kıkırdak yapılardan meydana gelir. Nükleus pulpozus, jel yapısında bir materyaldir ve içeriğinin yaklaşık olarak %80’i sudan meydana gelir. Bu yapının geri kalan kısmını ise tip 2 kolajen ve proteoglikanlar oluşturur.Anulus fibrozus, nükleus pulpozusun etrafını saran halka şeklinde bir yapıdır. Oldukça organize şekilde bir araya gelmiş bağ doku elemanlarından oluşan bu yapının hasarlanması içerisindeki nükleus pulpozus maddesinin fıtıklaşması ile sonuçlanabilir.Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Nedir?Sinire baskı yapan bel fıtığı, bel bölgesinde bulunan omurların arasındaki diskin yırtılarak, sinirleri sıkıştırması olarak ifade edilebilir. Bu durum genellikle şiddetli bel ağrısı ve bacağa yayılan ağrının ortaya çıkmasına neden olur. Fıtıklaşma omurganın herhangi bir düzeyinde meydana gelebilir.Diskin fıtıklaşmasının altında yatan temel patoloji arka kısmında yer alan halka şeklindeki bağ yapısının yırtılması ve içerisindeki yapının bu açıklıktan kanal içine doğru hareket etmesidir. Bu yaşlanma ile birlikte meydana gelen bir durumdur.Bazı ani hareketler ve zorlamalar da bel fıtığına yol açabilir. Özellikle ağır kaldırmak bel omurları üzerinde büyük bir baskı meydana getirebilir ve bu durum sonucunda fıtıklaşma oluşabileceği için dikkatli olunmalıdır.Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Belirtileri Nelerdir?Sinire baskı yapan bel fıtığı belirtileri arasında başlıca bel, bacak ağrısı, ayaklarda uyuşma, yürümede zorluk şikâyetleri yer alır ve hastalar genellikle bu belirtiler ile uzmana başvurur. Hastalığın oluş mekanizmasına göre belirtiler değişiklik gösterebilir.Sıklıkla, önce belde zorlayıcı bir hareket sonucu omurganın arkasında ve kıkırdak yapının önünde duran bağ dokusu yırtılır. İlk aşamada hasta sadece bel ağrısı hisseder. Bir süre sonra yırtılan bağın olduğu yerden kıkırdak doku, sinirlerin olduğu kanala taşar ve sinirleri sıkıştırması sonucu ağrının bacaklara yayılması meydana gelebilir.Hastalarımızın merak ettikleri ''Bel fıtığı belde niye ağrı yapmaz?'' sorusunun nedeni budur. Sıkışan sinir uç noktasında, yani gittiği yerde ağrıyı hissettirir. Aynı şekilde bacak ve ayakta uyuşma ve yanma şikâyetlerine neden olur.Daha ileri aşamalarda ayaklarda güçsüzlük oluşabilir. Hasta, daha ileri durumlarda kauda equina sendromu adı verilen bir problemin gelişmesini takiben idrar ve dışkı tutamama, cinsel fonksiyonların yitirilmesi ile de karşılaşabilir.Kauda equina latince at kuyruğu anlamına gelir ve omuriliğin kalça hizasından itibaren aşağıya inen kısmını ifade eder. Nadir de olsa fıtıklaşan diskin spinal kanalın tamamını kapsayacak şekilde baskı yapması halinde cauda equinayı oluşturan sinir lifleri de etkilenebilir. Bu durumda acil cerrahi müdahale ile ileri zamanlarda oluşabilecek felç ya da güçsüzlük gibi durumların önüne geçmek gerekli olabilir.Bütün bu sayılanlar yavaş yavaş oluşabileceği gibi birkaç saat içinde son aşamaya kadar gelebilir.Diskin rüptüre (yırtılması) olması sonucunda ciddi bel ağrısı da meydana gelebilir. Bu bel ağrısına neden olabilecek diğer durumlar arasında bu bölgedeki kas, tendon ve ligament gibi bağ doku elemanlarının zorlanması yer alır. Adele problemleri ile bel fıtığında oluşan ağrının ayrımında ağrının bacağa yayılımı ya da güç kaybı gibi diğer sinir kaynaklı belirtiler göz önüne alınır.Omurgada fıtık gelişimi sonrasında ortaya çıkabilecek belirtiler şu şekilde özetlenebilir:Bu belirtiler hastaların çeşitli özelliklerine göre değişkenlik gösterebilir. Bu belirtilere sahip olmanız halinde sağlık kuruluşlarına başvurarak uzman hekimlerden yardım almanız önerilir.Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Risk Faktörleri Nelerdir?Sinire baskı yapan bel fıtığı, çalışma hayatında işgücü kaybına neden olan hastalıklar arasında başta gelen sağlık problemlerindendir. Bu hastalığı yaşayan kişilerin iş gücü kaybı bazen 6 aya kadar uzayabilir. Bel fıtığına yakalanma oranı bazı meslek gruplarında daha fazla görülür. Özellikle ağır yük taşıma (bedene yük bindiren), uzun süre otomobil kullanma ve masa başında sürekli oturma gerektiren mesleklerde bel fıtığı oranı oldukça yüksektir.Toplumun %85'i hayatının belli bir döneminde bel ağrısı yaşayabilir. Bu kişilerde görülen bel ağrısı, altta yatan patolojinin hafif düzeyde olması halinde tedavi alsa da almasa da 6 haftalık bir süre içerisinde kendiliğinden gerileme gösterebilir.Erkek-kadın arasında hastalığa yakalanma oranı incelendiğinde erkeklerin bel fıtığına yakalanma riskinin kadınlara göre iki kat yüksek olduğu görülebilir. Fakat hamilelikte, özellikle aşırı kilo alınması sonucu bel omurlarındaki basınç artarak, bel fıtığına yakalanma riski yükselir.Bu da göstermektedir ki şişmanlık (obezite) bel fıtığına yakalanmada önemli bir faktördür. Şişmanlarda hastalık daha yüksek oranda tespit edilir ve tedavisi de daha zor olarak gerçekleştirilir. Aynı zamanda sigara içilmesinin de bel fıtığına olumsuz bir etkisi olduğu kabul edilir.Bazı hastalarda bel fıtığı probleminin diğer aile bireylerini de etkilediği tespit edilebilir. Bu durumun nedeninin omurganın o bölgesinde fıtıklaşmaya yatkınlığı arttırıcı etki gösteren genlerin olabileceğini düşündürür.Sinire Baskı Yapan Bel Fıtığı Teşhisi Nasıl Konur?Hastalığın tanısında; klinik muayene bulgularının yanı sıra röntgen, MRI (Manyetik Rezonans), CT (Bilgisayarlı Tomografi) sıklıkla kullanılır. EMG dediğimiz sinirlerin elektro fizyolojik tetkiki gerekebilir. Tüm tetkik ve bulgular sonucunda ortaya çıkan tablo kişinin bel fıtığı hastası olup olmadığını ortaya koymaya yardımcı olur.Bel fıtığı şikayetleri ile sağlık kuruluşlarına başvuran hastalara tanısal yaklaşım, ayrıntılı bir tıbbi öykü alımı ve fizik muayene ile başlar. Fizik muayene sırasında hastanın yansıyan ağrısının olması, bel ağrısı, bel bölgesinden çıkan sinirlerin bulunduğu alanlar ile ilgili his kaybı tariflemesi, zorlayıcı hareketler veya öksürme ve hapşırma sonrasında hastanın şikayetlerinin kötüleşmesi, bel fıtığı tanısına yönlendirici bulgular arasında yer alır.Hekim hastanın tıbbi öyküsünü alırken daha önce geçirilen ameliyat ve tedaviler, düzenli olarak kullandığı ilaçlar, idrar veya gaita kaçırma, daha önce kanser tanısı alıp almadığı, iltihabi herhangi bir durumunun mevcut olup olmadığı, sistemik bir bulaşıcı hastalık varlığı ve bağışıklık yetmezliği gibi durumları sorgulayabilir.Ani başlangıçlı bel fıtığı şikayetleri bulunan kişilerin yaklaşık olarak %90’ında belirtiler 6 hafta içerisinde gerileme gösterebilir. Tanısal girişimlere hemen başlanması ve müdahale edilmesi gerekilen kişiler özellikle alarm bulguları adı verilen bir takım belirtilerin oluştuğu hasta grubudur. Ateş, gece terlemesi, açıklanamayan kilo kaybı, iştahsızlık, aşırı düzeyde ağrı ve omurganın sırttaki çıkıntılarında aşırı düzeyde hassasiyet tespit edilmesi halinde ileri araştırmalar gereklidir.Altta yatan durumun bir enfeksiyon ya da malignite (kanser) rahatsızlığı olabileceğinin dışlanmasında laboratuvar testleri fayda sağlayabilir. Eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) ve C-reaktif protein (CRP) düzeyleri bu kapsamda incelenebilecek biyokimyasal markerlar arasında yer alır. Tam kan sayımı sonuçları da bu hastalıkların ekarte edilmesinde fayda sağlayabilir.Bel grafileri (x-ray), bel ağrısı şikayeti ile sağlık kuruluşlarına başvuran hastalarda kullanılabilecek ilk radyolojik görüntüleme yöntemidir. Genel olarak bu filmlerin çekilmesi 3 yönden gerçekleştirilir ve bel grafileri sayesinde hastanın omurlarının dizilimi, olası kırıklar ve dejeneratif değişiklikler tespit edilebilir.Omurganın kemik yapısının incelenmesindeki en duyarlı tetkik bilgisayarlı tomografidir (CT). Tomografi görüntüleri sayesinde kalsifiye olmuş ya da fıtıklaşmış diskler tespit edilebilir.Bir diğer radyolojik görüntüleme yöntemi olan manyetik rezonans görüntüleme (MRI), bel fıtığından şüphelenilen hastalarda altın standart tanı aracı olarak kabul edilir. Tanısal doğruluğu yaklaşık olarak %97 olan bu işlem, yumuşak dokuyu da ayrıntılı olarak görüntüleyebilmesi nedeniyle oldukça duyarlıdır.Bel Fıtığı Tedavisi Nasıl Yapılır?Bacaklarda oluşan ileri güç kaybı, idrar, dışkı tutamama ve cinsel fonksiyonların yitirilmesi ile karşılaşılan durumlarda acil cerrahi tedavisine başvurulur.Ameliyat, güçlü ağrı kesici ilaçlara dahi cevap vermeyen hastalarda uygulanabilir. Üç hafta süreyle ilaç, istirahat ve fizik tedaviye cevap vermeyenlerde cerrahi tedavi için tekrar değerlendirme yapılması gerekebilir.Bel fıtığı belirtileri ile sağlık kuruluşlarına başvuran hastaların tercihlerine ve rahatsızlıklarının özelliklerine göre tedavi planlamasında ilaç tedavisi ya da cerrahi tedavi tercih edilebilir. İlaç tedavisinde hastaların ağrı kontrolünün sağlanması hedeflenir. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak non steroidal antiinflamatuvar ilaçlar ile başlanan tedavide gerekli durumlarda opioidler gibi daha güçlü ağrı kesicilere geçilebilir.İlaç tedavisinden fayda görmeyen ya da bel fıtığının altta yatan nedeninin omurga ile ilgili operasyonla düzeltilmesi gereken mekanik problemler tespit edilmesi halinde hekimler tarafından bel fıtığının tedavisinde cerrahi müdahaleye başvurulabilir.Cerrahi tedavi öncesinde ortopedi ya da beyin cerrahisi uzman hekimleri tarafından x-ray, CT, MRI ve EMG çalışmaları tekrarlanabilir. Bu tetkikler sayesinde hekimler hastaya en uygun olan cerrahi planlamasını gerçekleştirebilirler. Hastanın yaşı, fıtıklaşmanın hangi bölgede olduğu ve hastanın genel sağlık durumu ameliyat planlamasında etkili olan diğer faktörler arasında yer alır.Bel fıtığı tedavisi kapsamında uygulanan çeşitli cerrahi girişimler mevcuttur:Bu operasyonda operatör hekimler omurların yay yaptığı bölgeden (lamina) çıkan sinirler üzerindeki baskıyı kaldırmayı amaçlar. Küçük bir kesiden girilerek gerçekleştirilebilen bu ameliyatta hekimler mikroskop kullanımına da başvurabilirler. Gerekli durumlarda laminanın çıkarılması işlemi laminektomi olarak isimlendirilir.Yapay disk cerrahisi ameliyatı hasta genel anestezi altındayken gerçekleştirilir. Bu işlem genellikle bel bölgesindeki tek bir omur kaynaklı problem olduğunda tercih edilir. Hastanın artrit (eklem iltihabı) ya da osteoporoz (kemik erimesi) gibi rahatsızlıkları bulunması halinde birden fazla diskin etkilenmiş olma ihtimali yüksek olduğu için bu cerrahi türü tercih edilmeyebilir.Bu operasyon karın bölgesindeki bir kesiden başlanır ve hastanın problemli diski çıkarılarak yerine plastik ya da metal içeriğe sahip yapay disk yerleştirilir. Operasyon sonrasında kişilerin birkaç gün süre ile hastanede müşahede altında tutulması gerekli olabilir.Genel anestezi altında gerçekleştirilen bir diğer bel fıtığı cerrahisi olan spinal füzyon uygulamalarında 2 veya daha fazla omur kemiği kalıcı olarak birbirine sabitlenir. Bu sabitleme işleminde hastanın başka bir bölgesinden alınan kemik greftleri kullanılır. Bu teknikte aynı zamanda füzyon yapılan bölgenin desteklenmesi için plak vida uygulamalarından destek alınabilir. Spinal füzyon cerrahisi sonrasında hastanın o omurga bölgesi tamamen sabitlenmiş olur. Operasyon sonrasında hastaların birkaç gün gözlem amacıyla hastanede kalması gereklidir.Bel Fıtığı Ameliyatı Riskli Midir?Tüm ameliyatlar kendi içerisinde birtakım risklere sahip girişimlerdir. Enfeksiyon, kanama ve sinir hasarı gibi komplikasyonlar bel fıtığı ameliyatı sonrasında karşılaşılabilecek problemler arasında yer alır.Günümüzde gelişen mikrocerrahi teknikleri sayesinde bel fıtığı ameliyatları sık olarak yapılır. Bel fıtığı ameliyatları diğer ameliyatlardan daha fazla bir risk taşımaz. Mikrocerrahi teknikleriyle ameliyat sahası, mikroskop yardımı ile en ince ayrıntısına kadar görülebilir. Bu durum da bel fıtığı ameliyatlarında büyük rahatlık sağlar.Aynı zamanda bel fıtığı tedavisinde lazer, diskin ısı ile küçültülmesi ve disk içine çeşitli uygulamalar yapılabilir ancak bu tedavilerin uygulanabileceği hasta sayısı oldukça düşüktür.Operasyon sonrasında hekimler tarafından hastalara bir takım taburculuk sonrası talimatlar aktarılabilir. Bunlar arasında hastadan hastaya değişiklik gösterebilen normal aktivitelere dönüş ve fiziksel egzersizlere ne zaman başlanabileceğine dair yanıtlar da yer alır. Bazı vakalarda operasyon sonrasında fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamaları gerekli olabilir.Uygun tedavi almayan bel fıtığı hastalarında kronik seyirli sırt ağrısı en sık karşılaşılan komplikasyondur. Tedaviden mahrum kalan hastalarda sırt ağrısı dışında geri dönüşü olmayan sinir hasarı ve ciddi sinir kökü basısı gibi problemler de meydana gelebilir.Bel Fıtığı Tekrarlar Mı?Bel fıtığının tekrarlama oranı oldukça düşüktür. Bel fıtığı ameliyatı olduktan sonra aynı yerden tekrarlama oranı yüzdesi ise 2-3 civarında görülür. Ama bu mutlaka tekrarlayacağı anlamına gelmez. Bu oran ameliyat sonrası öneriler dikkate alındığında çok daha düşüktür.Bel Fıtığına Ne İyi Gelir?Bel fıtığına iyi gelmek için birkaç etkili yöntem bulunmaktadır. İlk olarak, dinlenme önemlidir. Aktiviteleri sınırlayarak omurgaya baskıyı azaltabilir ve iyileşmeyi destekleyebilirsiniz. Soğuk veya sıcak uygulamalar da belirtileri hafifletebilir. Soğuk kompres, şişmeyi azaltabilir, sıcak kompres ise kas gerginliğini hafifletebilir. Fizik tedavi ve bel destekleyici egzersizler de bel fıtığı tedavisinde etkili olabilir.Bel Fıtığı Egzersizleri Nelerdir?Bel fıtığı egzersizleri, bel kaslarını güçlendirmek ve omurgayı desteklemek amacıyla önerilir. Yüz üstü yatar pozisyonda bacak ve kolları kaldırma, pelvik kaldırma egzersizi ve köprü pozisyonu gibi egzersizler, bel fıtığı tedavisine yardımcı olabilir. Ancak, her hasta için uygun egzersizler farklılık gösterebilir, bu nedenle bir uzmana danışmak önemlidir.Bel Fıtığı Nasıl Geçer?Bel fıtığı genellikle zamanla kendiliğinden geçmez, ancak doğru tedavi yöntemleriyle belirtileri hafifletilebilir ve yaşam kalitesi artırılabilir. Dinlenme, fizik tedavi, ilaç tedavisi ve egzersizler gibi yöntemler, bel fıtığı tedavisinde sıkça kullanılır. Ciddi durumlarda cerrahi müdahale de gerekebilir, ancak çoğu durumda cerrahi tedaviye başvurmadan önce diğer seçenekler denenir.Bel Fıtığına Hangi Bölüm Bakar?Bel fıtığı ile ilgili tedavi süreci genellikle ortopedi uzmanları, nörologlar veya fizik tedavi uzmanları tarafından yönetilir. Bu uzmanlar, belirtileri değerlendirir, tanı koyar ve uygun tedavi planını belirler. Bel fıtığı şüphesi durumunda, ilk başvurulması gereken doktor genellikle bir ortopedi uzmanıdır.Bel Fıtığı Neden Olur?Bel fıtığı genellikle omurlar arasındaki disklerin yıpranması, zayıflaması veya hasar görmesi sonucu ortaya çıkar. Yaşlanma, ağır kaldırma, ani hareketler, obezite, genetik faktörler ve sedanter yaşam tarzı gibi etkenler bel fıtığı riskini artırabilir. Disklerin içerisindeki jelatinimsi madde, dış kısımdaki zayıf bir noktadan sızarak sinir köklerine baskı yapabilir, bu da bel fıtığına yol açar.Bel Fıtığından Korunmak İçin Nelere Dikkat Etmek Gerekir?Bel fıtığına yakalanmamak için öncelikle kilo almamak gerekir. Çünkü aşırı kilo, bel omurlarına basıncı artırarak bel fıtığı riskini büyük ölçüde yükseltebilir. Diğer bir sebep de hareketsiz yaşamdır (sedanter yaşam tarzı). Düzenli egzersiz yapanlarda, özellikle bel ve karın kasları gelişmiş kişilerde bel fıtığı hastalığına daha az rastlanılır çünkü vücudumuzun yükünü sadece omurga taşımaz. Karın kasları ile tüm sırt ve belde omurga boyunca uzanan kasların fonksiyonu da büyük önem taşır. Düzenli egzersiz yapmama gibi durumlarda kaslar yeterince güçlenmediği için, kasların taşıması gereken vücut ağırlığı da omurga üzerine dolayısıyla disklerin üzerine binerek, fıtıklaşmalarına neden olabilir.Bel fıtığından korunmak için ayrıca günlük yaşamda omurga fizyolojisine uygun olarak hareket etmek gerekir. Örnek vermek gerekirse, yerden bir yük kaldırılırken mutlaka dizler kırılarak, çökme pozisyonunda kaldırılmalıdır. Bel fıtığına yol açan benzer risk faktörlerini ortadan tamamen kaldırmak için çocukluk çağından itibaren; yük nasıl kaldırılır, yerden bir şey nasıl alınır, yataktan nasıl kalkılır şeklinde eğitimler verilmesi gerekir. Ayrıca çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren düzenli bel egzersiz programı yapma alışkanlığı kazındırmak da ileri yaşlarda bel fıtığından korunmak için etkili bir yöntem olabilir.Bel fıtığını önlemek her zaman mümkün olan bir durum değildir ancak yapılacak çeşitli uygulamalar sayesinde riskin azaltılması sağlanabilir: | 9,761 |
Subsets and Splits